31 Aralık 2011 Cumartesi

2011 Nasıldın Sen?



Bu ayın ve aynı zamanda bu yılın son yazısı...
E hadi o zaman dönüp bakalım bir bu yıla neler oldu...
2011, güzel başlamıştın sen, yeni yılın ilk sabahına mutlu mutlu açmıştım gözlerimi. Kar var mıydı canım Ankara'mın o ayaz sokaklarında unutmuşum şimdi ama olsa bile üzülmemişimdir, üşümemişimdir çünkü kışın, içimde yarattığı tüm hüznü yok eden bir mutluluk kaynağı, beni ısıtan bir gün ışığı vardı yanı başımda.
Bir dolu mutlulukla başladı bu yıl. Hiç bir sorun yoktu başlarda, kendi halimde kendi dertlerimin içinde, büyük bir sevinçle öpüp geçti beni yılın ilk yarısı yanaklarımdan...
Bitirdiğim arkadaşlıklarımın yerini edindiğim çok daha güzel arkadaşlıklar aldı...
Güzel bir okul dönemi geçirdim, mutluluktan ödün vermeden hayatıma devam ettim...
Bir sürü yeni yazar, yeni ressam, yeni şarkıcı keşfettim bu yılda, şimdi hepsi yanımda...
Gezdim, gördüm, okudum, izledim, dinledim, yazdım, çizdim, eğlendim...
Küçük bir çocuk gibi tüm şımarıklıklarımla ve mızmızlanmalarımla geçen mutlu mutlu günler...
Yine bir dolu hayalle başlamıştı bu yıl, hayallerin içine düşmeden yaşayamaz ki benim kelebeklerim, gerçekleştirmek için onları heyecana sokup hızlı hızlı kanat çırptıran, birileriyle ortaklaşa paylaşılan hayaller...
Sonra, yazın sonları geldi ve ben büyüdüm; bir anda büyüdüm. Her şey üst üste geldi, bağlı olduğum şeyleri kaybettim. Ben mutluluğa tutunmak istedikçe o geri çekti kendini benden. Ama her şey bir anda oldu, hiç kendini hissettirmeden. Üzüldüm, ağladım, çok çok ağladım, gülen yüzüm yerini göz yaşlarına bıraktı ve içimde büyümek istemeyen heyecanlı kelebekler kanat çırpmayı bıraktı bir anda...
Ardından hayallerim yok oldu ama sonradan anladım ki aslında yok olmayıp yön değiştirmiş hepsi, dedim ya hayallerim olmadan yaşayamam ben...
Sonra, aslında kendimle ne kadar mutlu olduğumu farkettim, aslında hayatımda hiç bi şeyin değişmediğini anladım. Kendimle mutluluğumu paylaştım, üzülmeyi unuttum...
Doğduğumdan beri yaşadığım evimden taşındım. Hani tam iki ay önce söz vermiştim ya, yeni evim göz yaşımı hiç görmesin diye işte hala tutuyorum ben bu sözümü kendi kendime...
Resmi ve seni hiç bırakmıycam sözümü de, beni bırakana güle güle deyip resme daha da çok sarılarak tutmaya başladım...
Yıllardır istediğim tangoya sonunda başladım, geç kalmışlığıma biraz hayıflansam da iyi ki de başlamışım dedim yine kendime...
Daha sıkı kucakladım hayatı, kendimi, ailemi ve saatleri yetiremez oldum yaşamaya...
Yine sağlıklı beslendim; canım her abur cubur istediğinde kendimi tuttum, kilomda da bir değişiklik yok bu yılda...
Koşmaya başladım yılın sonlarında, kimseyi umursamadan mutlulukla koşmaya...
Şimdi biraz daha geriye dönüp baktım da, dört yıl aradan sonra ilk defa biriyle hayal kurmadan giriyorum yeni yıla ama yine hayallerim var kendimle kurduğum ve en az geride bıraktığım bu dört yıl kadar mutlulukla kurulan hayaller...
Yılın son ayında hayat yine bir makas aldı yanaklarımdan; bilmiyorum sonucunu, bilmek de istemiyorum ama mutluyum yine bu yılı bitirirken...
Uzunca mutluluğun ardından kısa bir hüzün ve sonra tekrar mutluluk getirdi bana bu yıl, yani araya sıkışmış küçük bir mutsuzluk var sadece. O da unutulup gitmiş... Her anıyı güzel hatırlıyorum, kimseye etmiyorum sitem. Şu an mutluysam kendimden, bilirim hepsi yaşadığım şeylerden...
Dün gece, yatmadan önce yine duamı ederek yumdum gözlerimi yılın son gecesine, bu yıl son kez şükrettim sahip olduğum tüm güzelliklere...
Bu sabah, yine babamın neşeli neşeli haydi kahvaltıya nidalarıyla açtım gözlerimi yılın son gününe... 
Yılın son günaydınını verdim anneme, babama, kardeşime gülücüklerle...
Sonra, babamın hazırladığı bol emekli kahvaltıyı yaptık mutlu ailemle...
Bu yıl en çok üzülmemeyi öğretti bana. Hiçbir şeyin üzülmeye değmeyecek kadar önemsiz olduğunu, en önemli değerin mutluluk olduğunu...
Şimdi de piyano sesleriyle uzaklaşıyor bu yıl benden. Yine biriktirilmiş bir dolu hatıra, fonda piyano sesiyle dönüp bakılacak, hiç göz yaşı dökülmeyecek, bir tebessüm edip geçilecek ve yeni yıla parlayan gözlerle bakılacak güzel hatıralar...
2012, sen 2011den daha bir güzel ol, bana ve tüm sevdiklerime sağlık ve mutluluk getir, hiç hüzün yaşatma başka da bir isteğim yok senden...
Ve son olarak bana kattığın her farklı renk için teşekkür ediyorum sana 2011...

