22 Ekim 2011 Cumartesi

Annem Yokken Çok Güleriz


Hemen yazmak istiyorum, oyunu biraz önce izledim ve tek kelimeyle mükemmel bir oyundu. Ne sahneye epeyce uzak olan yerim, ne midnight in METU havasındaki gece turum bozmaya yetmedi bu gece izlediğim bu güzel oyunun tadını. Hakan Gerçek, Bülent Şakrak ve İlker Ayrık hepsi çok başarılı, sahnede rafta duran oyunculuk ödülünü üçü de hakkediyor. Oyunun enerjisi o kadar yüksek ki, sahnede mucizeler yaratan bu üç adamdan hangisine odaklanacağınızı şaşırıyorsunuz. Ortada büyük bir emek olduğunu her sahnede anlıyorsunuz.
Oyunu izlemeden, adına bakarak ben de çok güleceğimi zannediyordum ama oyun bir komedi değil, hareketli bir kara komedi. Hikayeyi anlayabilmek için baya çaba sarfettim ama seviyorum ben böyle beynimi zorlayan oyunları, zaten ikinci perdede anlatmak istedikleri dertlerini anlamış olarak izliyorsunuz oyunu. Oyun içinde oyun durumu var oyunda, her oyuncu birden fazla karakteri canlandırıyor. Oyun başında dağıtılan kağıtta her oyuncunun hangi karakterleri canlandırdığı yazılıydı ayrıca oyunda geçen tüm simgeler, ülkeler, şehirler, Londralılar, İrlandalılar, tabutlar, biralar, tavuk kokuları, yerli yersiz danslar...
Şimdiye kadar izlediğim hiç bir oyuna benzemiyordu, anlatılmak istenen asıl konunun insanın beynini zorlayarak çok farklı bir biçimde anlatılması benim çok hoşuma gitti.


Ülkesi İrlanda olan İrlanda'yı çok seven ama Londra'dan nefret etmesine rağmen Londra'da yaşayan, tabii evin içinden hiç çıkmadan geçirilen zamana yaşamak denilirse, bir baba vardı karşımda. Daha iyi bir insan olmak için daha fazla şiddet, daha iyi bir aile için daha da fazla şiddet diye düşünen, evdeki oyunculuk ödülünü kendisinin hakkettiğine inanan, önce badanacı, sonra beyin cerrahı bir baba. Karısına olan özlemini, Cork şehriyle dile getirmesine gerek yok aslında, her gün evin içinde oynadıkları oyundan anlamak mümkün her şeyi. İki oğlu var bu babanın, yeri geliyor karısı, kardeşi, arkadaşı oluyorlar babalarının yani babaları ne isterse onu oluyorlar, dışarı çıkmıyorlar çünkü Londra berbat bir yer, onlar için en güvenli yer babalarının şiddetiyle yönetilen ve babalarının kendi yarattığı geçmişin hatıralarının oynandığı yuvaları. Ama bilmiyorlar ki, bu korunaklı yuva en az dışarısı kadar riskler taşıyor. Sonra bir gün market kasiyeri bir kız geliyor evlerine, belki de bu oyunu sonlandırması gereken kişi o.



İnsanı çok farklı bir şekilde sorgulatan bir oyun, zeka kokuyor oyunun içinde. Belki biz de arada sıkılıyoruzdur hayat sahnesinde oynadığımız oyunlardan, yeter artık istemiyorum diye isyan ediyoruzdur ama oyunda da dediği gibi "hikayelerimiz olmadan var olabilir miyiz?"
Hiç düşmeyen yüksek tempo, parlak zeka ve mükemmel oyunculuk performansı. Çalan o güzel şarkılara da bayıldım. Aslında anneleri yokken hiç gülmeyen bu adamların bu farklı oyununu mutlaka izleyin sonra da elleriniz acıyana kadar alkışlayın onları...
Hemen hatırlatayım, Ankara Tiyatro Festivalinde de 23 Kasım Çarşamba akşamı Şinasi Sahnesinde oynayacaklar, belki o gün alkışlamak istersiniz onları...

