23 Kasım 2011 Çarşamba

"Kelebeklerin Kanat Çırpışları"

  




Adını kıskandığım resim sergisi...
Bizim atölyenin minik kelebeklerinin sergisi yarın akşam açılıyor.
Bu ufaklıkların ne harikalar yarattığını görmek isterseniz sizi de sergimize bekleriz.


21 Kasım 2011 Pazartesi

The Social Network

Dün gece, girdim yorganın altına aldım kucağıma bilgisayarımı ve bakalım neymiş bu facebook diyerek izlemeye koyuldum filmi. Vizyona girdiği tarihte hadi gidelim şu filme diyenlere, ya facebook kullanmıyorum bile niye izleyeyim ki, demiştim ama bu aralar ben de yavaştan merak duymaya başladım bu ağa karşı. İşte bu yüzden nedir, ne işe yarar öğrenmek için izledim filmi ama sorularıma pek cevap bulamadım. Film daha çok bu fikrin kimden çıktığı sorusuna dairdi. Şimdi bana, yok artık sen hangi dünyada yaşıyorsun diyenlerin sesini duyar gibiyim. Evet, haklısınız facebook kullanmayan neredeyse kimse yok artık ama ben hiç ihtiyaç duymadım. Biraz hazıra konmak, alın bakın bu benim hayatım, hiç çaba harcamanıza gerek yok her şey ortada demek gibi geliyor bana. Hep diyorum güvercinlerin mektup taşıdığı dönemlerde doğmalıydım ben, yanlış zamanda doğmuşum diye... Ama bir gerçek de var ki zamana ayak uydurmak lazım, ne kadar dirensen de sistemin içinde yer almak lazım. Bu düşüncelerle izledim işte filmi. Film hakkında pek yorum yapmayacağım ama son sahne hala  aklımda, facebook kurucusu ve şu an dünyanın en genç zengini unvanına sahip Mark Zuckerberg, bana göre aslında onun için kurduğu facebooktan arkadaşlık teklifi yolluyor onu terk eden sevgilisine ve sürekli sayfayı yeniliyor, benim yüzüme de garip bir gülümseme yerleşiyor bu sırada...
Acaba bu facebook macerasının bu kadar büyüyeceğinden, bu kadar çok üyeye sahip olacağından haberi var mıydı, bunu umursuyor muydu Mark, o ayağından çıkarmadığı terliklerden hiç de umursamadığı ortadaydı :) 
Peki, gerçekten bu sosyal ağ fikri onun değil miydi, fikri çalmış mıydı, en yakın arkadaşını kıskanmış mıydı? İzleyin ve siz karar verin. Hele facebook kullanıyorsanız mutlaka izleyin, sayfanızda yer alan ilişki durumu oraya neden eklendi acaba, merak ediyorsanız bunu da öğrenebilirsiniz.
 Şu an 800 milyona ulaşan üyelere sosyal ağlarında mutlu bir hayat diliyorum, bakarsınız bir gün ben de katılırım aranıza... 

20 Kasım 2011 Pazar

Şarkılarla Yaşamak



Murat Göksu'nun yazıp yönettiği müzikli oyun, Şarkılarla Yaşamak hasta adama anlatılan bir hikayeyle başlıyor. İki kadın, birbirini çok seven iki dost, iki ressam. Bunlardan biri hasta ve hastanede hasta yatağında yatmakta tabii en yakın dostu da onun başında. Hastanenin penceresinden görünen bir ağaç, dalında birkaç yaprak. Günler geçtikçe, havalar soğudukça, mevsimler değiştikçe her gün bir yaprak düşüyor. Hasta kadın arkadaşına ağacı göstererek, işte o son yaprak düşünce ben de öleceğim diyor. Arkadaşı bu sözlere üzülüyor, ona destek olmaya çalışıyor. Sonra, hocaları olan yaşlı ressam geliyor, günler geçiyor ama o yaprak hiç düşmüyor...
İşte tam bu sırada başlıyor oyun, o tek yaprağın hiç düşmemesi için tüm arkadaşlar hasta adamın evinde toplanıyorlar ve şarkılar söylüyorlar hiç durmadan.