23 Aralık 2011 Cuma

Bir tablo


Çok yoğun bir hafta geçirdim; sınavlar, dolu dolu yaşanan duygular, hapşırıklar, kıpkırmızı bir burun ve tüm haftanın sonucu kocaman bir baş ağrısı.
Yazılacak pek çok şey biriktirdim yine ama baktım ki uzun zamandır tablolarımı paylaşmıyorum hadi vaktidir tam şimdi dedim.
Böyle kapılı, pencereli yaptığım ilk tablo bu, ortaya çıkan sonuç mutlu etti beni umarım siz de beğenmişinizdir. Bir hikaye yazmayı çok isterdim bu resme ama kelimelerimi toparlamama izin vermiyor beynim. Çiçeklerin olduğu pencerenin ardından öyle dalıp gideyim işte uzaklara, hiçbir şeyi düşünmeyeyim bir süre, hiç bir şeyi büyütmeyeyim gözümde, olması gerektiği gibi davranayım hayata karşı; çok önemsemeden, belki de biraz hissizce. Evin önünden geçip bana gülümseyenlere ben de gülümseyeyim ama sadece gülümseme, daha fazlasını yapmayayım, umutlanmayayım, üzülmeyeyim, kafamı çevirip tekrar devam edeyim uzaklara dalmaya, öylece dalıp gideyim sadece...