21 Ekim 2011 Cuma

Acı Çikolata


Bu yaz güneşin altında, kum tanelerinin eşliğinde büyük bir zevkle  okudum bu kitabı. 20. yüzyılın başlarında Meksika'da geçen acı bir aşk öyküsü aslında. Geleneklere göre evlenmesi yasak olan Tita, Pedro'ya duyduğu çılgınca tutkuyu yemek yaparak dile getiriyor. İnsanın yemek pişirerek, yemek yiyerek aşkını ilan etmesi, ruhsal ve tensel iletişim kurması sizce mümkün olabilir mi? Yemek ve kocakarı ilacı tariflerinden bir aşk öyküsü çıkar mı? Bir çikolata tarifi ya da yarım kilo soğan, iki baş sarımsak, bir tutam fesleğen, yakıcı bir aşkın simgesine dönüşebilir mi?
Kitabın içinde aşkla yapılan her yemeğin tarifi bulunuyor, yemek kitabı tadında. Büyük bir tutkuyla yapılan bu yemeklerin ne sonuçlar doğurduğuna, bastırılmış duyguları nasıl açığa çıkardığına, okuyunca siz de çok şaşıracaksınız. Aşk dolu bu kitabı, kitabın o tatlı diline kapılıp bir çırpı da bitirebilirsiniz. 
Ayrıca kitap 1992 yılında beyaz perdeye de uyarlanmış, fragmanını izledim en az kitabı kadar tutkulu görünüyor. Okumak ya da izlemek isteyenlere iyi okumalar ve iyi seyirler :)

18 Ekim 2011 Salı

Midnight in Pairs


Vizyona girdiği günden beri gitmek istediğim bu filme nihayet dün gidebildim ve o kadar çok beğendim ki, yazımın başından herkese tavsiye ediyorum :) İnsanı ağlaklaştıran romantik filmlerden değil, baştan sona romantizm kokuyor ama bu, Paris'in ve onun yazarlarının, ressamlarının, şarkıcılarının romantizmi... Romantizmi içinize çektikten sonra, yağmurlu Paris sokaklarında hafif bir ürpertiyle, kocaman bir mutlulukla bir gezintiye çıkarıyor film insanı ve yağmurun yağdığını unutuyorsunuz, yağmurda yürümek bile hoşunuza gidiyor. Romantizmin bünyede yarattığı etkiyle oradan oraya savruluyorsunuz ve kendinizi bir anda en sevdiğiniz yazarla, ressamla, şarkıcıyla oturmuş sohbet ederken hatta dans ederken buluyorsunuz, Paris'in büyüsü sizi alıp götürüyor...
Woody Allen filmindesiniz tabii, o büyünün içinde bile düşündürüyor insanı; kimse olduğu yerden, yaşadığı hayattan memnun değil, hep bir doyumsuzluk, hep bir daha fazlasını isteme. Tabii bir de, acaba hayatta gerçekten doğru insanlarla mı birlikteyiz? sorusu.
 Ama o şarkılar, manzaralar sizi o kadar içine çekiyor ki, filmi izlerken çok da düşünmüyorsunuz bu soruları. Buram buram sanat kokan bu şehirde aşık olmak, sevdiğinizle yağmurda ıslanarak o güzel sokaklarda yürümek istiyorsunuz sadece...
Film bittiğinde yüzümde kocaman bir gülümseme, önümde salondan el ele  çıkan bir çift, kızın çantasında da papatyalar vardı...


Bir de bunu mutlaka dinleyin http://fizy.com/#s/3w2wh4

16 Ekim 2011 Pazar

Hüngür hüngür "One Day"


Filmin etkisinden daha kurtulamamışken yazmak istiyorum. Bir saat önce çıktım filmden. Tıklım tıklım dolu, koca bir salonda izledim filmi, salonun açılmasını beklerken benim gibi bekleyen insanları izledim; herkes sevgilisiyle gelmiş, herkes sarmaş dolaş, herkesin yüzünde sevgili gülümseyişlerinden, duygusal bir film izleyeceğimiz daha başından belli... Aslında bu filme gitme niyetinde değildim çünkü şu an bu filmin kitabını okumaktayım biraz kalın bir kitap ve ben daha yarılayabilmiş bile değilim, kitap beni daha içine çekemedi bazen çok istekli oluyorum okumaya ama bazen canım hiç istemiyor hatta bir kaçamak yapıp başka bir kitabı okuyup bitirdim bile bu arada ama başladığım kitabı bitirme gibi de bir huyum var o yüzden bir şans verdim, iki gündür düzenli şekilde okuyordum ve bu arada hafiften de girdim hikayenin içine. Evet, ama filme de gittim, bilmem canım istedi. Bu ara aklıma gelen her şeyi bir plan yapmadan yapıyorum, belki de bu yüzden filmde buldum kendimi bir anda...