Şarkılarla yaşayalım, çizgi film olalım diyorlar. Şarkılara ve dediklerine bırakalım kendimizi...
"Too darn hot"la başlıyorlar ve ben o anda bu oyunu çok beğeneceğimi hissediyorum. Ardından "Bessame mucho"nun tınıları başlıyor, oyun Paris'te geçmekte ve soruyorlar birbirlerine bessame mucho ne demek? beni çok öp demek...
Sofrayı kurarken tabaklar, bardaklar şarkılarla havada uçuşuyor. İnsan niye şarkı söyler diyorlar, hepsinin cevabı farklı ama amaçları aynı...
Her birinin kendi farklı hikayeleri gibi farklı şarkıları var ve herkes kendi şarkısını söylüyor.


Yaşamak için, yaşatmak için şarkılar söylüyorlar...



Opera deyince şöyle garip bir bakış atan bir toplumuz ya biz, daha hiç izlemeden, ne olduğunu bilmeden suratımızı ekşitriz ya hani, işte  belki de bu oyun operayı sevmek için güzel bir başlangıç olabilir. Oyunla harmanlanmış hafif bir opera, hiç mi hiç sıkılmıyorsunuz. O mükemmel sesleri duyunca nasıl sıkılır ki insan, benim tüylerim diken diken oluyor, hiç bitmesin istiyorum. Belki ben sevdiğim için sıkılmadım ama denemeye değer bence. Salonda küçük çocuklar vardı, sıkıldım gidelim diye seslerini duydum üzüldüm ama ailelerinin küçük yaşta bu sanatı sevdirmeye çalışmaları mutluluk verici. Benim de çok eskilerden hayal meyal bir anı var zihnimde. Dört beş yaşlarında ilk kez gitmiştim operaya, karşımdaki kadın bağırmaya başlayınca korkmuştum hatta ağlamıştım, çocukluk işte...


Şarkıların çoğu Fransızca'ydı ve hepsi birbirinden güzeldi. Ayrıca hepsi Murat Göksu'ya ait olan şiirler de yer alıyordu oyunda. İşte onlardan biri...

ELVEDA
Yalvarırım darılma bana
Gidiyorum diye üzülme olur mu?

Seni sana bırakıyorum diye
Yoksul yuvama dönüyorum diye
sorma niye...
Bir hoşça kal değil bu kez dudaklarımda
...ellerimde, avuçlarımda, bedenimde, yüreğimde
duracak olsan da ELVEDA

Hatıralarımızı aldım gidiyorum...
Ha, soğuk terasımızdaki giysilerimi,
Çekmecedeki yüzüğümü ve ne olursun dualarımın buluştuğu kitabımı gönder bana...
Ve bir de solgun yüzümü gizlediğim başlığımı
yok! O sende kalsın.
Kabul edersen küçük bir hatıra sakın darılma olur mu bana
ELVEDA

Sahnenin solunda piyanosuyla şarkılara eşlik eden güzel bayan, onun parmaklarını izlemekten arada bazı sahneleri kaçırdım, gerçekten çok başarılıydı. Tek eleştirim, biraz tutuk başladı oyun. Şarkılardan oyuna dönülmesi, şarkıların başlaması, seyirciler nerede alkışlayacağını bilemedi. Acaba alkışlasak mı alkışlamasak mı diye kararsız kaldık ama ilerleyen dakikalarda kayboldu bu durum.

Bu sıralar benim baya ilgilendiğim sahne ve dekor, onlar da hiç bir abartıya kaçılmadan olması gerektiği gibiydi ve hoştu. 


Bir de kostümler, bazıları gerçekten çok güzeldi ama bazıları daha özenli olabilirdi sanki diye düşünürken bu yapım aşamalarını görünce sadece emeğe saygı duydum.


Son olarak tüm sanatçılar çok başarılıydı. Gırtlaklarından havalanan kelebeklerin büyüsüyle hoş bir Pazar günü geçirdim.
Bir sonraki gösterileri 18 Aralık 2011 tarihinde yine Ankara Operet Sahnesi'nde. O güzel sesleri kulaklarınızda duymak, yaşlı ressamın sırrını öğrenmek istiyorsanız sizde mutlaka izleyin onları ve karşılaştığınız her zorluk karşısında şarkılarla kafa tutun hayata...

