31 Aralık 2011 Cumartesi

2011 Nasıldın Sen?



Bu ayın ve aynı zamanda bu yılın son yazısı...
E hadi o zaman dönüp bakalım bir bu yıla neler oldu...
2011, güzel başlamıştın sen, yeni yılın ilk sabahına mutlu mutlu açmıştım gözlerimi. Kar var mıydı canım Ankara'mın o ayaz sokaklarında unutmuşum şimdi ama olsa bile üzülmemişimdir, üşümemişimdir çünkü kışın, içimde yarattığı tüm hüznü yok eden bir mutluluk kaynağı, beni ısıtan bir gün ışığı vardı yanı başımda.
Bir dolu mutlulukla başladı bu yıl. Hiç bir sorun yoktu başlarda, kendi halimde kendi dertlerimin içinde, büyük bir sevinçle öpüp geçti beni yılın ilk yarısı yanaklarımdan...
Bitirdiğim arkadaşlıklarımın yerini edindiğim çok daha güzel arkadaşlıklar aldı...
Güzel bir okul dönemi geçirdim, mutluluktan ödün vermeden hayatıma devam ettim...
Bir sürü yeni yazar, yeni ressam, yeni şarkıcı keşfettim bu yılda, şimdi hepsi yanımda...
Gezdim, gördüm, okudum, izledim, dinledim, yazdım, çizdim, eğlendim...
Küçük bir çocuk gibi tüm şımarıklıklarımla ve mızmızlanmalarımla geçen mutlu mutlu günler...
Yine bir dolu hayalle başlamıştı bu yıl, hayallerin içine düşmeden yaşayamaz ki benim kelebeklerim, gerçekleştirmek için onları heyecana sokup hızlı hızlı kanat çırptıran, birileriyle ortaklaşa paylaşılan hayaller...
Sonra, yazın sonları geldi ve ben büyüdüm; bir anda büyüdüm. Her şey üst üste geldi, bağlı olduğum şeyleri kaybettim. Ben mutluluğa tutunmak istedikçe o geri çekti kendini benden. Ama her şey bir anda oldu, hiç kendini hissettirmeden. Üzüldüm, ağladım, çok çok ağladım, gülen yüzüm yerini göz yaşlarına bıraktı ve içimde büyümek istemeyen heyecanlı kelebekler kanat çırpmayı bıraktı bir anda...
Ardından hayallerim yok oldu ama sonradan anladım ki aslında yok olmayıp yön değiştirmiş hepsi, dedim ya hayallerim olmadan yaşayamam ben...
Sonra, aslında kendimle ne kadar mutlu olduğumu farkettim, aslında hayatımda hiç bi şeyin değişmediğini anladım. Kendimle mutluluğumu paylaştım, üzülmeyi unuttum...
Doğduğumdan beri yaşadığım evimden taşındım. Hani tam iki ay önce söz vermiştim ya, yeni evim göz yaşımı hiç görmesin diye işte hala tutuyorum ben bu sözümü kendi kendime...
Resmi ve seni hiç bırakmıycam sözümü de, beni bırakana güle güle deyip resme daha da çok sarılarak tutmaya başladım...
Yıllardır istediğim tangoya sonunda başladım, geç kalmışlığıma biraz hayıflansam da iyi ki de başlamışım dedim yine kendime...
Daha sıkı kucakladım hayatı, kendimi, ailemi ve saatleri yetiremez oldum yaşamaya...
Yine sağlıklı beslendim; canım her abur cubur istediğinde kendimi tuttum, kilomda da bir değişiklik yok bu yılda...
Koşmaya başladım yılın sonlarında, kimseyi umursamadan mutlulukla koşmaya...
Şimdi biraz daha geriye dönüp baktım da, dört yıl aradan sonra ilk defa biriyle hayal kurmadan giriyorum yeni yıla ama yine hayallerim var kendimle kurduğum ve en az geride bıraktığım bu dört yıl kadar mutlulukla kurulan hayaller...
Yılın son ayında hayat yine bir makas aldı yanaklarımdan; bilmiyorum sonucunu, bilmek de istemiyorum ama mutluyum yine bu yılı bitirirken...
Uzunca mutluluğun ardından kısa bir hüzün ve sonra tekrar mutluluk getirdi bana bu yıl, yani araya sıkışmış küçük bir mutsuzluk var sadece. O da unutulup gitmiş... Her anıyı güzel hatırlıyorum, kimseye etmiyorum sitem. Şu an mutluysam kendimden, bilirim hepsi yaşadığım şeylerden...
Dün gece, yatmadan önce yine duamı ederek yumdum gözlerimi yılın son gecesine, bu yıl son kez şükrettim sahip olduğum tüm güzelliklere...
Bu sabah, yine babamın neşeli neşeli haydi kahvaltıya nidalarıyla açtım gözlerimi yılın son gününe... 
Yılın son günaydınını verdim anneme, babama, kardeşime gülücüklerle...
Sonra, babamın hazırladığı bol emekli kahvaltıyı yaptık mutlu ailemle...
Bu yıl en çok üzülmemeyi öğretti bana. Hiçbir şeyin üzülmeye değmeyecek kadar önemsiz olduğunu, en önemli değerin mutluluk olduğunu...
Şimdi de piyano sesleriyle uzaklaşıyor bu yıl benden. Yine biriktirilmiş bir dolu hatıra, fonda piyano sesiyle dönüp bakılacak, hiç göz yaşı dökülmeyecek, bir tebessüm edip geçilecek ve yeni yıla parlayan gözlerle bakılacak güzel hatıralar...
2012, sen 2011den daha bir güzel ol, bana ve tüm sevdiklerime sağlık ve mutluluk getir, hiç hüzün yaşatma başka da bir isteğim yok senden...
Ve son olarak bana kattığın her farklı renk için teşekkür ediyorum sana 2011...