Çoğumuz okuduğu bir kitabın filmini izlemiştir ama ben tam olarak kitabı sonlandıramadığım için farklı duygularla başladım filmi izlemeye. Okuduğum kısma kadar hep "şimdi bu olacak, şimdi de şu olacak" diyerek gıcıklık yaptım kendime ve tabii biraz da eleştirmen gözüyle izledim "şunu atlamışlar ama, aslında burada şöyle oluyordu, kitabı daha mı güzel ne". Ama, hiç bir fikrimin olmadığı sahnelere gelince bıraktım kendimi filmin akışına ve normal bir izleyici gibi merakla izlemeye başladım...
15 Temmuz 1988 gününde bizim çirkin ördek yavrusuna benzeyen kızımız Emma ile yakışıklı, çapkın oğlumuz Dexter henüz tanışmıştır, bir sonuca ulaşmayan, masum bir gece geçirmişlerdir ve sadece arkadaş olmaya karar vermişlerdir ama birlikte geçirdikleri bu tek gece sürekli birbirlerini düşünmelerine yetmiştir. Hikaye bu şekilde başlıyor ve daha sonra her yılın aynı günü Emma ve Dexter görüşmeye, görüşemeseler bile konuşmaya başlıyorlar yani senede bir gün tadında bir aşk hikayesi başlıyor...
Birbirlerine mektuplar yazıyorlar, iletişimi hiç kesmiyorlar, birbirlerine sevgililerinden bahsediyorlar, birlikte tatile çıkıyorlar ama kurallar koyuyorlar çünkü onlar sadece arkadaş...  
Dexter, ne zaman başı sıkışsa, ne zaman kendini kötü hissetse Emma'yı arıyor çünkü o onun en yakın arkadaşı. Sonra insan düşünüyor, bu kız seni seviyor ama o senin aklına sadece böyle durumlarda geliyor belki de hep aklında ama bunu kendine söyleyemiyorsun, korkuyorsun, aslında Dexter sen daha büyümemiş bir çocuksun. Emma ona göre daha olgun, Emma sevgi dolu, Emma sevilesi... Bu son yazdığım cümlelerde aklım kendi hayatıma gidiyor, benzerlik noktaları arıyorum daha sonra hafif, etkisini  gösteremeyen nefret duygusuyla tekrar filmin duygusallığına kaptırıyorum kendimi.
Seneler birbirini  takip ediyor ve tüm 15 Temmuzlarda Emma ve Dexter'ı görüyoruz. Her 15 Temmuzda Dexter'ın yanında başka biri, Emma'nın gözlerinde bir hüzün, ama her bir araya geldiklerinde yanlarında başkaları olsa bile sevgili gibiler çünkü birbirlerini özlüyorlar, unutamıyorlar, unutturmuyorlar...


15 Temmuz 2003, Dexter çok yakışıklı olmuş, filmi izlerken bir an ona aşık oluyorum. Emma da, kısacık saçlar, tam bir  çirkin Fransız kadını olmuş ama yine de çok tatlı...
15 Temmuz 2006, hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum, 2011'e kadar, filmin sonuna kadar hiç durmadan ağlıyorum...
Film bitince, gözlerimdeki yaşları silerken başka bir yerlere gidiyorum, ama filmin etkisinde olduğum için kendi hayatımı filmdeki hayatın bir köşesine yerleştirmeye çalışıyorum bunun farkındayım, etkisinden çıkınca bu düşünceden de kurtulucam...
Şu an, iyi ki kitabı tamamen okuyup da filmi izlememişim diyorum yoksa bu kadar dolu dolu yaşayamazdım. Film, tam bir Türk filmi tadında, eğer romantik filmleri seviyorsanız mutlaka izleyin ama duygusal açıdan kendinizi iyi hissetmiyorsanız belki de sonra izlemek daha iyi olabilir. Şimdiden herkese iyi seyirler...

15 Ekim 2011 Cumartesi

Fotoğraf sergisi

Cumartesi günlerini gerçekten seviyorum. Babamın şımarık bir çocuk gibi şarkı söyleyen o sesiyle gözümü açıyorum ve  bağırıp kızıyorum, her hafta aynı şeyi tekrarlıyorum; sadece hafta sonları uyuyabiliyorum biraz sessiz olsun. Babamda hafif bir mahcubiyet ama mükemmel hafta sonu kahvaltısını hazırlamanın verdiği heyecan daha ağır basıyor. Ben de her ne kadar şikayet etsem de içten içe mutluyum, huzurluyum. Ailecek kahvaltı yapabildiğimiz tek gün Cumartesi, alelacele yapılmıyor, uzun uzun, tadını çıkara çıkara, sohbet ede ede, keyifli bir öğleden öncesi... Sonra hafif bir telaşla hazırlık başlıyor, evden çıkıyorum ve tüm gün resim yapıyorum. Resim yaparken dinlendiğimi hissediyorum, bir sürü derdim olsa bile o an aklımda hiç bir şey olmuyor. Boyalar sanki benimle dans ediyor, her şeyi unutturuyorlar. Ellerimin, yüzümün, kazağımın boya olmasını önemsemiyorum, içimdeki kelebekler şarkı söylüyor... Sonra akşam eve dönerken ellerimdeki boya kokusunu içime çekiyorum, mutlu oluyorum...
Aslında bugünkü yazımda bugün yaptığım resmi paylaşıcaktım ama resmim bitmedi. Kapkara buharlı bir tren; babam istediği için yapmaya başladım iki hafta önce, başta pek içime sinmemişti, ısınamamıştım resme ama bugün resim gülümsedi bana, güzel olacak gibi görünüyor, umarım haftaya bitirip paylaşırım sizle kara trenimi. Bu yüzden ben de hafta içinde gittiğim fotoğraf sergisinden bahsetmeye karar verdim.