19 Kasım 2011 Cumartesi

İz Bırakan Renkler

 

"Mustafa Aladağ Grubu Karma Yağlı Boya Resim Sergisi İz Bırakan Renkler"
Sevgili hocam Mustafa Aladağ ve atölye arkadaşlarımla birlikte ilk sergim "İz Bırakan Renkler" pazartesi akşamı TCDD Sanat Galerisi'nde hoş bir kokteylle açıldı. Hemen başta belirtmeliyim ki, insanın kendi resimlerinin bulunduğu sergiyi gezmesi bir garip oluyormuş. Sergiye girdiğim andaki duygularımı ifade etmeye kelimelerimin yeteceğini zannetmiyorum. Heyecandan ellerimin titremesi, mutluluktan yüzümün gülmesi, gururdan kendime güvenimin gelmesi... Hepsinin birbirine karıştığı yoğun duygu cümbüşü...
Resimlerimin çerçevelenmiş en son halini ben de sergide gördüm. Sanki giyinmiş kuşanmış, süslenmiş görücüye çıkmış gelinlik kızlar gibiydi hepsi benim için, etraflarına gülücükler saçarak kendilerini tüm insanlara hayran bırakıyorlardı. Bütün resimler asıldıkları duvarlara güzellik katıyordu.
Resimlerimin o ışıl ışıl hallerini görünce çok mutlu oldum ama beni daha da mutlu eden, insanların yaptığım resimleri benden daha çok beğenmesi, övgüler yağdırmasıydı. İşte bu duygunun anlamı tarifsiz. Büyük uğraşlar vererek ortaya çıkardığınız resmin insanlar tarafından da beğenilmesi en büyük mutluluk, emeğe en güzel saygı şekli ve doğru yolda yürüdüğümü anlamaının en güzel yolu...
Açılış günü, ev sahibi olduğum için resimleri doğru düzgün gezme fırsatım olmadı. Hiç bir resme uzun uzun bakamadım, inceleyemedim. Beni bu mutlu günümde yalnız bırakmayan ailem, arkadaşlarım, dostlarım onlara da yakın ilgi gösteremedim mutluluk sarhoşluğuyla oradan oraya koşturup durdum. Kim gelip gitti farkında olamadım. Resmim hakkında yorum yapıp sorular soran insanlar karşısında heyecanım ağır bastı konuşamadım, ne diyeceğimi bilemedim, biz resim yapıyoruz ama onu anlatamıyoruz bahanesinin arkasına sığındım zaten beni bilenler bilir ben pek konuşamam sadece yazarım :) 
İki saat nasıl geçti anlamadım, resimlerimle güzel sıfatları bütünleştiren herkes içimdeki kelebeklerin hızlı hızlı kanat çırpmasına neden oldu. Vedalaşırken şaşkınlıktan insanlara hoşgeldiniz bile dedim. Kelebeklerimdeki heyecan, yüzüme yansıyan şaşkın ve mutlu bir gülümseme, galerinin o güzel atmosferi, çalan hoş müzikler, tüm ikramlar, her şey çok güzeldi...

İlk gün doya doya gezemediğim için hafta içi gidip sakin sakin izledim tüm resimleri.

Öncelikle hocam, Mustafa Aladağ'ın resimleri, o olmasaydı hiçbir resim bu kadar güzel olamazdı. Bize fırçalar ve boyalarla dans etmeyi öğrettiği için ona sonsuz teşekkür ediyorum...



Sergide benim 12 resmim yer aldı. İşte onlardan bazıları... 
Bu arada ben E. YILDIRIM :)

             İçimi huzurla dolduran deniz kıyısında güzel bir ev

Benim çalıştığım ve sergide yer alan en büyük tablo

Herkesin beğenisini kazanan gün batımı resmim

Bodrum evlerim

Ilık bir manzara

En en en sevdiğim resmim, sıra sıra evler, kafeler, yolun sonunda da deniz


Diğer resimlerimi gelip sergide görmenizi dileyerek atölye arkadaşlarımın resimlerini paylaşıyorum sizlerle

Atölyenin en başarılı isimlerinden Ayşenur Zobar'ın tüm resimlerini hayran hayran izledim ama ben en çok bu renklerle dönen semazenlerini beğendim