11 Aralık 2011 Pazar

Kantocu



Bugün ilk defa Çayyolu Cüneyt Gökeçer Sahnesine gittim bu güzel müzikali izlemek için. Hep, çok uzak diye buradaki oyunların diğer sahnelere gelmesini beklerdim ama bu sefer haydi gidelim nolcak dedik ve iyi ki de öyle demişiz hemen başta belirtmeliyim ki ben bu sahneyi çok beğendim, ben arkadan izlemedim ama arkalarda olsanız bile sahneye hakim olabilirsiniz, balkonu ve özel locaları da var, hoş yeni bir sahne ha ama bir de eleştirimiz oldu; koltuk numaraları keşke arkada olmasaydı daha bir hoş olurdu ama olsun yahu olur o kadar :)
Haldun Dormen'in yazıp yönettiği müzikal, 1920lerin tiyatro dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
"Ben bu oyunu tiyatromuza ve müzikal dünyamıza çok önemli katkıları bulunmuş Türk, Ermeni ve Rum sanatçılarımıza bir saygı duruşu, bir minnet borcu olarak yazdım. Kel Hasanların, Peruzların, Şamramların, Mınakyan Efendileirn, Naşitlerin, Mari Ferhaların, Amelyaların, Ahmet Fehim Efendilerin ve Direklerarası'nın tüm ölümsüzlerinin anıları önünde saygı ve minnetle eğiliyor, ruhları şad olsun diyorum." diyor Haldun Dormen.
 Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında sahnelere çıkması yasaklı Müslüman kadınlar. Aslında Müslüman, adı da Bihter olan Ermeni kızı Verjin'in hikayesi. Cumhuriyet için mücadele eden Cemil'e duyduğu aşk. Cumhuriyetin ilanı. Sahne sanatlarının Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'le birlikte gösterdiği büyük gelişim.
1. Meşrutiyet Döneminde Batı tiyatrosunun sahnelenme biçimiyle, Orta oyunu içeriği sentezlenmiş ve Tuluat tiyatrosu doğmuş. Bu Tuluat topluluklarının temsil programlarında, asıl oyundan önce seyircinin ilgisini çekmek için şarkılı danslı gösteriler yer alırmış işte bu gösterilere kanto denilirmiş.
 Sözcük kökeni İtalyanca, şarkı söylemek anlamına gelen 'cantare' fiilinden gelmektedir. Genellikle kadın şarkıcılar tarafından, dans edilerek söylenen kantolar hareketli şarkılardır. O dönemde Müslüman kadınlar sahneye çıkamadığı için, çoğunlukla Ermeni, Rum, ve Yahudi kadınlar tarafından icra edilirmiş. Bu sebeple söylenişlerindeki aksan farklılığı dikkat çeker. Ayrıca, hemen küçük bir bilgi daha vereyim; Afife Jale, Müslüman Türk olarak ilk kez sahneye çıkan kadın oyuncu olarak tarihe geçmiştir.


Bu müzikal için beklentilerimi çok fazla tutmuştum, o sebeple mi bilmiyorum ilk perdeyi çok fazla beğenmedim. Evet güzeldi ama ben sanki daha fazla şeyler bekliyordum. Fosforlu Cevriye'de rol alan birçok oyuncu bu müzikalde de karşımıza çıkıyor. Ben Fosforlu'yu çok beğendiğim için hep onla karşılaştırdım ama ikisinin büyüsü tamamen farklı. İkinci perdenin başlamasıyla birlikte daha da keyifli oldu her şey, karşılaştrıma yapmayı bıraktım ve gerçekten çok eğlendim, çok beğendim. Cumhuriyet'in ilanını simgelediğini düşündüğüm dans sahnesi en çok beğendiğim sahne oldu. Mari, Minnoş ve Satenik üçlüsüne bayıldım. Mari'yi Fosforlu'nun Güllü'sü Kader İlhan oynuyor, yine gülmekten kırıp geçirdi beni, ben bu kadının oyunculuğuna hayranım. Çığırtkan rolünde Ali Hakan Beşen de çok başarılıydı. 


Kantocuların elbiseleri, danslar, şarkılar her şey çok güzeldi. Ve o orkestra, ilk başta onlar çıktı sahnenin en önüne sonra aşağı indi yavaş yavaş onların bulunduğu kısım. Baterinin, darbukanın, kemanın o muhteşem sesleri güzel bir Pazar günü geçirmemi sağladı hepsi. Onları ayakta alkışlarken duygulandım, gözlerim doldu, hepinizin emeğine sağlık güzel sanatçılar!


