8 Ekim 2011 Cumartesi

Sırça Kümes


Akşamın karanlığında Atakule'nin aydınlatması pek bir güzel. Tiyatronun yolunu tutarken kafamı kaldırıp bir baktım kıpkırmızı, çubuklu bir elma şekeri gibi, küçükken ne çok yerdim ne çok severdim...
Ve Sırça Kümes...
Sahnedeki hoş melodilerle girdim salona, sonra dekor; pembe bir koltuk solda, bir gramofon babadan kalma, kapının orada bir taraça...
Tom, hem anlatıcı, hem oyuncu,
Laura, topal, utangaç, sırça koleksiyonu olan evde kalmış bir kız,
Amanda, her sabah "kalkııın, gülümseyiiin" diyen, çocuklarını fazlasıyla düşünen bir anne,
Jim, belki de kurtuluş umudu...





Oyunun geçtiği zamanı ve o zamanki Amerika'nın sosyal çevresi hakkında hiç bir fikrim olmadan oyunu; çocuklarının hayatını düşünmeyi, onlara karışmayı abartmış bir anne, hayalleri olan bir oğul ve hayal kırıklıkları olan bir kızın hikayesi olarak değerlendirebirilm. Tüm bu durumlarla bağlantı kurulan şey de, insanlardan hayatlarının kontrolünü elinde tutan kişiler olmalarının beklendiği ama hızla gelişen endüstriyel kapitalist sistemin gücü altında ezilen, hayalleri yıkılan, umutları yok olan bir dünyanın hikayesi.
Çok hızlı ilerleyen bir oyun değil, tüm sahnelere bir hüzün egemen, çok güldüğüm bir sahne olmadı en çok Laura güldürüyor ama güldürürken de hüzünlendiriyor, insanı düşündürüyor. Gramofonda çalan müzikler huzur veriyor. Orhan Özyiğit'in o mükemmel ses tonu da alıp götürdü beni...
Tom'un paltosuyla boğuşması, Laura'nın sırçaları, Amanda'nın fulyaları, eşine olan nefreti...
Çok umurumdaydı Paris kunduraları...
Laura'nın Jim'le başbaşa kalması, mavi gül, şarap ve şamdan, sakız, tek boynuzlu at ve kör şeytan...
"Zaman girmeyiversin aranıza" sanırım en çok bu söz kaldı aklımda, herkese şimdiden iyi seyirler...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...