Defne Öztürk, bu arkadaşımız daha 14 yaşında ama şimdiden tarzını bulmuş sergide gördüğünüz tüm pencereli, kapılı, süslü süslü perdeli resimler ona ait ve hepsi de birbirinden güzel

Evrim Ergin'in dalgaları, en yenimiz olmasına rağmen çok başarılı

Sinem Altunbaş'ın manzaranın içindeki güzel kadını

Özlem Vurgun'un çok güzel yaptığı bahçe kapıları

Baran Demirkol, o da henüz 12 yaşında ama yaptığı resimlerin güzellikleri yaşından çok daha büyük

Emel Demirdizen'in doğanın içinden güzel manzara resmi

Tüm bu resimleri ve daha da fazlasını 23 Kasım tarihine kadar Ankara Garı TCDD Sanat Galerisi'nde ziyaret edebilirsiniz.

Son olarak, tuvallerinde mükemmel izler bırakan tüm atölye arkadaşlarımı bu güzel çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum ve bize boyaların o büyülü dünyasını öğreten hocamız Mustafa Aladağ'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ve bu özel günümde mutluluğuma ortak olan her şeyim canım aileme, çok sevdiğim arkadaşlarıma, dostlarıma, resme önem verip vakit ayıran sanatseverlere, resimlerimi satın alan sevdiklerime, sergide emeği olan herkese, babama içimdeki tüm kelebeklerle birlikte teşekkür ediyorum...



11 Kasım 2011 Cuma

Settle down


Yekta Kopan'ın sayesinde tanıştım Kimbra ile. Şarkıyı sevdim, klibi daha da çok sevdim. Dinledikçe dinleyesim, izledikçe izleyesim geldi.
Şimdi masamın üzerinde kitaplar, kalemler, renkli renkli postitler bana göz kırpmakta, alıcak başını gidicek hummalı bir çalışma... Şarkı da, klip de bana eşlik edip sakinleştirecek beni bunaldığım anlarda.
Size iyi uykular, bana da iyi çalışmalar bu arada :)

10 Kasım 2011 Perşembe

Fosforlu Cevriye


Bir daha bir daha bir daha izlemek istiyorum! Dün gece 3 saat  süren, tadı damağımda kalan kahkaha, müzik, dans şöleni yaşadım. Kaç yıldır izlemek istiyordum Fosforlu Cevriye'yi, ya yer bulamıyordum ya da çok arkada olduğu için bilet almıyordum. Niyeyse ben bu oyunu önlerden izlemek, oyunun içinde olmak istiyordum. Vee sonunda oldu, oyunun içinden izledim oyunu, hemen önümde de Gülriz Suriri vardı ve yine tepesinde o hoş saç modeliyle...

Romanın yazarı Suat Derviş, kitabın müzikal olarak sahneye uyarlanmasını çok istemiş ve Fosforlu rolünün de Gülriz Suriri'ye çok yakışacağını düşünmüş.
Gülriz Suriri romanı okur okumaz bu teklifi kabul etmiş, anlaşma yapmışlar ve ardından hemen romanı kimin oyunlaştıracağını düşünmeye başlamışlar. Haldun Taner kabul etmemiş, oyuncu arkadaşları, oyun yazarları uğraş vermiş ama olmamış, Gülriz Suriri romandaki Cevriye karakterini bir türlü bulamamış...
Zaman geçmiş, Suat Derviş dünyamızdan ayrılmış. Zaman geçmiş, Gülriz Suriri Fosforlu'yu oynayacak yaşı geride bırakmış...
Zaman içinde Gülriz Suriri unutmuş Fosforlu'yu taa ki, 40 yıl sonra 2008'in başında Liz Behmoaras'ın yazdığı Suat Derviş biyografisini okuyana kadar...
Kitap bitince çok ağlamış, 40 yıl önce ciddiye almadığı "Gülriz'ciğim, biliyor musun aslında Fosforlu Cevriye benim" sözleri şamar gibi inmiş yüzüne...