23 Aralık 2011 Cuma

Bir tablo


Çok yoğun bir hafta geçirdim; sınavlar, dolu dolu yaşanan duygular, hapşırıklar, kıpkırmızı bir burun ve tüm haftanın sonucu kocaman bir baş ağrısı.
Yazılacak pek çok şey biriktirdim yine ama baktım ki uzun zamandır tablolarımı paylaşmıyorum hadi vaktidir tam şimdi dedim.
Böyle kapılı, pencereli yaptığım ilk tablo bu, ortaya çıkan sonuç mutlu etti beni umarım siz de beğenmişinizdir. Bir hikaye yazmayı çok isterdim bu resme ama kelimelerimi toparlamama izin vermiyor beynim. Çiçeklerin olduğu pencerenin ardından öyle dalıp gideyim işte uzaklara, hiçbir şeyi düşünmeyeyim bir süre, hiç bir şeyi büyütmeyeyim gözümde, olması gerektiği gibi davranayım hayata karşı; çok önemsemeden, belki de biraz hissizce. Evin önünden geçip bana gülümseyenlere ben de gülümseyeyim ama sadece gülümseme, daha fazlasını yapmayayım, umutlanmayayım, üzülmeyeyim, kafamı çevirip tekrar devam edeyim uzaklara dalmaya, öylece dalıp gideyim sadece...

11 Aralık 2011 Pazar

Kantocu



Bugün ilk defa Çayyolu Cüneyt Gökeçer Sahnesine gittim bu güzel müzikali izlemek için. Hep, çok uzak diye buradaki oyunların diğer sahnelere gelmesini beklerdim ama bu sefer haydi gidelim nolcak dedik ve iyi ki de öyle demişiz hemen başta belirtmeliyim ki ben bu sahneyi çok beğendim, ben arkadan izlemedim ama arkalarda olsanız bile sahneye hakim olabilirsiniz, balkonu ve özel locaları da var, hoş yeni bir sahne ha ama bir de eleştirimiz oldu; koltuk numaraları keşke arkada olmasaydı daha bir hoş olurdu ama olsun yahu olur o kadar :)
Haldun Dormen'in yazıp yönettiği müzikal, 1920lerin tiyatro dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
"Ben bu oyunu tiyatromuza ve müzikal dünyamıza çok önemli katkıları bulunmuş Türk, Ermeni ve Rum sanatçılarımıza bir saygı duruşu, bir minnet borcu olarak yazdım. Kel Hasanların, Peruzların, Şamramların, Mınakyan Efendileirn, Naşitlerin, Mari Ferhaların, Amelyaların, Ahmet Fehim Efendilerin ve Direklerarası'nın tüm ölümsüzlerinin anıları önünde saygı ve minnetle eğiliyor, ruhları şad olsun diyorum." diyor Haldun Dormen.
 Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında sahnelere çıkması yasaklı Müslüman kadınlar. Aslında Müslüman, adı da Bihter olan Ermeni kızı Verjin'in hikayesi. Cumhuriyet için mücadele eden Cemil'e duyduğu aşk. Cumhuriyetin ilanı. Sahne sanatlarının Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'le birlikte gösterdiği büyük gelişim.
1. Meşrutiyet Döneminde Batı tiyatrosunun sahnelenme biçimiyle, Orta oyunu içeriği sentezlenmiş ve Tuluat tiyatrosu doğmuş. Bu Tuluat topluluklarının temsil programlarında, asıl oyundan önce seyircinin ilgisini çekmek için şarkılı danslı gösteriler yer alırmış işte bu gösterilere kanto denilirmiş.
 Sözcük kökeni İtalyanca, şarkı söylemek anlamına gelen 'cantare' fiilinden gelmektedir. Genellikle kadın şarkıcılar tarafından, dans edilerek söylenen kantolar hareketli şarkılardır. O dönemde Müslüman kadınlar sahneye çıkamadığı için, çoğunlukla Ermeni, Rum, ve Yahudi kadınlar tarafından icra edilirmiş. Bu sebeple söylenişlerindeki aksan farklılığı dikkat çeker. Ayrıca, hemen küçük bir bilgi daha vereyim; Afife Jale, Müslüman Türk olarak ilk kez sahneye çıkan kadın oyuncu olarak tarihe geçmiştir.


Bu müzikal için beklentilerimi çok fazla tutmuştum, o sebeple mi bilmiyorum ilk perdeyi çok fazla beğenmedim. Evet güzeldi ama ben sanki daha fazla şeyler bekliyordum. Fosforlu Cevriye'de rol alan birçok oyuncu bu müzikalde de karşımıza çıkıyor. Ben Fosforlu'yu çok beğendiğim için hep onla karşılaştırdım ama ikisinin büyüsü tamamen farklı. İkinci perdenin başlamasıyla birlikte daha da keyifli oldu her şey, karşılaştrıma yapmayı bıraktım ve gerçekten çok eğlendim, çok beğendim. Cumhuriyet'in ilanını simgelediğini düşündüğüm dans sahnesi en çok beğendiğim sahne oldu. Mari, Minnoş ve Satenik üçlüsüne bayıldım. Mari'yi Fosforlu'nun Güllü'sü Kader İlhan oynuyor, yine gülmekten kırıp geçirdi beni, ben bu kadının oyunculuğuna hayranım. Çığırtkan rolünde Ali Hakan Beşen de çok başarılıydı. 


Kantocuların elbiseleri, danslar, şarkılar her şey çok güzeldi. Ve o orkestra, ilk başta onlar çıktı sahnenin en önüne sonra aşağı indi yavaş yavaş onların bulunduğu kısım. Baterinin, darbukanın, kemanın o muhteşem sesleri güzel bir Pazar günü geçirmemi sağladı hepsi. Onları ayakta alkışlarken duygulandım, gözlerim doldu, hepinizin emeğine sağlık güzel sanatçılar!


8 Aralık 2011 Perşembe

Dedemin İnsanları


Biraz önce çıktım filmden ve hala etkisindeyken... O zaman hadi hemen başlayayım yazmaya :) Çok çok beğendim, konu şudur olaylar şöyle gelişir gibi şeyler söylemeyeceğim sadece beğendim hem de öyle beğendim ki gördüğüm herkese izleyin diyeceğim. Doğduğu topraklara gidemeyen bir dede, ne tam oralı olmuş ne de tam buralı, sanki denize yolladığı o şişelerde kalmış gibi. Bir çocuk, kendini anlamaya çalışan, haddinden fazla büyük, içinde fırtınalar kopan. Tatlı talı insanlar...O dedeyi öyle sevdim ki, o çocuğun hırçınlıklarını öyle güzel anladım ki, o tatlı insanlara gülücüklerimle sarıldım film boyu. Ülkenin gerçekleri sanki bir çizgi roman, koca bir çınarı devirebilecek kadar kara mizah. Çok çok ağladım içim acıdı, göz yaşlarım aldı başını gitti, engel olmaya çalıştım olamadım, bıraktım ama sonra gülümsedi onlar ben de gülümsemeye başladım. Aslında çok çok şey söylenilir bu film hakkında ama ben sadece izleyin ve söylemek istediklerini kendiniz duyun diyorum. Çetin Tekindor sen ne başarılı bir oyuncusun, Hümeyra'nın rolüne de bayıldım, bir de o küçük çırak var ya onu da çok sevdim, asıl çocuktan bahsetmeme gerek yok herhalde. Aaa en önemli kişiyi unuttum Çağan Irmak, ellerine sağlık yine çok sevdirttin kendini, hem bu sefer bir değişik ağlattın. Film bitti, babam gidince bulalım bu şarkıyı dedi. Buldum ben de haydi siz de dinleyin şimdi ve filmi de mutlaka izleyin. İyi geceler tüm insanlara...