pulur'dan harput'a MUNZUR. Deran Atabey Fotoğraf Sergisi
Munzur Çayı'nın Ovacık Pulur'dan başlayıp Keban'a döküldüğü Harput'a dek olan macerasını 62 fotoğrafla anlatıyor Deran Atabey. Ayrıca bölgede hidroelektrik santrali için baraj inşaatlarının başlaması nedeniyle bu güzelliklerin sular altında kalacağına dikkat çekerek, herkesin bu güzellikleri bir an önce görmesi gerektiğini söylüyor. Viyana'da ve Ankara'da aynı anda açılan sergi, Munzur suyunun macerasına eşlik eden bitkileri, hayvanları ve insanları 22 Ekim tarihine kadar Çağdaş Sanatlar Merkezinde bizlerle buluşturmaya devam edecek...




 

"Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği" ve "İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği" Enerji'k Bakış Fotoğraf Sergisi
Bu sergideki fotoğrafların her birinin altında başka kişilerin yazdığı, fotoğrafta anlatılmak istenen enerjinin verimliliğine dikkat çekmek için yazılmış yazılar var ama ben bu fotoğraflardaki enerjiye bakmadan bana hissettirdikleri duygularla gezdim sergiyi ve kendime göre isimler verdim fotoğraflara.

Ömer Bakan'ın fotoğrafı. Penceredeki insanlar, bu fotoğrafı gerçekten sevdim, uzun uzun inceledim; aynı binanın her katındaki farklı insanların farklı olaylarına, farklı sevinçlerine ortak oldum...

Behiç Günalan'ın Fotoğrafı. Otomobil Mezarlığı, kim bilir ne yaşanmışlıklar, ne anılar var bu kırmızı otomobilde...

Ziynet Özen'in Fotoğrafı. Mutlu insanlar, hiç bir şeyi umursamadan koca bir mutlulukla zıplamak, havaya yükselmek...

Sevdim bu yalnız, bisikletli insanı...

Ömer Muharrem Kuru'nun fotoğrafı. Rüzgar Gülü, bu fotoğrafa bakarken, renkli fotoğrafların daha çok ilgimi çektiğini gördüm, demek ki içime sinmemiş melankoli ya da kim bilir belki kurtulmak istediğim için melankoliden içimi renklendirecek bir şeyler arıyorumdur...

Çetin Kaya'nın fotoğrafı. Mesela bu fotoğrafta enerjinin sorumsuzca doğayı bozacak şekilde harcanmasına bir gönderme yapılıyor ama ben de uyandırdığı duygular sadece kadın ve erkek arasındaki romantik anlar...

Sacit Ünlü'nün fotoğrafı. Sonsuz bir mutluluk duygusu, kadın ve erkeğin beraberliğindeki müthiş enerji...

Murat Çoşkunçay'ın fotoğrafı. Dokusu bisiklet olan kent, kim bilir belki de bu bisiklet bir çocuğu bekliyor enerjisini açığa çıkarmak için...

20 Ekim tarihine kadar Çağdaş Sanatlar Merkezinde siz de Enerji'k Bakış'a bir bakış atabilirsiniz.
 Şimdiden herkese bunaltısını hissettirmeyen keyifli bir Pazar diliyorum...

14 Ekim 2011 Cuma

Birlikte yürüyelim mi gün batımında ?


Huzur bulurum bu resmimde. Ilık bir gün batımı. Mutlu bir günün sonunda şarkılar söyleyerek, etrafa gülümseyerek geçilen bir yol olabilir mesela ya da yorgun bir günün ardından kafa dinlemek için yürüyüşe çıkılmış bir yol. Tek başınıza sakin sakin yürüyüp, temiz havayı içinize çekerek etrafı izleyebilirsiniz, bir ürperti gelir belki, şalınızı omzunuza atarsınız gülümsersiniz. Belki de koşarak geçersiniz etraftaki güzellikleri umursamadan. Ya da sevdiğinizle yürüyebilirsiniz el ele, birbirinize gülümseyerek, mutlu mutlu... Yolun sonunda bir deniz çıkar belki karşınıza bir banka oturup güneşin batışını izlersiniz ya da bir orman çıkar karşınıza gündüz hayvanlarının son seslerini dinlersiniz. Belki de şehir kalabalığına götürür bu yol sizi , o zaman cebinizde elleriniz, aklınızda hayallerinizle yürüyüp karışırsınız siz de kalabalığa...