O gece hemen Fosforlu'nun kitabını bulmuş, çıkarmış tekrar tekrar okumuş, çok ağlamış ve "O gün oynayamadım ama bugün yazabilirim" demiş. O sırada yazmakta olduğu romanı bir yana koyup çalışmaya başlamış ve bir buçuk ay gibi kısa bir zamanda kah ağlayıp kah gülerek, şarkı sözleri dahil bitirmiş müzikali. Ardından da Fosforlu'yu Atilla Özdemiroğlu'nun müziğiyle evlendirmiş ve ortaya bu şahane oyun çıkmış...
İstanbul'da geçen hikayenin, İstanbul Devlet Tiyatroları'nın birbir kapanmasıyla Ankara'da oynanmasına karar verilmiş...
Sonra sıra gelmiş yıllar önce kendisinin oynayacağı başrolü seçmeye. Feray Darıcı'ya ilk olarak kısa bir pasaj okutmuş sonra şarkı söyletmiş; sesinin rengini çok beğenmiş, "dans et" demiş; inanamamış, son olarak da "bacaklarını aç" demiş ve o an "tamam, ben Cevriye'yi buldum" demiş...
Evet, Fosforlu'yu canlandıran Feray Darıcı, gerçekten çok başarılıydı; oyuculuğu, sesi, dansı harikaydı. Sadece o mu, tüm o koca kadro, orkestra, şarkılar, danslar hepsi mükemmeldi. Ama bir isim var ki ben en çok ona güldüm; Güllü'yü canlandıran Leyla Kader İlhan. Karnıma ağrılar girdi, nasıl başarılı bir oyuncu mutlaka izlemelisiniz onun bu performansını.


Hep aynı erkekle beraber olmak Fosforlu'ya göre değildi. Birbirlerini meslekleri icabı kıskanıp hır çıkaran, hem de birbirleri için her türlü fedakarlığı yapabilen, aynı yolun yolcusu kader arkadaşları ile gecelerin günlere karıştığı bir dünyada, neden var olduğunu düşünmeden yaşayıp gidiyordu işte. Ta ki bir gün başka dünyanın gizemli bir insanı ona siz diyene, ellerini öpene kadar.



Yıldızlardan dünyaya düşen Fosforlu'nun hikayesine bayıldım. Kendimi sahneye atıp onlarla dans etmek, şarkılar söylemek istedim, güldüm de güldüm, yeri gelince de hüzünlendim, içim burkuldu. Zaman nasıl geçti anlamadım, hiç bitmesin istedim. Ayakkabıların sahnede çıkardığı o sesle büyülendim. Haydi, sen de oyuncu ol, sen de dans et, şarkı söyle dedim kendi kendime. Sonra daha mantıklı bir hayal düştü aklıma, haydi git sahne tasarımları oku, resimlerle birleştir tiyatronun içinde ol sen de dedim...


Oyun bittiğinde ayakta alkışladım onları, neden 4 sezondur kapalı gişe oynadıklarını sormaya gerek yok. Sadece neden bu kadar geç kaldım diye sordum kendime ve birbirimizin gözlerine bakarak bir daha buluşmaya söz verdik hepsiyle. Tiyatrodan çıkınca, ağzımda oyundaki şarkılardan biri ve çantamda bu güzel şarkıların Cd'siyle mutlu mutlu yürüdüm akşamın soğuğunda... Şu an yazımı yazarken de dinlemekteyim bu güzel parçaları ve son olarak mutlaka mutlaka izleyin diyorum bu güzel oyunu...