7 Aralık 2011 Çarşamba

tam ta tam


Tüm temel adımları öğrenmiş bulunmaktayım, resmen dans ediyorum yahu. Sevdim ben bu dansı, giderek daha eğlenceli olmaya başlıyor, giderek daha çok zevk alıyorum. Partnerimin de büyük katkısı var sanırım bunda, tangoyu erkek yönetir lafı tamamen doğru olmasa da birazcık doğru; partnerim çok güzel yönetiyor beni ama ben adıma başlamasam hiç bir işe yaramaz tabii bu yöneticilik :) Cidden erkeğin yönetimi altında aslında bu dans, erkek duruşuyla bizim atacağımız adımı belirliyor sonra bizim adım atmamızla da dans başlıyor... Tangonun tadına vardığım bu yağmurlu güzel akşamın çıkışında tek sevgilim aldı beni ve böylelikle hiç ıslanmadan geldim bilgisayarımın başına. Bir de bugün bi çay bi kafe lattemle  Tayfun Atay'ın "erkeklik" seminerine katıldık; geç gittik, çok kalabalıktı, çok havasızdı, dayanamadık. Yine de biraz anlamaya çalıştım erkeklik durumunu ama çok fazla kafa yormadım, gerekmez, değmez. Hayran olduğum sevgililerin resimlerini de herkese gösterdim bugün, onları da hayran ettim, nazarımız değmesin. Küçük küçük bakıştığım insan, senin haberin yok ama bu seni ikinci kez bloguma lütfettirişim, yarın da aynı yerde ol yine göz göze gelelim. Şimdi üzerimde tatlı bir yorgunluk, mutlu bir halsizlik; yorganımın altına girip başucumdaki kitabımın içine düşücem sonra yavaş yavaş göz kapaklarım aşağı düşecek ve ben hayallerime sarılıp mutlu mutlu uyuyucam. Herkese iyi geceler busesi benden...

6 Aralık 2011 Salı

Kendim için

Herkese kocaman bir günaydın demek istiyorum öncelikle. Bu sabah uyanmak için öyle acele etmedim, yatağın tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş açtım gözlerimi. Yüzümü yıkadıktan sonra tekrar girdim yatağa, önce ingilizce hikayelere kaldığım yerden devam ettim sonra başucumda duran kitabıma gömüldüm mutlu mutlu okudum, yine başucumda duran not defterime ufak ufak notlar aldım kitaptan. Ardından kahvaltı hazırlığına giriştim, böreği ısıtıp yeme konusunda biraz tereddüt ettim ne zamandır tartılmıyordum, bir koşu gidip tartıldım; 52 kiloyum, tamam güzel kilo almamışım o zaman böreği yiyebilirim. Onu bunu düşüne düşüne kahvaltımı yaptım, dün fotoğraflarına bakıp imrendiğim sevgililerin etkisinden hala çıkamadığımı farkettim, arada kendimle konuşup hayaller kurdum, insan hayalleri olmadan yaşayabilir mi diye garip garip gülümsedim kendime, mutluluğumu hissettim. Kahvaltı faslını bitirip sofrayı da topladıktan sonra Sezen Aksu'nun vay yine mi kederiyle dişlerimi fırçaladım odanın ortasında sonra Tarkan'ın kış güneşiyle dans ettim...

Dün, kendim için bir şeyler yapmayalı ne kadar zaman olmuş diye düşündüm. Kaç defter bitirdim şimdiye kadar sevgililere yazılmış, renkli renkli özene bezene işlenmiş bir dolu sayfa. Bu sefer gittim kendime bir defter aldım, sadece kendime yazıp kendimin okuması ve sadece kendimin mutlu olması için. Blogum yanlış anlama sen de çok değerlisin ama bu daha bir özel hem kağıdın, kalemin, elle yazmanın tadı da bir başka... Ve ilk günlüğümü de tutmaya başladım dün gece itibariyle...



Peki siz en son kendiniz için ne zaman bir şey yaptınız? Sadece kendiniz için ne zaman giyindiniz mesela başkaları beğenir mi acaba diye hiç düşünmeden, ne zaman kendinize bir iki satır bir şeyler karaladınız zaman geçtikten sonra okuyup mutlu olmak için ya da kaç zaman oldu kendinizin ne kadar değerli olduğunu unutalı?
Hadi, tekrar hatırlayın ne kadar değerli olduğunuzu...

Ben şimdi okula gitmediğim bugün, açacağım defterlerimi kitaplarımı  kendim için ders çalışacağım sonra bir ara verip geçen gün televizyonda rastlayıp mutlu olduğum İkinci Bahar'ın tekrarlarını yine aynı zevkle izleyeceğim. Ardından dün sipariş verdiğim film hazır mı diye dışarı çıkıp filmciye gideceğim, hazırsa alıp onu izleyeceğim. Sonra canım çikolata çekecek ama yemeyeceğim, yine bu ara dadandığım kuru incir fındık ikilisiyle sağlıklı olmanın tadını çıkaracağım. İşte ben tüm bunları sadece kendim için yapacağım, şimdi siz de kendiniz için kuru incirle fındığın şahane uyumuna bakabilir ve bu güzel tatla kendinizi şımartabilirsiniz :)

4 Aralık 2011 Pazar

Barış


Antik Yunan komedyasının dahi yazarı Aristophanes bundan 2432 yıl önce yazmış bu oyunu. Üzerinden 24 yüzyıl geçmesine rağmen konu çok taze, hiç bitmeyen bir mesele. O dönemde, Atina'nın Sparta ile savaşa son vermesini ve anlaşma yapılmasını gerektiğini savunan Aristophanes'in bu yermesini, Yücel Erten Aristophanes'in o iğneleyici, tatlı tatlı dokundurucu tarzını hiç bozmadan Türk dilinin lezzetlerini kullanarak günümüze uyarlamış.