8 Aralık 2011 Perşembe

Dedemin İnsanları


Biraz önce çıktım filmden ve hala etkisindeyken... O zaman hadi hemen başlayayım yazmaya :) Çok çok beğendim, konu şudur olaylar şöyle gelişir gibi şeyler söylemeyeceğim sadece beğendim hem de öyle beğendim ki gördüğüm herkese izleyin diyeceğim. Doğduğu topraklara gidemeyen bir dede, ne tam oralı olmuş ne de tam buralı, sanki denize yolladığı o şişelerde kalmış gibi. Bir çocuk, kendini anlamaya çalışan, haddinden fazla büyük, içinde fırtınalar kopan. Tatlı talı insanlar...O dedeyi öyle sevdim ki, o çocuğun hırçınlıklarını öyle güzel anladım ki, o tatlı insanlara gülücüklerimle sarıldım film boyu. Ülkenin gerçekleri sanki bir çizgi roman, koca bir çınarı devirebilecek kadar kara mizah. Çok çok ağladım içim acıdı, göz yaşlarım aldı başını gitti, engel olmaya çalıştım olamadım, bıraktım ama sonra gülümsedi onlar ben de gülümsemeye başladım. Aslında çok çok şey söylenilir bu film hakkında ama ben sadece izleyin ve söylemek istediklerini kendiniz duyun diyorum. Çetin Tekindor sen ne başarılı bir oyuncusun, Hümeyra'nın rolüne de bayıldım, bir de o küçük çırak var ya onu da çok sevdim, asıl çocuktan bahsetmeme gerek yok herhalde. Aaa en önemli kişiyi unuttum Çağan Irmak, ellerine sağlık yine çok sevdirttin kendini, hem bu sefer bir değişik ağlattın. Film bitti, babam gidince bulalım bu şarkıyı dedi. Buldum ben de haydi siz de dinleyin şimdi ve filmi de mutlaka izleyin. İyi geceler tüm insanlara...



7 Aralık 2011 Çarşamba

tam ta tam


Tüm temel adımları öğrenmiş bulunmaktayım, resmen dans ediyorum yahu. Sevdim ben bu dansı, giderek daha eğlenceli olmaya başlıyor, giderek daha çok zevk alıyorum. Partnerimin de büyük katkısı var sanırım bunda, tangoyu erkek yönetir lafı tamamen doğru olmasa da birazcık doğru; partnerim çok güzel yönetiyor beni ama ben adıma başlamasam hiç bir işe yaramaz tabii bu yöneticilik :) Cidden erkeğin yönetimi altında aslında bu dans, erkek duruşuyla bizim atacağımız adımı belirliyor sonra bizim adım atmamızla da dans başlıyor... Tangonun tadına vardığım bu yağmurlu güzel akşamın çıkışında tek sevgilim aldı beni ve böylelikle hiç ıslanmadan geldim bilgisayarımın başına. Bir de bugün bi çay bi kafe lattemle  Tayfun Atay'ın "erkeklik" seminerine katıldık; geç gittik, çok kalabalıktı, çok havasızdı, dayanamadık. Yine de biraz anlamaya çalıştım erkeklik durumunu ama çok fazla kafa yormadım, gerekmez, değmez. Hayran olduğum sevgililerin resimlerini de herkese gösterdim bugün, onları da hayran ettim, nazarımız değmesin. Küçük küçük bakıştığım insan, senin haberin yok ama bu seni ikinci kez bloguma lütfettirişim, yarın da aynı yerde ol yine göz göze gelelim. Şimdi üzerimde tatlı bir yorgunluk, mutlu bir halsizlik; yorganımın altına girip başucumdaki kitabımın içine düşücem sonra yavaş yavaş göz kapaklarım aşağı düşecek ve ben hayallerime sarılıp mutlu mutlu uyuyucam. Herkese iyi geceler busesi benden...