Git Kendini Çok Sevdirmeden


 Dün gece Treme'nin o güzel müzikleri eşliğinde yüzümde gülümsemeyle uyuyakaldım. Sabah on biri geçerek uyandım, okula gitmedim ve bu ara okuduğum kitabı da yarım bırakmama neden olarak beni kendine çeken Tuna Kiremitçi'nin ilk romanı Git Kendini Çok Sevdirmeden'i camdan vuran mevsimin son gülümseyişleri arasında okudum ve bitirdim. Gazetedeki köşe yazılarını sık sık olmasa da arada okuduğum bu insanın kitaplarını hiç okumamış olmama rağmen mavi gözlerinden mi yoksa o gamzeleri nedeniyle mi bilmiyorum hep sevdim, okumadığım kitaplarını bile sevdim ama şimdi kitabını okuyup dili hakkında bilgi sahibi olmanın verdiği mutlulukla seviyorum onu.
Kitap, Tuna Kiremitçi'nin doğduğu yer olan Eskişehir ve İstanbul arasında gidip geliyor. Eskişehir anlatımları yazarın bu şehirde yaşanmışlıkları olduğu duygusunu çok güzel yansıtıyor. Arda'nın öyküsünü anlatıyor bize, henüz on yedi yaşında genç bir kız olan Arda ve kırkına gelmiş çok şey yaşamış olan Arda'nın öyküsü. Kızın isminin Arda olması     dikkatini çekiyor insanın ama çok yakışmış ona Arda ismi, ben çok sevdim Arda'yı. Arda kendi hayatını kendi dilinden anlatıyor, Tuna Kiremitçi'nin bir kız ağzıyla yazdığı bu romanda hiç ipucu vermiyor kendine dair, tüm yazılar sanki gerçekten bir kadın yazar tarafından yazılmış. Aslında Arda, Fırat ve Ert'in öyküsü bu roman. Görünür olmayan ağabey ve kız kardeşlik duygusu, ilk aşk ve tam olarak bitmeyen bu aşkın değişik yollardan tekrar ortaya çıkması. Çok şey var kitaba dair söylemek istediğim ama kitabı okumak isteyenler için çok şey yazarak büyüyü bozmak istemiyorum. Hikaye beni gerçekten içine çekti ve sonunu merak ede ede okudum, kitap bittiğinde de trendeki o 20 yıl önceki an geldi aklıma, gülümsedim... "Git artık, kendini çok sevdirmeden", Kemani Sahak Efendi'nin bir tangosundan güzel bir dize. Tuna Kiremitçi, onunla ilk defa Enis Batur'un Gri Divan adlı kitabındaki bir şiirde karşılaşmış ve ilk romanının adı olarak kullanmış. 

Kitabın arkasındaki resmi, daha çok yeni, gamzelerini bile göstermemiş haylaz bir çocuk gibi gülümsüyor. Belki ilk romanının verdiği şaşkın bir mutluluk var içinde. Bendeki kitabın 36. baskısıydı ilk baskı tarihi 2002, ama güzel oluyor böyle üzerinden zaman geçtikten sonra okumak, walkmanleri, kasetleri hatırlamak... Ve son olarak trende Arda'nın kulağında çalınan şarkıyla okumayan herkese tavsiye ediyorum bu kitabı...


11 Ekim 2011 Salı

Acı Badem Kurabiyesi


Bugün hiç evden çıkmadım, tüm gün ders çalıştım. Yeni notlarıma, kitaplarıma renkli kalemlerle adımı yazarken renklerin güzelliğine gülümsedim, mutlu oldum. Dışarıda üzgün bir hava vardı, Ankara tüm gün ağladı hatta isyan etti dolu dolu ağladı. Ben de pencerenin kenarında onun göz yaşlarını izledim, her bir damlanın yere değişini gözümü kırpmadan takip ettim. Yere değen o iri iri parçaları incilere benzettim; Ankara'yı bir kadın yaptım, dolu tanelerini de onun kopmuş inci kolyesi... Mutsuzdu belli ki bir şeye üzülmüştü hem de çok üzülmüştü, kim bilir kim acıtmıştı canını, hüngür hüngür ağladı ama sonra birden cesaretini toplayıp gülümsedi ve tüm göz yaşları kayboldu...
Annemin tarifiyle yalancı acı badem kurabiyesi yaptım bir de bugün. Normal acı badem kurabiyesi gibi olmuyor ama çok pratik damakta da aynı tadı bırakıyor. Can çok çektiğinde yapılabilir sonra da höpür höpür yenilebilir :) hemen paylaşıyorum tarifini...