Yeryüzünü kasıp kavuran savaşlara ve kıyımlara isyan eden bir köylü, hesap sormak için göklere, Şeftanrı Zeus'un yanına çıkmaya karar verir. Bunu gerçekleştirebilmek için Ezop masallarındaki öneriye uyarak bir bokböceğini beslemeye başlar ve nihayet bu bokböceği sayesinde gökler katına ulaşmayı başarır.


Gökyüzünde bizim köylüyü Tanrı Hermes karşılar, Tanrıların hepsi dünyanın bu halinden bunalıp kendilerini özel yerlerine kapatmış, Hermes'i de bekçi olarak bırkamıştır. Ayrıca Savaş Tanrı, Barış Tanrıça'yı kuyuya atmıştır. Bunu öğrenen köylü, Barış Tanrıça'yı kurtarmak için insanoğullarını yardıma çağırır.
Hermes de insanoğuluna katılır ve başlar bir curcuna, Barış Tanrıça'yı kurtarmak için bile çıkar bir savaş o anda. 




İlk perdede konuyu anlamaya çalışırken buldum kendimi çoğu zaman ama ikinci perde nasıl geçti anlamadım çok çok güldüm, oyunu bırakıp gerçeğe dönüp birbirlerini yermelerini çok sevdim, dansları, şarkıları, orkestrayı çok beğendim. Maestro Dengin Ceyhan, içimde hep piyano çalmak isteyen o kelebeği tekrar uyandırdı. Ha bir de güvercinler, sanki onlar da ezberlemiş rollerini oyunun akışına göre oradan oraya uçuyorlardı.


Oyun bittiğinde, salonda alkış, bağırış çağırış, ıslık silsilesi birbirine karıştı. Tiyatroda pek şahit olmadığım hareketler bunlar, sanırım grup şeklinde gelen öğrenciler çok fazlaydı ve onlar sayesinde tüm salon ayakta, dolu dolu bir çoşku yaşadı. Yine oyundan ağzıma takılan bir şarkıyla (düğün ola, düğün ola) tuttum evin yolunu. Herkese barış dolu bir hayat ve tiyatro dolu günler diliyorum, iyi seyirler efendim :)



2 Aralık 2011 Cuma

Bir Kadın, Bir Erkek: Düet ve Düello


Yazmak için çok geç kaldığım, arkadaşımda görüp ben de okumalıyım deyip peşinden günlerce koşup aldığım ve okuduğum kitap, nihayet paylaşacağım sizlerle.
Bu kitap farklı bir kitap, daha önce hiç böyle bir kitap okumamıştım. Bu farklılığın nedeninden sonra bahsedeceğim, önce gelelim konuya. Tam bir aşk kitabı, daha doğrusu aşka bakış açısı kitabı. Nilgün Belgün'ün ve Cengiz Özakıncı'nın gözünden yani bir kadınla bir erkeğin gözünden aşkın farklı halleri...
Sonra bahsedeceğim dedim ama böyle olmayacak gibi o yüzden baştan açıklıyorum. Kitabın yazılış amacı, Nilgun Belgün'ün aşkı günümüz gençliğine anlatma, öğretme isteği. Bu nedenle Cengiz Özakıncı ile görüşüp kitabın nasıl olacağı hakkında konuşuyorlar, bu sırada da aşktan bahsediyorlar, bir kadın ve bir erkek, ikisi de kendi bakış açısıyla yaklaşıyor bu büyülü olaya. Sonra bakıyorlar ki, bir sürü şey çıkmış ortaya hadi bunu kitap yapalım diyorlar yani bir kitabın yazılış serüveni bir anda kitaba dönüşüveriyor...

Şimdi, kitaptan aldığım notları paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bir okuyucu, Cengiz Özakıncı'nın ülkenin bunca ciddi sorunu varken edebiyata ve aşka yönelmesini yadırgadığını bildiren bir yazı gönderiyor. Sonra Cengiz Özakıncı düşünüyor; oysa, sonuçta insanların mutlu olması için değil mi siyaset? Siyasetin amacı insanların özgürce aşık olabilecekleri bir düzen oluşturabilmek değil mi? ve şöyle yanıtlıyor okurunu; beyefendi, yaşamdan aşkı çıkarırsanız geriye siyaset bile kalmaz...

Nilgün Belgün yalan sevgilerden bahsediyor, mesajlaşarak ayrılıyor şimdiki sevgililer diyor, benim yüzüme buruk bir gülümseme yerleşiyor...

seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyor
                      Nazım Hikmet

Cengiz Özakıncı 70lerdeki aşkı öyle güzel anlatıyor ki, hem de Peynet'in çizgileriyle, kapıdan dışarı çıkıp bir trene atlayıp 70lere gidesi geliyor insanın o anda...
Peki siz Peynet'i tanır mısınız? Ben çok severim onu, aşkın çizeridir bence o. Genç kız ve genç erkek yoksuldurlar ama aşıktırlar birbirlerine ve yüzlerinden masumiyet, çocuksuluk akar...

hava, martılar, ışıklı şehir
sarhoş ediyor beni yosun kokusu
hilesiz kucaklamak istiyorum
dünyayı, şehri ve seni
dünyayı güzellik kurtaracak
bir insanı sevmekle başlayacak her şey
                                       Livaneli

Nilgün Belgün Sophia Loren, Cengiz Özakıncı Carlo Pointi...

Eski aşklardaki özveriden bahsediyorlar, ikisi de kendi hemcinsleri için en can alıcı örnekleri veriyor. Kral Edward'ın aşkı için tahtını bırakmasını en büyük fedakarlık olarak gösteren Cengiz Özakıncı'ya karşılık Nilgün Belgün, Simone Signaret'in kocası Yves Montand'ın kendisini Marliyn Monroe ile aldatması karşısında, bir gün nasıl olsa bu aşk bitecek kalıcı olan benim aşkımdır diyerek her şeyi kabullenme fedakarlığından bahsediyor.