6 Aralık 2011 Salı

Kendim için

Herkese kocaman bir günaydın demek istiyorum öncelikle. Bu sabah uyanmak için öyle acele etmedim, yatağın tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş açtım gözlerimi. Yüzümü yıkadıktan sonra tekrar girdim yatağa, önce ingilizce hikayelere kaldığım yerden devam ettim sonra başucumda duran kitabıma gömüldüm mutlu mutlu okudum, yine başucumda duran not defterime ufak ufak notlar aldım kitaptan. Ardından kahvaltı hazırlığına giriştim, böreği ısıtıp yeme konusunda biraz tereddüt ettim ne zamandır tartılmıyordum, bir koşu gidip tartıldım; 52 kiloyum, tamam güzel kilo almamışım o zaman böreği yiyebilirim. Onu bunu düşüne düşüne kahvaltımı yaptım, dün fotoğraflarına bakıp imrendiğim sevgililerin etkisinden hala çıkamadığımı farkettim, arada kendimle konuşup hayaller kurdum, insan hayalleri olmadan yaşayabilir mi diye garip garip gülümsedim kendime, mutluluğumu hissettim. Kahvaltı faslını bitirip sofrayı da topladıktan sonra Sezen Aksu'nun vay yine mi kederiyle dişlerimi fırçaladım odanın ortasında sonra Tarkan'ın kış güneşiyle dans ettim...

Dün, kendim için bir şeyler yapmayalı ne kadar zaman olmuş diye düşündüm. Kaç defter bitirdim şimdiye kadar sevgililere yazılmış, renkli renkli özene bezene işlenmiş bir dolu sayfa. Bu sefer gittim kendime bir defter aldım, sadece kendime yazıp kendimin okuması ve sadece kendimin mutlu olması için. Blogum yanlış anlama sen de çok değerlisin ama bu daha bir özel hem kağıdın, kalemin, elle yazmanın tadı da bir başka... Ve ilk günlüğümü de tutmaya başladım dün gece itibariyle...



Peki siz en son kendiniz için ne zaman bir şey yaptınız? Sadece kendiniz için ne zaman giyindiniz mesela başkaları beğenir mi acaba diye hiç düşünmeden, ne zaman kendinize bir iki satır bir şeyler karaladınız zaman geçtikten sonra okuyup mutlu olmak için ya da kaç zaman oldu kendinizin ne kadar değerli olduğunu unutalı?
Hadi, tekrar hatırlayın ne kadar değerli olduğunuzu...

Ben şimdi okula gitmediğim bugün, açacağım defterlerimi kitaplarımı  kendim için ders çalışacağım sonra bir ara verip geçen gün televizyonda rastlayıp mutlu olduğum İkinci Bahar'ın tekrarlarını yine aynı zevkle izleyeceğim. Ardından dün sipariş verdiğim film hazır mı diye dışarı çıkıp filmciye gideceğim, hazırsa alıp onu izleyeceğim. Sonra canım çikolata çekecek ama yemeyeceğim, yine bu ara dadandığım kuru incir fındık ikilisiyle sağlıklı olmanın tadını çıkaracağım. İşte ben tüm bunları sadece kendim için yapacağım, şimdi siz de kendiniz için kuru incirle fındığın şahane uyumuna bakabilir ve bu güzel tatla kendinizi şımartabilirsiniz :)

4 Aralık 2011 Pazar

Barış


Antik Yunan komedyasının dahi yazarı Aristophanes bundan 2432 yıl önce yazmış bu oyunu. Üzerinden 24 yüzyıl geçmesine rağmen konu çok taze, hiç bitmeyen bir mesele. O dönemde, Atina'nın Sparta ile savaşa son vermesini ve anlaşma yapılmasını gerektiğini savunan Aristophanes'in bu yermesini, Yücel Erten Aristophanes'in o iğneleyici, tatlı tatlı dokundurucu tarzını hiç bozmadan Türk dilinin lezzetlerini kullanarak günümüze uyarlamış.