Yalancı Acı Badem Kurabiyesi
Malzemeler
1 çay bardağı toz şeker
1 çay bardağı hindistan cevizi
1 çay bardağı iri kırılmış ceviz
1 çay bardağından biraz az sıvı yağ
1 yumurta
1 adet sade pandispanya

Öncelikle şekerle yumurtayı karıştırdım, köpürte köpürte çırptım. Sonra hindistan cevizini, cevizi ve son olarak sıvı yağı ekleyip iyice karıştırdım, kıvama gelince pandispanyanın yarısının üzerini hafifçe ıslattım, daha sonra hazırladığım karışımı pandispanyanın üzerine yaydım, 170 derecede yarım saat fırında pişirdim, fırının camından pofuduk pofuduk kabarmasını izledim.
Daha sonra yanına çay yapıp annemle afiyetle yedik...
Denemek isteyenlere de şimdiden afiyet olsun :)

Daha çok şey anlatıcaktım ama bu tatlı tarifle noktalarsam daha hoş olcak gibi bir hisse kapıldım şu an. Yarın okul çıkışı yine götürücem  kendimi bir yerlere gezicem tozucam. İçimdeki kelebekleri pırpırlandıran bir şeyler görürsem o anları kareleyip sizlerle paylaşıcam.

Bir de unutmadan, belki yarın yazamam Perşembe gece 23te e2'de Treme adlı yeni bir dizi başlıyor. Tanıtımı çok ilgimi çekti bilmiyorum belki de müzik aletlerinin o güzel sesleri beni etkiledi ama yorgun olmazsam izlemeyi düşünüyorum. Merak edenler http://www.e2.tv.tr/Kusaklar/Hakkinda.aspx?broadcastId=57 adresinden meraklarını giderebilirler.
Herkese iyi geceler...

8 Ekim 2011 Cumartesi

Resim dolu bir gün

Bu sabah erkenden uyandım, yüzüme baktım yanağımda küçük bir kırmızılık, ağladığım zamanlar olanlardan... Sonra dün hiç televizyon izlemediğimi farkettim, mutlu oldum. Mükellef bir kahvaltı yaptıktan sonra attım kendimi sergi salonuna.
İlk olarak Muzaffer Oruçoğlu'nun Antagonizma adlı sergisini gezdim. Serginin başında ressamın yazdığı yazıyı okudum aborjin halkının etkisini tuvaline dökmüş. Aborjin çocuklar, kadınlar, yalnız adamlar... Her resimde bir insan yüzü, binbir türlü insan yüzü, bazıları tek gözlü, her yerden bakan bir yüz, yüz içinde yüz. Belki çok kişilikliliği anlatıyor bu her şekilde bir yüz oluşu, belki de her nesnenin bir kişiliği olduğunu... Bir de at figürleri çok dikkatimi çekti; büyük adamların, küçük erkek çocuklarının yalnızlığını paylaşıyor bu atlar. Rengarenk parlak parlak bu sergi gerçekten hoşuma gitti. 26 Ekim'e kadar Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde tüm resim severleri ağırlamaya devam edecek...





Daha sonra Elele Sanat Galerisinin Atölyeler Karması sergisini gezdim. Bu sergideki resimler daha çok Empresyonist resimlerdi, benim yaptığım tarzdan. Bir sürü ressamın bir sürü resmini uzun uzun inceledim, renklerin içinde kayboldum.
İlknur Gürcan'ın insanlarına bayıldım, o kadar uzun inceledim ki resimdeki insanların o anki duygularını bile hissettim. işte o resimler...




Sonra Gülhan Atılgan'ın İstanbul sokakları...


Güzel kadınlar...


Ve daha bir çok ressamın renklerle yaptıkları mükemmel dans...



Son olarak, aynı atölyenin seramik, çini sergisini gezdim ve resmen çiniye aşık oldum, çok güzeller hele kurs hocası Zeren Koç'un yaptığı mavi kelebek, içimdeki kelebekler pırpırlandı onu görünce. Hiç bir fikrimin olmadığı bu sanata tutuldum ilk görüşte. En yakın zamanda çini hakkında bilgi edinip başlıyorum ben de bu güzelliklerden yapmaya...