Sonra aldatma konusuna geçiyorlar. Nilgün Belgün aldatma genlerinden bahsediyor. İnsanlarda adrenalini arttıran genlerin aynı zamanda aldatma eylemini de tetiklediğini düşünen görüşü savunuyor. Yani,
hızlı motosiklet kullandıran genle sadakatsizlik yaptıran gen aynı diyor. O an durup düşünüyorum; ben adrenalinden pek haz etmem hatta hiç sevmem, acaba ben çok mu sadakatliyim? Bir de, derste hocamın anlattığı şey geliyor aklıma; yapılan araştırmalarda kadınların eşlerini en çok menstrüasyon döngüsünün 14. günü yani ovulasyon döneminde aldattıkları ortaya çıkmış. Eşlerini ne kadar severlerse sevsinler hormonların etkisiyle, oluşturdukları yeni yumurtayı en verimli şekilde kullanabilmek için bir istekle dolup eşlerini aldatıyorlarmış. Aynı zamanda bu dönem, saçlarımızın ipek gibi, yüzümüzün pamuk gibi göründüğü, kendimizi en güzel, en iyi hissettiğimiz dönem. Yani kadınlar masum, her şey hormonlar nedeniyle, peki erkekelerin bahanesi ne?

Alain Delon ile Romy Schneider'ın biten aşklarını hatırlayıp hiç bir şeyin bitmiş bir aşktan daha soğuk olamayacağı konusunda anlaşıyorlar. Hatta, Nilgün Belgün aşkın son kullanma tarihi olduğunu bile savunuyor.

Kitapta Uğur Özakıncı'yı da anarak bir çok şiirine yer veriyorlar. Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim'den birkaç dize...

geçmiş bir zamandı kalabalıktık 
gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün 
hayra yorulmayacak düşler gibiydin 
bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü 
sen susuyordun 
kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle 
elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde 
dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki 
uzatsam ellerim göğe değecekti sanki 

gökyüzüme dokunsan ağlayacaktın 
mavinin kaç tonu var bulutlardan öte 
ağladığın zaman anlayacaktın 

çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin 
dağ koyaklarında eşkıya ateşleri gibi gizli 
ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin 
sendin 
senin ellerindi akdenizdi 
senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamolalarla geçip gitti 
sendin 
hiçliğimin ilk gecesiydin 

olmadık şarkılar dinliyorum şimdi 
en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp 
zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe 
sonra susuyorum 
sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum seni 

bütün umutsuzluğumu 
bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır 
yarın olsun 
sen ol 
gözlerin olsun 
ve hep olsun 
aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun 
ne dersin 
yolundan dönebilir mi bu kurşun 

Gelmiş geçmiş bir sürü aşkı, aşkla ilgili tüm kitapları, filmleri şarkıları, insanları, eski aşkları, şimdiki aşkları konuşuyorlar. Cengiz  Özakıncı erkekleri savunuyor, Nilgün Belgün kadınları... Ama ortak bir sonuca varıyorlar; "aşk, ikinci kez aynı kişiyle yaşanamaz. Büyülenmek, bir şeyi gözde olduğundan daha büyük görmektir, aşk bir büyüdür."

Ve kitabın son sayfaları; kız kulesinde yemekteler, Nilgün Belgün'ün yeni kitabının nasıl olacağını konuşurken Nilgün Belgün'ün aklına bir anda bu kitabı birlikte yazma fikri geliyor, "ben kadın olarak olarak kendi bakışımı; siz erkek olarak kendi bakışınızı koyun ortaya" diyor ve böylece güldürü oyunlarıyla tanınan Nilgün Belgün ve emperyalizme karşı yazılarıyla tanınan Cengiz Özakıncı oturup birlikte aşkı irdeleyen bir kitap yazıyorlar ve o anda kitabın adını da koyuyorlar; Bir Erkek, Bir Kadın: Düet ve Düello

Son olarak, ayol çok sevdim ben bu kitabı siz de mutlaka okuyun demek istiyorum Nilgün Belgünvari :) 

1 Aralık 2011 Perşembe

tango tango

Bugün ilk vizelerimin sonuncusunun da bitmesiyle birlikte kısa süreli de olsa bir rahatlamaya girmiş bulunuyorum. Vize haftamın olmamasına, hem ders hem sınav hem de her hafta sınav, durumuna hafif bir serzenişte bulunarak hemen içimdeki kelebekleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Her açıdan dopdolu günler geçirdim, bir sürü kitap, film biriktirdim yazılmayı bekleyen, duygularımın sesine çok kulak verdim; hafif hüzünlü, hafif mutlu duygu yumağının içinde kayboldum ama telaşa gerek yok hemen ipleri açıp çıktım içinden, belki bir kaç tel saçım kalmıştır ama olur o kadar eğilip alma niyetinde değilim, şimdi gayet iyiyim, mutluyum, kendimleyim. Gelelim en mühim konuya, belki de beni en çok heyecanlandıran şey; tangoya başladım. Evet efendim, bu güzel dansı öğrenmek için ben de artık adım atmaya başladım. Daha çok yeniyim ama hevesliyim ve şimdiden sevmiş bulunmaktayım bu Arjantin kokusunu. Ayrıca, süper dans eden bir partnere sahip olduğum için çok şanslıyım resmen ilk haftalardan dans etmeye başladım. Adımlarıma karışan o güzel müziklerle oradan oraya savrulmak mutlu hissettirdi beni. Umarım bu yeni hevesim uzun soluklu olur diyerek yazımı noktalıyorum ve sizi bu çok sevdiğim grubun şimdi benim için daha da anlam kazanan hoş klibiyle baş başa bırakıyorum...

23 Kasım 2011 Çarşamba

"Kelebeklerin Kanat Çırpışları"

  




Adını kıskandığım resim sergisi...
Bizim atölyenin minik kelebeklerinin sergisi yarın akşam açılıyor.
Bu ufaklıkların ne harikalar yarattığını görmek isterseniz sizi de sergimize bekleriz.