Yeryüzünü kasıp kavuran savaşlara ve kıyımlara isyan eden bir köylü, hesap sormak için göklere, Şeftanrı Zeus'un yanına çıkmaya karar verir. Bunu gerçekleştirebilmek için Ezop masallarındaki öneriye uyarak bir bokböceğini beslemeye başlar ve nihayet bu bokböceği sayesinde gökler katına ulaşmayı başarır.


Gökyüzünde bizim köylüyü Tanrı Hermes karşılar, Tanrıların hepsi dünyanın bu halinden bunalıp kendilerini özel yerlerine kapatmış, Hermes'i de bekçi olarak bırkamıştır. Ayrıca Savaş Tanrı, Barış Tanrıça'yı kuyuya atmıştır. Bunu öğrenen köylü, Barış Tanrıça'yı kurtarmak için insanoğullarını yardıma çağırır.
Hermes de insanoğuluna katılır ve başlar bir curcuna, Barış Tanrıça'yı kurtarmak için bile çıkar bir savaş o anda. 




İlk perdede konuyu anlamaya çalışırken buldum kendimi çoğu zaman ama ikinci perde nasıl geçti anlamadım çok çok güldüm, oyunu bırakıp gerçeğe dönüp birbirlerini yermelerini çok sevdim, dansları, şarkıları, orkestrayı çok beğendim. Maestro Dengin Ceyhan, içimde hep piyano çalmak isteyen o kelebeği tekrar uyandırdı. Ha bir de güvercinler, sanki onlar da ezberlemiş rollerini oyunun akışına göre oradan oraya uçuyorlardı.


Oyun bittiğinde, salonda alkış, bağırış çağırış, ıslık silsilesi birbirine karıştı. Tiyatroda pek şahit olmadığım hareketler bunlar, sanırım grup şeklinde gelen öğrenciler çok fazlaydı ve onlar sayesinde tüm salon ayakta, dolu dolu bir çoşku yaşadı. Yine oyundan ağzıma takılan bir şarkıyla (düğün ola, düğün ola) tuttum evin yolunu. Herkese barış dolu bir hayat ve tiyatro dolu günler diliyorum, iyi seyirler efendim :)



2 Aralık 2011 Cuma

Bir Kadın, Bir Erkek: Düet ve Düello


Yazmak için çok geç kaldığım, arkadaşımda görüp ben de okumalıyım deyip peşinden günlerce koşup aldığım ve okuduğum kitap, nihayet paylaşacağım sizlerle.
Bu kitap farklı bir kitap, daha önce hiç böyle bir kitap okumamıştım. Bu farklılığın nedeninden sonra bahsedeceğim, önce gelelim konuya. Tam bir aşk kitabı, daha doğrusu aşka bakış açısı kitabı. Nilgün Belgün'ün ve Cengiz Özakıncı'nın gözünden yani bir kadınla bir erkeğin gözünden aşkın farklı halleri...
Sonra bahsedeceğim dedim ama böyle olmayacak gibi o yüzden baştan açıklıyorum. Kitabın yazılış amacı, Nilgun Belgün'ün aşkı günümüz gençliğine anlatma, öğretme isteği. Bu nedenle Cengiz Özakıncı ile görüşüp kitabın nasıl olacağı hakkında konuşuyorlar, bu sırada da aşktan bahsediyorlar, bir kadın ve bir erkek, ikisi de kendi bakış açısıyla yaklaşıyor bu büyülü olaya. Sonra bakıyorlar ki, bir sürü şey çıkmış ortaya hadi bunu kitap yapalım diyorlar yani bir kitabın yazılış serüveni bir anda kitaba dönüşüveriyor...