7 Kasım 2011 Pazartesi

Surviving Picasso


Yeni evime taşındığımdan beri ilk kez bu akşam televizyonumu açtım ve tesadüfen bu filmle karşılaştım. İlk dakikalarını kaçırmanın verdiği pişmanlıkla ama ardından onu bastıran mutluluk duygusuyla filmi seyretmeye başladım.
Surviving Picasso, James Ivory'nin yönettiği ve Türkçeye Picasso İle Yaşamak olarak çevrilmiş, 1996  ABD yapımı bir film. Film, Picasso'nun iç dünyasına tahammül edebilen aşığı Françoise Gilot ile on yıl süren ilişkilerini anlatıyor. Picasso'yu Anthony Hopkins, Françoise'ı ise Natascha Mcelhone canlandırıyor.
Picasso iki kez evlenmiş, ilkini Olga Khoklova ile  ikincisi ise Jacqueline Roque ile gerçekleştirmiş ve sayısız metrese sahip olmuş. İlk eşinden bir oğlu, metreslerinden de üç çocuğu var.
Film, Françoise Gilot'in ağzından anlatılmasa adı Picasso'nun Kadınları olabilirmiş diye düşündüm. Belki de onun bu yönünü bilmediğim için çok şaşırdım ama Picasso bir kadın düşkünü, bunun da ötesinde kadınları kölesi gibi gören, hayatında olduğu kadına "ben, canım istediği zaman gelir, istediğim zaman giderim, istediğim kadınla birlikte olurum" diyebilecek kadar bencil, acımasız, aksi "ben akıllı kadın severim, her zaman değil tabii bazen aptalları da seviyorum" diyebilecek kadar da açık sözlü. Sanatçı kaprisi denilen şeye Picasso fazlasıyla sahip. Françoise ile beraber olduğu dönem biraz daha yaşlılık dönemlerine denk geldiği için midir bilmiyorum ama ben çok huysuz bir Picasso izledim. Zaten kendisinin de Françoise'a "senden haber alamayınca huysuzlaşıyorum ben" demesi bu tespitimi doğrular nitelikte. Daha en baştan, Picasso'yu bombardımana tuttum ama kadınlara karşı tavrını ne kadar sevmediysem sanatını da bir o kadar çok seviyorum. Filmi izlerken onun renklerine, çizgilerine, fırçasından çıkan her darbeye tekrar hayran oldum. Ağzında sigarasıyla hiç durmadan, yorulmadan saatlerce resim yapıyor, yorulmadın mı diye soran Françoise'a "ben çalışırken bedenimi dışarıda bırakıyorum" diyor. Kadınlar ona tutkun, o resme tutkun. Onun kadınları, onun için kavga ederken bile, o yine ağzında sigarası onların yanında sanki onlar yokmuşçasına resmini yapmaya devam ediyor. "Bir resim asla bitmez" diyor Picasso, "bittiği zaman o resim ölür". Françoise'ı resmederken "fırçayı tutan elimi bilmediğim bir güç yönetiyor, çizmeye çalıştığım şey başka bir şeye dönüşüyor" diyor çizdiği kadının bir çiçeğe dönüştüğü tablosuna bakarak. Françoise resim yaparken "resim öğretilemez, olunur. Picasso olmaya çalışma kendin ol" diyor. Resmini yaptığı kadınların "gözlerin kulaklarında, burnun ağzına olabilir" demesini kendi de kullanıyor kendine gülerek. Resmin dışında, eski metal parçalarından değişik objeler yaratıyor, seramik çalışmaları yapıyor, "kadın yapmak için, önce boynunu sıkmak gerekir" diyerek Fronçoise'a kadın yapmayı öğretiyor. Picasso rahat dursa mutlular aslında ama Françoise, Picasso'nun kuklası gibi, onun Tanrı'ya inanmadığını bildiği halde isteği üzerine onu ebediyen seveceğine yemin ediyor, "ben kusursuzum" lafı karşısında ona karşı çıksa da cevap verse de onun parmağındaki iplere bağlı gibi ve bu durumdan da şikayetçi değil ta ki Picasso'yu başka bir kadınla görene kadar. O, hiçbir zaman Picasso'nun diğer kadınları gibi savaşmadı, başka biriyle olduğunu öğrendiği zaman da aynı şeyi yaptı. Françoise hepsinden farklıydı, Picasso'yu terkeden tek kadındı. Picasso'yu da çok iyi tanımıştı. Picasso'nun yeni bir kadını gözüne kestirdiği zaman dışında asla kişiliğini değiştirmediğini, hayvan yavrularına bayıldığını ve kadınların gönlünü almak için onlara hayvan yavrusu gibi davrandığını çok iyi öğrenmişti. Hayatına her yeni kadın girdiğinde onun resimlerindeki gözle görülür değişimi biliyordu hatta bu sayede dönemlere bile ayrılmıştı onun resim hayatı. Hazır olduğunda o seni terkeder, ondan sonra da hiçbir şey yoktur diyen eski kadınlarından birine cevap bile vermedi Françoise, "kimse beni terkedemez" diyen Picasso'yu ona hayvan yavrusu gibi davranmasına fırsat bile vermeden terketti. Kafasından kanlar akan horoz resminde; kafası kesilmiş horoz Picasso, bıçak ise Françoise'dı. Picasso sadece terkedilmeyi kendine yediremedi ama yeni kadınını çoktan bulmuştu bence sanatı için de buna mecburdu. Belki, bu kadar kadınla birlikte olmasa resimleri bu kadar güzel olmazdı bile, hayatına giren kadınlar sayesinde yapıyordu o güzel resimlerini. Kadınlarını sevmişti elbet ama yeni bir yüz, farklı bir burun, değişik gözler gördüğünde hemen onları resmetmek isteğiyle onlarla birlikte oluyordu belki de ve bir resmin asla bitmeyeceğini söylediği gibi kadınları da resim gibi görerek hiçbir eski kadınıyla ilişkisini bitirmiyordu. Ve sonunda Françoise onu terketmiş olsa da her şeye rağmen Picasso onu güçlü bir kadın yaptığı için ona minnettardı...