21 Kasım 2011 Pazartesi

The Social Network

Dün gece, girdim yorganın altına aldım kucağıma bilgisayarımı ve bakalım neymiş bu facebook diyerek izlemeye koyuldum filmi. Vizyona girdiği tarihte hadi gidelim şu filme diyenlere, ya facebook kullanmıyorum bile niye izleyeyim ki, demiştim ama bu aralar ben de yavaştan merak duymaya başladım bu ağa karşı. İşte bu yüzden nedir, ne işe yarar öğrenmek için izledim filmi ama sorularıma pek cevap bulamadım. Film daha çok bu fikrin kimden çıktığı sorusuna dairdi. Şimdi bana, yok artık sen hangi dünyada yaşıyorsun diyenlerin sesini duyar gibiyim. Evet, haklısınız facebook kullanmayan neredeyse kimse yok artık ama ben hiç ihtiyaç duymadım. Biraz hazıra konmak, alın bakın bu benim hayatım, hiç çaba harcamanıza gerek yok her şey ortada demek gibi geliyor bana. Hep diyorum güvercinlerin mektup taşıdığı dönemlerde doğmalıydım ben, yanlış zamanda doğmuşum diye... Ama bir gerçek de var ki zamana ayak uydurmak lazım, ne kadar dirensen de sistemin içinde yer almak lazım. Bu düşüncelerle izledim işte filmi. Film hakkında pek yorum yapmayacağım ama son sahne hala  aklımda, facebook kurucusu ve şu an dünyanın en genç zengini unvanına sahip Mark Zuckerberg, bana göre aslında onun için kurduğu facebooktan arkadaşlık teklifi yolluyor onu terk eden sevgilisine ve sürekli sayfayı yeniliyor, benim yüzüme de garip bir gülümseme yerleşiyor bu sırada...
Acaba bu facebook macerasının bu kadar büyüyeceğinden, bu kadar çok üyeye sahip olacağından haberi var mıydı, bunu umursuyor muydu Mark, o ayağından çıkarmadığı terliklerden hiç de umursamadığı ortadaydı :) 
Peki, gerçekten bu sosyal ağ fikri onun değil miydi, fikri çalmış mıydı, en yakın arkadaşını kıskanmış mıydı? İzleyin ve siz karar verin. Hele facebook kullanıyorsanız mutlaka izleyin, sayfanızda yer alan ilişki durumu oraya neden eklendi acaba, merak ediyorsanız bunu da öğrenebilirsiniz.
 Şu an 800 milyona ulaşan üyelere sosyal ağlarında mutlu bir hayat diliyorum, bakarsınız bir gün ben de katılırım aranıza... 

20 Kasım 2011 Pazar

Şarkılarla Yaşamak



Murat Göksu'nun yazıp yönettiği müzikli oyun, Şarkılarla Yaşamak hasta adama anlatılan bir hikayeyle başlıyor. İki kadın, birbirini çok seven iki dost, iki ressam. Bunlardan biri hasta ve hastanede hasta yatağında yatmakta tabii en yakın dostu da onun başında. Hastanenin penceresinden görünen bir ağaç, dalında birkaç yaprak. Günler geçtikçe, havalar soğudukça, mevsimler değiştikçe her gün bir yaprak düşüyor. Hasta kadın arkadaşına ağacı göstererek, işte o son yaprak düşünce ben de öleceğim diyor. Arkadaşı bu sözlere üzülüyor, ona destek olmaya çalışıyor. Sonra, hocaları olan yaşlı ressam geliyor, günler geçiyor ama o yaprak hiç düşmüyor...
İşte tam bu sırada başlıyor oyun, o tek yaprağın hiç düşmemesi için tüm arkadaşlar hasta adamın evinde toplanıyorlar ve şarkılar söylüyorlar hiç durmadan.


Şarkılarla yaşayalım, çizgi film olalım diyorlar. Şarkılara ve dediklerine bırakalım kendimizi...
"Too darn hot"la başlıyorlar ve ben o anda bu oyunu çok beğeneceğimi hissediyorum. Ardından "Bessame mucho"nun tınıları başlıyor, oyun Paris'te geçmekte ve soruyorlar birbirlerine bessame mucho ne demek? beni çok öp demek...
Sofrayı kurarken tabaklar, bardaklar şarkılarla havada uçuşuyor. İnsan niye şarkı söyler diyorlar, hepsinin cevabı farklı ama amaçları aynı...
Her birinin kendi farklı hikayeleri gibi farklı şarkıları var ve herkes kendi şarkısını söylüyor.


Yaşamak için, yaşatmak için şarkılar söylüyorlar...



Opera deyince şöyle garip bir bakış atan bir toplumuz ya biz, daha hiç izlemeden, ne olduğunu bilmeden suratımızı ekşitriz ya hani, işte  belki de bu oyun operayı sevmek için güzel bir başlangıç olabilir. Oyunla harmanlanmış hafif bir opera, hiç mi hiç sıkılmıyorsunuz. O mükemmel sesleri duyunca nasıl sıkılır ki insan, benim tüylerim diken diken oluyor, hiç bitmesin istiyorum. Belki ben sevdiğim için sıkılmadım ama denemeye değer bence. Salonda küçük çocuklar vardı, sıkıldım gidelim diye seslerini duydum üzüldüm ama ailelerinin küçük yaşta bu sanatı sevdirmeye çalışmaları mutluluk verici. Benim de çok eskilerden hayal meyal bir anı var zihnimde. Dört beş yaşlarında ilk kez gitmiştim operaya, karşımdaki kadın bağırmaya başlayınca korkmuştum hatta ağlamıştım, çocukluk işte...


Şarkıların çoğu Fransızca'ydı ve hepsi birbirinden güzeldi. Ayrıca hepsi Murat Göksu'ya ait olan şiirler de yer alıyordu oyunda. İşte onlardan biri...

ELVEDA
Yalvarırım darılma bana
Gidiyorum diye üzülme olur mu?

Seni sana bırakıyorum diye
Yoksul yuvama dönüyorum diye
sorma niye...
Bir hoşça kal değil bu kez dudaklarımda
...ellerimde, avuçlarımda, bedenimde, yüreğimde
duracak olsan da ELVEDA

Hatıralarımızı aldım gidiyorum...
Ha, soğuk terasımızdaki giysilerimi,
Çekmecedeki yüzüğümü ve ne olursun dualarımın buluştuğu kitabımı gönder bana...
Ve bir de solgun yüzümü gizlediğim başlığımı
yok! O sende kalsın.
Kabul edersen küçük bir hatıra sakın darılma olur mu bana
ELVEDA

Sahnenin solunda piyanosuyla şarkılara eşlik eden güzel bayan, onun parmaklarını izlemekten arada bazı sahneleri kaçırdım, gerçekten çok başarılıydı. Tek eleştirim, biraz tutuk başladı oyun. Şarkılardan oyuna dönülmesi, şarkıların başlaması, seyirciler nerede alkışlayacağını bilemedi. Acaba alkışlasak mı alkışlamasak mı diye kararsız kaldık ama ilerleyen dakikalarda kayboldu bu durum.