Bu serginin yarın son günü yine Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, keyifli bir pazar geçirmek için gidip gezilebilir.  
   Şimdiden herkese mutlu pazarlar :)

Sırça Kümes


Akşamın karanlığında Atakule'nin aydınlatması pek bir güzel. Tiyatronun yolunu tutarken kafamı kaldırıp bir baktım kıpkırmızı, çubuklu bir elma şekeri gibi, küçükken ne çok yerdim ne çok severdim...
Ve Sırça Kümes...
Sahnedeki hoş melodilerle girdim salona, sonra dekor; pembe bir koltuk solda, bir gramofon babadan kalma, kapının orada bir taraça...
Tom, hem anlatıcı, hem oyuncu,
Laura, topal, utangaç, sırça koleksiyonu olan evde kalmış bir kız,
Amanda, her sabah "kalkııın, gülümseyiiin" diyen, çocuklarını fazlasıyla düşünen bir anne,
Jim, belki de kurtuluş umudu...





Oyunun geçtiği zamanı ve o zamanki Amerika'nın sosyal çevresi hakkında hiç bir fikrim olmadan oyunu; çocuklarının hayatını düşünmeyi, onlara karışmayı abartmış bir anne, hayalleri olan bir oğul ve hayal kırıklıkları olan bir kızın hikayesi olarak değerlendirebirilm. Tüm bu durumlarla bağlantı kurulan şey de, insanlardan hayatlarının kontrolünü elinde tutan kişiler olmalarının beklendiği ama hızla gelişen endüstriyel kapitalist sistemin gücü altında ezilen, hayalleri yıkılan, umutları yok olan bir dünyanın hikayesi.
Çok hızlı ilerleyen bir oyun değil, tüm sahnelere bir hüzün egemen, çok güldüğüm bir sahne olmadı en çok Laura güldürüyor ama güldürürken de hüzünlendiriyor, insanı düşündürüyor. Gramofonda çalan müzikler huzur veriyor. Orhan Özyiğit'in o mükemmel ses tonu da alıp götürdü beni...
Tom'un paltosuyla boğuşması, Laura'nın sırçaları, Amanda'nın fulyaları, eşine olan nefreti...
Çok umurumdaydı Paris kunduraları...
Laura'nın Jim'le başbaşa kalması, mavi gül, şarap ve şamdan, sakız, tek boynuzlu at ve kör şeytan...
"Zaman girmeyiversin aranıza" sanırım en çok bu söz kaldı aklımda, herkese şimdiden iyi seyirler...

6 Ekim 2011 Perşembe

Bu gecenin şarkısı "those were the days"

Çok çok çok seviyorum bu şarkıyı...


Çok severim bu resmimi


Çok severim bu resmimi, uzun süre odamda asılı durdu sonra yerine yenileri gelince çok çok çok sevdiğim bir ufaklığın odasına hediye edildi. Ağaçlar, çiçekler, göremediğimiz bir sürü uçuşan kelebek arasında şirincecik bir ev, önünden de dere akıyor, içinde göremediğimiz bir sürü vıraklayan kurbağa...
İmzam da sol altta - pardon adım - :) artık ustalaştığımı zannettiğim fiyakada... 
O zaman bir de küçük bir itiraf; birisi bakarken resmime adımı yazamıyorum, onlar da bakmıyoruz hadi yaz diyorlar ;)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Hep gülümse sen güneş...


Güneş tüm şehre gülümsüyor, tüm parlaklığıyla bütün güzellikleri aydınlatıyor, kimseyi sevgisinden mahrum bırakmıyor, herkese kucak açıyor, seviyor seviyor sonsuz seviyor. Aşık martılar sarıyla turuncunun ritmine ayak uyduruyor, büyük bir huzurla dans ediyor, birbirlerine göz kırparak en tepeye zirveye çıkıyorlar, içlerine koca bir mutluluk doluyor, hiç korkmuyorlar çünkü minik yüreklerinde kocaman sevgileri; kanatlarının ucunda sevdicekleri var...

4 Ekim 2011 Salı

İki



Bu da yaptığım ikinci tablom. Bir süre daha gidecek böyle manzaralar :)