Şimdi, kitaptan aldığım notları paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bir okuyucu, Cengiz Özakıncı'nın ülkenin bunca ciddi sorunu varken edebiyata ve aşka yönelmesini yadırgadığını bildiren bir yazı gönderiyor. Sonra Cengiz Özakıncı düşünüyor; oysa, sonuçta insanların mutlu olması için değil mi siyaset? Siyasetin amacı insanların özgürce aşık olabilecekleri bir düzen oluşturabilmek değil mi? ve şöyle yanıtlıyor okurunu; beyefendi, yaşamdan aşkı çıkarırsanız geriye siyaset bile kalmaz...

Nilgün Belgün yalan sevgilerden bahsediyor, mesajlaşarak ayrılıyor şimdiki sevgililer diyor, benim yüzüme buruk bir gülümseme yerleşiyor...

seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyor
                      Nazım Hikmet

Cengiz Özakıncı 70lerdeki aşkı öyle güzel anlatıyor ki, hem de Peynet'in çizgileriyle, kapıdan dışarı çıkıp bir trene atlayıp 70lere gidesi geliyor insanın o anda...
Peki siz Peynet'i tanır mısınız? Ben çok severim onu, aşkın çizeridir bence o. Genç kız ve genç erkek yoksuldurlar ama aşıktırlar birbirlerine ve yüzlerinden masumiyet, çocuksuluk akar...

hava, martılar, ışıklı şehir
sarhoş ediyor beni yosun kokusu
hilesiz kucaklamak istiyorum
dünyayı, şehri ve seni
dünyayı güzellik kurtaracak
bir insanı sevmekle başlayacak her şey
                                       Livaneli

Nilgün Belgün Sophia Loren, Cengiz Özakıncı Carlo Pointi...

Eski aşklardaki özveriden bahsediyorlar, ikisi de kendi hemcinsleri için en can alıcı örnekleri veriyor. Kral Edward'ın aşkı için tahtını bırakmasını en büyük fedakarlık olarak gösteren Cengiz Özakıncı'ya karşılık Nilgün Belgün, Simone Signaret'in kocası Yves Montand'ın kendisini Marliyn Monroe ile aldatması karşısında, bir gün nasıl olsa bu aşk bitecek kalıcı olan benim aşkımdır diyerek her şeyi kabullenme fedakarlığından bahsediyor.

Sonra aldatma konusuna geçiyorlar. Nilgün Belgün aldatma genlerinden bahsediyor. İnsanlarda adrenalini arttıran genlerin aynı zamanda aldatma eylemini de tetiklediğini düşünen görüşü savunuyor. Yani,
hızlı motosiklet kullandıran genle sadakatsizlik yaptıran gen aynı diyor. O an durup düşünüyorum; ben adrenalinden pek haz etmem hatta hiç sevmem, acaba ben çok mu sadakatliyim? Bir de, derste hocamın anlattığı şey geliyor aklıma; yapılan araştırmalarda kadınların eşlerini en çok menstrüasyon döngüsünün 14. günü yani ovulasyon döneminde aldattıkları ortaya çıkmış. Eşlerini ne kadar severlerse sevsinler hormonların etkisiyle, oluşturdukları yeni yumurtayı en verimli şekilde kullanabilmek için bir istekle dolup eşlerini aldatıyorlarmış. Aynı zamanda bu dönem, saçlarımızın ipek gibi, yüzümüzün pamuk gibi göründüğü, kendimizi en güzel, en iyi hissettiğimiz dönem. Yani kadınlar masum, her şey hormonlar nedeniyle, peki erkekelerin bahanesi ne?

Alain Delon ile Romy Schneider'ın biten aşklarını hatırlayıp hiç bir şeyin bitmiş bir aşktan daha soğuk olamayacağı konusunda anlaşıyorlar. Hatta, Nilgün Belgün aşkın son kullanma tarihi olduğunu bile savunuyor.