Bu sıralar benim baya ilgilendiğim sahne ve dekor, onlar da hiç bir abartıya kaçılmadan olması gerektiği gibiydi ve hoştu. 


Bir de kostümler, bazıları gerçekten çok güzeldi ama bazıları daha özenli olabilirdi sanki diye düşünürken bu yapım aşamalarını görünce sadece emeğe saygı duydum.


Son olarak tüm sanatçılar çok başarılıydı. Gırtlaklarından havalanan kelebeklerin büyüsüyle hoş bir Pazar günü geçirdim.
Bir sonraki gösterileri 18 Aralık 2011 tarihinde yine Ankara Operet Sahnesi'nde. O güzel sesleri kulaklarınızda duymak, yaşlı ressamın sırrını öğrenmek istiyorsanız sizde mutlaka izleyin onları ve karşılaştığınız her zorluk karşısında şarkılarla kafa tutun hayata...

19 Kasım 2011 Cumartesi

İz Bırakan Renkler

 

"Mustafa Aladağ Grubu Karma Yağlı Boya Resim Sergisi İz Bırakan Renkler"
Sevgili hocam Mustafa Aladağ ve atölye arkadaşlarımla birlikte ilk sergim "İz Bırakan Renkler" pazartesi akşamı TCDD Sanat Galerisi'nde hoş bir kokteylle açıldı. Hemen başta belirtmeliyim ki, insanın kendi resimlerinin bulunduğu sergiyi gezmesi bir garip oluyormuş. Sergiye girdiğim andaki duygularımı ifade etmeye kelimelerimin yeteceğini zannetmiyorum. Heyecandan ellerimin titremesi, mutluluktan yüzümün gülmesi, gururdan kendime güvenimin gelmesi... Hepsinin birbirine karıştığı yoğun duygu cümbüşü...
Resimlerimin çerçevelenmiş en son halini ben de sergide gördüm. Sanki giyinmiş kuşanmış, süslenmiş görücüye çıkmış gelinlik kızlar gibiydi hepsi benim için, etraflarına gülücükler saçarak kendilerini tüm insanlara hayran bırakıyorlardı. Bütün resimler asıldıkları duvarlara güzellik katıyordu.
Resimlerimin o ışıl ışıl hallerini görünce çok mutlu oldum ama beni daha da mutlu eden, insanların yaptığım resimleri benden daha çok beğenmesi, övgüler yağdırmasıydı. İşte bu duygunun anlamı tarifsiz. Büyük uğraşlar vererek ortaya çıkardığınız resmin insanlar tarafından da beğenilmesi en büyük mutluluk, emeğe en güzel saygı şekli ve doğru yolda yürüdüğümü anlamaının en güzel yolu...
Açılış günü, ev sahibi olduğum için resimleri doğru düzgün gezme fırsatım olmadı. Hiç bir resme uzun uzun bakamadım, inceleyemedim. Beni bu mutlu günümde yalnız bırakmayan ailem, arkadaşlarım, dostlarım onlara da yakın ilgi gösteremedim mutluluk sarhoşluğuyla oradan oraya koşturup durdum. Kim gelip gitti farkında olamadım. Resmim hakkında yorum yapıp sorular soran insanlar karşısında heyecanım ağır bastı konuşamadım, ne diyeceğimi bilemedim, biz resim yapıyoruz ama onu anlatamıyoruz bahanesinin arkasına sığındım zaten beni bilenler bilir ben pek konuşamam sadece yazarım :) 
İki saat nasıl geçti anlamadım, resimlerimle güzel sıfatları bütünleştiren herkes içimdeki kelebeklerin hızlı hızlı kanat çırpmasına neden oldu. Vedalaşırken şaşkınlıktan insanlara hoşgeldiniz bile dedim. Kelebeklerimdeki heyecan, yüzüme yansıyan şaşkın ve mutlu bir gülümseme, galerinin o güzel atmosferi, çalan hoş müzikler, tüm ikramlar, her şey çok güzeldi...

İlk gün doya doya gezemediğim için hafta içi gidip sakin sakin izledim tüm resimleri.

Öncelikle hocam, Mustafa Aladağ'ın resimleri, o olmasaydı hiçbir resim bu kadar güzel olamazdı. Bize fırçalar ve boyalarla dans etmeyi öğrettiği için ona sonsuz teşekkür ediyorum...



Sergide benim 12 resmim yer aldı. İşte onlardan bazıları... 
Bu arada ben E. YILDIRIM :)

             İçimi huzurla dolduran deniz kıyısında güzel bir ev

Benim çalıştığım ve sergide yer alan en büyük tablo

Herkesin beğenisini kazanan gün batımı resmim

Bodrum evlerim

Ilık bir manzara

En en en sevdiğim resmim, sıra sıra evler, kafeler, yolun sonunda da deniz


Diğer resimlerimi gelip sergide görmenizi dileyerek atölye arkadaşlarımın resimlerini paylaşıyorum sizlerle

Atölyenin en başarılı isimlerinden Ayşenur Zobar'ın tüm resimlerini hayran hayran izledim ama ben en çok bu renklerle dönen semazenlerini beğendim

Defne Öztürk, bu arkadaşımız daha 14 yaşında ama şimdiden tarzını bulmuş sergide gördüğünüz tüm pencereli, kapılı, süslü süslü perdeli resimler ona ait ve hepsi de birbirinden güzel

Evrim Ergin'in dalgaları, en yenimiz olmasına rağmen çok başarılı

Sinem Altunbaş'ın manzaranın içindeki güzel kadını

Özlem Vurgun'un çok güzel yaptığı bahçe kapıları

Baran Demirkol, o da henüz 12 yaşında ama yaptığı resimlerin güzellikleri yaşından çok daha büyük

Emel Demirdizen'in doğanın içinden güzel manzara resmi

Tüm bu resimleri ve daha da fazlasını 23 Kasım tarihine kadar Ankara Garı TCDD Sanat Galerisi'nde ziyaret edebilirsiniz.