Aşk Üzerine*



Aşk Üzerine... Alain de Button'ın okuduğum ikinci kitabı. Felsefeci kimliğinin etkisiyle hayata dair tüm kavramları felsefi tarzda işleyerek gündelik yaşamla bağlantılar kuruyor. Bu sefer ele aldığı konu aşk... Herkesin ağzından düşürmediği bu kavramın aslında hiç dikkatimizi çekmeyen en küçük ayrıntılarını bile anlatıyor bize, hem de öyle güzel bi dil kullanıyor ki hiç sıkmıyor insanı, o felsefi terimler bile her gün kullandığımız sevgi sözcüklerine dönüşüyor. Kendi aşkının başlangıcını, hissettirdiği en güzel, en kötü duyguları, sevdiğini anlamayı ve son olarak aşkın bitmesini, bitirilmesini, tüm bu durumların ruh halini anlatıyor. Aşıkken okunmalı belki, kitabın tamamına egemen olan gülümseme yeri geldiğinde de yerini göz yaşlarına bırakabilmeli... Bu kitap bana hayatı sorgulattı, amacı bu değil belki ben öyle bir dönemdeydim bilmiyorum ama o kadar benimsemişim ki, kitabın gidişatıyla hayatımın gidişatı aynı istikamette ilerledi ve aynı noktaya vardı; o sevdi ben sevdim, o güldü ben güldüm, o ağladı ben ağladım, ağladım ağladım, günlerce ağladım... Yazarın kitapta sık sık bahsettiği bi kavram var "Sinizm". Ben de bilmiyordum aradım, taradım öğrendim; insanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan bütün gereksinmelerden sıyrılarak kendi kendine erişebileceğini savunan öğreti... Ne güzel bi öğreti bu, alıp beyne yerleştirilmeli, hatta kalbe yerleştirilmeli zorla sokulmalı ki sözünü geçirsin! Herkesin aşkı kendine, herkesin aşk tanımı da farklıdır elbet ama bu kitabı okuyan herkes kendinden bi şeyler bulup ufacık da olsa kendini sorgulayabilir. Şimdiden herkese keyifli okumalar...

2 Ekim 2011 Pazar

Sunrise...


Bu ara çok dinliyorum...

İlk'im...


Herkese Günaydıııııın! Güneşin son gülümsemelerini yaptığı bu sonbahar Pazar sabahında ilk yaptığım resmi paylaşıyorum sizle. Tarih 16 Ekim 2010, neredeyse bir yıl olmuş, yağlı boya yapmaya başladığım ilk gün ve yaptığım ilk resim. Resim hakkında pek de fikrim olmadan gitmiştim kursa, yapmak istediğim resmi seçip şövalenin karşısındaki duvara asmıştı hocam sonra elime fırçayı verip başla demişti ben de şaşkın bir ifadeyle ben mi yapacağım ? demiştim, o da gayet doğal bir şekilde niye bu kadar şaşırıyorsun dercesine evet sen yapacaksın diye karşılık vermişti. Sonra fırçayı alıp karşımda gördüğüm resmi yapmaya çalıştım, tabii kendi yorumumu da katarak ve hocamın da yardımıyla ortaya bu gördüğünüz resim çıktı. Sonra hocam şimdi de imzanı at demişti, ben de imza kalemini alıp bir sanat eseri yaratmanın mutluluğuyla resmin sağ alt köşesine imzamı attım ve artık içimden çıkmak isteyen kelebeklerin heyecanıyla hocama döndüm, evet çok güzel oldu gibi bir tepki beklerken Ne yaptın sen ? diye bir soruyla karşılaştım. İmzamı attım işte dedim hocam da bana imzanın ne demek olduğunu anlattı. Resimde imza öyle yoklama kağdına atılan imzalar gibi değilmiş; adını yazacaksın ya da soyadını ya da ikisini birden sonunda da tarihin son iki rakamını... Tabii benim mutluluk o anda utanca dönüştü bu kadar mı ilgisiz olur insan bilmiyorsan bari duvarda asılı hocanın resimlerine bak. Ama o bana imza demişti ya adını yaz dememişti ki, bunu da bilerek demiş zaten anlaşılacağı gibi baya bir gülüşmeye neden olmuştum ilk günümden :) İlk resmim ve ilk günümün anısı böyle işte, o günden beri resim yapıyorum ve resim yapmayı çok seviyorum önümde boyalar, elimde fırça varken hiç bir şey düşünmüyorum; içimdeki kelebekler hep şarkı söylüyor ve dans ediyor...

1 Ekim 2011 Cumartesi

Hoşgeldim...

Devlet tiyatrolarının yeni sezonu açmasıyla birlikte ben de blogumu açıyorum. İlk gününde bir oyunu izleyip onun yorumlarıyla herkese merhaba demeyi hayal etmiştim ama ne yazık ki hiç bir oyuna bilet bulamadım, bunun burukluğu ama şu an bir bloga sahip olmanın heyecanıyla merhaba diyorum herkese... Yaptığım resimleri, okuduğum kitapları, gittiğim oyunları, izlediğim filmleri, içimde büyüyen duygularımı, yüzümde tebessüm oluşturan, gözlerimde gökkuşağı yaratan her şeyi paylaşacağım sizlerle yani içimdeki kelebekeleri anlatacağım size... Kelebeklerimle ilgilenen herkesi bekliyorum bloguma... Bu arada biraz önce Cuma akşamına tiyatro bileti aldım Cumartesi günü ilk tiyatro yorumumla karşınızda olacağım. Tüm tiyatroseverler için güzel bir yıl olması deliğiyle... Sadece bizim için değil tabii herkes için :) Şimdilik herkese iyi geceler...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...