5 Kasım 2011 Cumartesi

Kara trenimle iyi bayramlar...


Bugün sergi için resimler çerçevelenmek üzere seçildi ve ben bu arada, ne zamandır resim paylaşmadığımı farkettim. Bu bitirmiş olduğum son resmim; kara trenim. Takip edenler biliyordur, paylaşacağım demiştim ama duygularımla boğuşmaktan bir türlü vakit bulamadım, ihmal ettim. Ve şimdi karşınızda kara trenim, bilmem beğendiniz mi? Ben sevdim bu çufçufu, dumanını, vagonlarını, yavaş yavaş gidişini... Kim bilir ne bekleyenleri vardır bu trenin, kim bilir ne haberler ne mutluluklar taşıyordur içinde...
Ben bu resmimi babamın istediği üzerine yaptım normalde manzara çalışıyorum, bugün babam resmi görünce çok mutlu oldu ve daha sergiye çıkmadan satıldı yazın diyerek beni de mutlu etti ama umarım bu satın alma işi sadece lafta kalmaz diyerek tamamen olaya maddi açıdan yaklaşıyorum ve bencillik ediyorum şu anda :)
Bencillik demişken, evet biraz bencilim ben yani bazen bencilleşebiliyorum hele sevilmeye göreyim, hemen şımarırım. Mesela, bir romantik prens var bu ara benim gibi hayalperest, sabah kahvaltı hayallerinden bahsediyor, ne istersen hazırlarım çay, kahve, süt? diyor; bendeki şımarıklık yine gösteriyor kendini, portakal suyu? diye cevap veriyorum...
Biraz hüzün yaşadım ya, ondan bu aralarki şımarıklığım...
Ama bu ara ne hüzne ne şımarıklığa ayıracak vaktim yok. Önümde çalışmam gereken birçok sınav, masamın üzerinde defterler kitaplar, başucumda içine düştüğüm bir roman, çantamda da bir tiyatro biletim var. 
İşte bayram tatilinde beni sırasıyla bunaltıcı, yorucu heyecanlandırıcı, sevindirici günler bekliyor.
Herkesin sevdikleriyle birlikte mutlu bir bayram geçirmesi dileğiyle, şimdiden herkese bol çikolatalı şekerli, ufaklıklara bol bol harçlıklı bayramlar... :)
Dünyanın en tatlışko bebeğine sahip annesinin tavsiyesi üzerine izlediğim bu video da tüm annelere gelsin :)
Haydi iyi bayramlaar...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Sergi

Bugün, Kasım aynın etkinlik bültenini almak için Çağdaş Sanatlar Merkezine uğradım ama henüz çıkmamış. Sergi gezmek gibi bir niyetim yoktu, eve gidip ders çalışmayı planlamıştım ama hazır gelmişken bir baksam mı acaba, zaten iki hafta boyunca yeterince ders çalışcam diye kendimi ikna etmeye çalışırken bir anda o güzel tablolara hayran hayran bakarken buluverdim kendimi.
Bugün bloga uğrama gibi bir niyetim de yoktu aslında ama sergilerin yarın son günü olduğunu görünce hemen yazayım dedim.
Öncelikle, Ekim Geçidi 10 Çağdaş Sanat ve Tasarım Sergisini gezdim.
 