Son olarak, tuvallerinde mükemmel izler bırakan tüm atölye arkadaşlarımı bu güzel çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum ve bize boyaların o büyülü dünyasını öğreten hocamız Mustafa Aladağ'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ve bu özel günümde mutluluğuma ortak olan her şeyim canım aileme, çok sevdiğim arkadaşlarıma, dostlarıma, resme önem verip vakit ayıran sanatseverlere, resimlerimi satın alan sevdiklerime, sergide emeği olan herkese, babama içimdeki tüm kelebeklerle birlikte teşekkür ediyorum...



11 Kasım 2011 Cuma

Settle down


Yekta Kopan'ın sayesinde tanıştım Kimbra ile. Şarkıyı sevdim, klibi daha da çok sevdim. Dinledikçe dinleyesim, izledikçe izleyesim geldi.
Şimdi masamın üzerinde kitaplar, kalemler, renkli renkli postitler bana göz kırpmakta, alıcak başını gidicek hummalı bir çalışma... Şarkı da, klip de bana eşlik edip sakinleştirecek beni bunaldığım anlarda.
Size iyi uykular, bana da iyi çalışmalar bu arada :)

10 Kasım 2011 Perşembe

Fosforlu Cevriye


Bir daha bir daha bir daha izlemek istiyorum! Dün gece 3 saat  süren, tadı damağımda kalan kahkaha, müzik, dans şöleni yaşadım. Kaç yıldır izlemek istiyordum Fosforlu Cevriye'yi, ya yer bulamıyordum ya da çok arkada olduğu için bilet almıyordum. Niyeyse ben bu oyunu önlerden izlemek, oyunun içinde olmak istiyordum. Vee sonunda oldu, oyunun içinden izledim oyunu, hemen önümde de Gülriz Suriri vardı ve yine tepesinde o hoş saç modeliyle...

Romanın yazarı Suat Derviş, kitabın müzikal olarak sahneye uyarlanmasını çok istemiş ve Fosforlu rolünün de Gülriz Suriri'ye çok yakışacağını düşünmüş.
Gülriz Suriri romanı okur okumaz bu teklifi kabul etmiş, anlaşma yapmışlar ve ardından hemen romanı kimin oyunlaştıracağını düşünmeye başlamışlar. Haldun Taner kabul etmemiş, oyuncu arkadaşları, oyun yazarları uğraş vermiş ama olmamış, Gülriz Suriri romandaki Cevriye karakterini bir türlü bulamamış...
Zaman geçmiş, Suat Derviş dünyamızdan ayrılmış. Zaman geçmiş, Gülriz Suriri Fosforlu'yu oynayacak yaşı geride bırakmış...
Zaman içinde Gülriz Suriri unutmuş Fosforlu'yu taa ki, 40 yıl sonra 2008'in başında Liz Behmoaras'ın yazdığı Suat Derviş biyografisini okuyana kadar...
Kitap bitince çok ağlamış, 40 yıl önce ciddiye almadığı "Gülriz'ciğim, biliyor musun aslında Fosforlu Cevriye benim" sözleri şamar gibi inmiş yüzüne...


O gece hemen Fosforlu'nun kitabını bulmuş, çıkarmış tekrar tekrar okumuş, çok ağlamış ve "O gün oynayamadım ama bugün yazabilirim" demiş. O sırada yazmakta olduğu romanı bir yana koyup çalışmaya başlamış ve bir buçuk ay gibi kısa bir zamanda kah ağlayıp kah gülerek, şarkı sözleri dahil bitirmiş müzikali. Ardından da Fosforlu'yu Atilla Özdemiroğlu'nun müziğiyle evlendirmiş ve ortaya bu şahane oyun çıkmış...
İstanbul'da geçen hikayenin, İstanbul Devlet Tiyatroları'nın birbir kapanmasıyla Ankara'da oynanmasına karar verilmiş...
Sonra sıra gelmiş yıllar önce kendisinin oynayacağı başrolü seçmeye. Feray Darıcı'ya ilk olarak kısa bir pasaj okutmuş sonra şarkı söyletmiş; sesinin rengini çok beğenmiş, "dans et" demiş; inanamamış, son olarak da "bacaklarını aç" demiş ve o an "tamam, ben Cevriye'yi buldum" demiş...
Evet, Fosforlu'yu canlandıran Feray Darıcı, gerçekten çok başarılıydı; oyuculuğu, sesi, dansı harikaydı. Sadece o mu, tüm o koca kadro, orkestra, şarkılar, danslar hepsi mükemmeldi. Ama bir isim var ki ben en çok ona güldüm; Güllü'yü canlandıran Leyla Kader İlhan. Karnıma ağrılar girdi, nasıl başarılı bir oyuncu mutlaka izlemelisiniz onun bu performansını.


Hep aynı erkekle beraber olmak Fosforlu'ya göre değildi. Birbirlerini meslekleri icabı kıskanıp hır çıkaran, hem de birbirleri için her türlü fedakarlığı yapabilen, aynı yolun yolcusu kader arkadaşları ile gecelerin günlere karıştığı bir dünyada, neden var olduğunu düşünmeden yaşayıp gidiyordu işte. Ta ki bir gün başka dünyanın gizemli bir insanı ona siz diyene, ellerini öpene kadar.



Yıldızlardan dünyaya düşen Fosforlu'nun hikayesine bayıldım. Kendimi sahneye atıp onlarla dans etmek, şarkılar söylemek istedim, güldüm de güldüm, yeri gelince de hüzünlendim, içim burkuldu. Zaman nasıl geçti anlamadım, hiç bitmesin istedim. Ayakkabıların sahnede çıkardığı o sesle büyülendim. Haydi, sen de oyuncu ol, sen de dans et, şarkı söyle dedim kendi kendime. Sonra daha mantıklı bir hayal düştü aklıma, haydi git sahne tasarımları oku, resimlerle birleştir tiyatronun içinde ol sen de dedim...


Oyun bittiğinde ayakta alkışladım onları, neden 4 sezondur kapalı gişe oynadıklarını sormaya gerek yok. Sadece neden bu kadar geç kaldım diye sordum kendime ve birbirimizin gözlerine bakarak bir daha buluşmaya söz verdik hepsiyle. Tiyatrodan çıkınca, ağzımda oyundaki şarkılardan biri ve çantamda bu güzel şarkıların Cd'siyle mutlu mutlu yürüdüm akşamın soğuğunda... Şu an yazımı yazarken de dinlemekteyim bu güzel parçaları ve son olarak mutlaka mutlaka izleyin diyorum bu güzel oyunu...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...