  
 Bu fil resimlerine bayıldım, harika görünüyorlardı, büyük tuvallere çalışılmış, çok gerçekçi duruyorlardı. Ben bu sanat harikalarını uzun uzun incelerken bir kadın geldi salona; Berrin Duma, bu güzel fil resimlerini o yapmış. Bunu öğrenince o kadar mutlu oldum ki, resimlerini çok beğendiğimi ilettim hemen kendisine. Tanışıp sohbet ettik. Emekli olduktan sonra resme başlamış, 6 yıldır yağlı boya yapıyormuş, şimdilerde ise sulu boyaya  merak sarmış, yağlı boyadan sonra biraz zor gelmiş ama ben eminim ki sulu boya resimleri de en az bunlar kadar harikadır. Aynı zamanda yaşlı bir amca da katıldı sohbetimize. Ben her Çağdaş Sanatlara gittiğimde böyle tek başına sergi gezen ton ton amcalar görüyorum şansıma hep böyle denk mi geliyor bilmiyorum ama onları bir resmin karşısında resmi merakla incelerken, fotoğraflarını çekerken görünce mutlu oluyorum.
Bugünkü amca resim öğretmeniymiş, her defasında Kızılay'dan Çağdaş Sanatlara yürüdüğünü ama her buraya gelişinde asansörlerin çalışmadığını söyleyerek sitem etti en üst kattaki sergi salonunda. O, rahatsız olduğu durumdan yakınırken bense, onun bu yaşta ve tüm zorluklara rağmen sanata olan sevgisini takdir etmekle meşguldüm içimden. 
Berrin Duma'ya neden filler? diye sordu. Bir nedenden dolayı seçmemiş Berrin Duma, sadece filleri resmetmeyi seviyormuş. Bu resimleri fotoğraflardan çalışmış ve iyi ki de çalışmış gerçekten çok güzel olmuş tablolar.
Sonra bana resimle olan ilişkimi, nerede okuduğumu, bölümümü sordular. Ben de yağlı boya yaptığımı ama bunun sadece hobi olduğunu, tamamen farklı bir bölümde okuduğumu söyledim. Amca da, hayatın beni okuduğum bölümün yönüne savurduğunu ama demek ki içimde güzel sanatların var olduğunu söyledi bana. O da önce başka şeyler okumuş, başka şeyler yapmış ama sonra bulmuş kendini. Belki ilerde bir gün sen de tamamen güzel sanatlara yönelirsin dedi ve ayrıldı yanımızdan. Şu an için böyle bir düşüncem yok ama resim yaptığım zamanlardaki mutluluğumu, huzurumu, hiç bir şeyi düşünmeyişimi düşününce neden olmasın dedim kendi kendime...
Berrin Hanımla biraz daha sohbet ettikten sonra, tesadüfen yanımda olan sergimin davetiyelerinden bir tane de ona verdim ve iyi çalışmalar dileyerek diğer resimleri incelemeye devam ettim.
Evet, bugünkü sergi turumun en beğendiğim ressamı Berrin Duma oldu. Diğer çalışmalarını da görmek isterseniz http://www.berrinduma.trart.net/ adresinden resimlerine bakabilirsiniz.

Ümmühan Yılmaz'ın şehir manzaralarını da çok beğendim.


Eski paralar ve jetonlarla yapılan bu çalışma da çok hoşuma gitti.

Emine Ermiş'in bu tablolarında DNA sanatla buluşmuş gibi geldi bana :)


İkinci olarak gezdiğim sergi, Saküder Plastik Sanatlar Çizgilerin ve Renklerin Buluştuğu Resim Sergisi


Bu sergide en çok beğendiğim tablo       




    
              
Göz kapaklarımın ağırlığını hissettiğim şu anda, bir daha eve akşam 10'da geldiğim günlerde yazmayacağım diye söz veriyorum kendime, bakalım tutabilecek miyim. 
Turkuazım Polonyalarda göbiş yapmış, yiyip içip geziyormuş en son Pragla Viyana'ya gitmiş, bana da kendini çok çok özletmiş. Yeme bak o sağlıksız şeyleri, bol bol dans et clublarda erit hemen o göbişi. Yolladım havaya öpücüklerimi camdan dışarı bak yakala hepsini...
Ben yarın yine yorucu bir güne uyanmak üzere kapatıyorum şimdi gözlerimi...
Herkese ve Turkuazıma iyi geceler...
    
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...