Kitapta Uğur Özakıncı'yı da anarak bir çok şiirine yer veriyorlar. Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim'den birkaç dize...

geçmiş bir zamandı kalabalıktık 
gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün 
hayra yorulmayacak düşler gibiydin 
bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü 
sen susuyordun 
kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle 
elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde 
dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki 
uzatsam ellerim göğe değecekti sanki 

gökyüzüme dokunsan ağlayacaktın 
mavinin kaç tonu var bulutlardan öte 
ağladığın zaman anlayacaktın 

çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin 
dağ koyaklarında eşkıya ateşleri gibi gizli 
ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin 
sendin 
senin ellerindi akdenizdi 
senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamolalarla geçip gitti 
sendin 
hiçliğimin ilk gecesiydin 

olmadık şarkılar dinliyorum şimdi 
en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp 
zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe 
sonra susuyorum 
sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum seni 

bütün umutsuzluğumu 
bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır 
yarın olsun 
sen ol 
gözlerin olsun 
ve hep olsun 
aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun 
ne dersin 
yolundan dönebilir mi bu kurşun 

Gelmiş geçmiş bir sürü aşkı, aşkla ilgili tüm kitapları, filmleri şarkıları, insanları, eski aşkları, şimdiki aşkları konuşuyorlar. Cengiz  Özakıncı erkekleri savunuyor, Nilgün Belgün kadınları... Ama ortak bir sonuca varıyorlar; "aşk, ikinci kez aynı kişiyle yaşanamaz. Büyülenmek, bir şeyi gözde olduğundan daha büyük görmektir, aşk bir büyüdür."

Ve kitabın son sayfaları; kız kulesinde yemekteler, Nilgün Belgün'ün yeni kitabının nasıl olacağını konuşurken Nilgün Belgün'ün aklına bir anda bu kitabı birlikte yazma fikri geliyor, "ben kadın olarak olarak kendi bakışımı; siz erkek olarak kendi bakışınızı koyun ortaya" diyor ve böylece güldürü oyunlarıyla tanınan Nilgün Belgün ve emperyalizme karşı yazılarıyla tanınan Cengiz Özakıncı oturup birlikte aşkı irdeleyen bir kitap yazıyorlar ve o anda kitabın adını da koyuyorlar; Bir Erkek, Bir Kadın: Düet ve Düello

Son olarak, ayol çok sevdim ben bu kitabı siz de mutlaka okuyun demek istiyorum Nilgün Belgünvari :) 

1 Aralık 2011 Perşembe

tango tango

Bugün ilk vizelerimin sonuncusunun da bitmesiyle birlikte kısa süreli de olsa bir rahatlamaya girmiş bulunuyorum. Vize haftamın olmamasına, hem ders hem sınav hem de her hafta sınav, durumuna hafif bir serzenişte bulunarak hemen içimdeki kelebekleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Her açıdan dopdolu günler geçirdim, bir sürü kitap, film biriktirdim yazılmayı bekleyen, duygularımın sesine çok kulak verdim; hafif hüzünlü, hafif mutlu duygu yumağının içinde kayboldum ama telaşa gerek yok hemen ipleri açıp çıktım içinden, belki bir kaç tel saçım kalmıştır ama olur o kadar eğilip alma niyetinde değilim, şimdi gayet iyiyim, mutluyum, kendimleyim. Gelelim en mühim konuya, belki de beni en çok heyecanlandıran şey; tangoya başladım. Evet efendim, bu güzel dansı öğrenmek için ben de artık adım atmaya başladım. Daha çok yeniyim ama hevesliyim ve şimdiden sevmiş bulunmaktayım bu Arjantin kokusunu. Ayrıca, süper dans eden bir partnere sahip olduğum için çok şanslıyım resmen ilk haftalardan dans etmeye başladım. Adımlarıma karışan o güzel müziklerle oradan oraya savrulmak mutlu hissettirdi beni. Umarım bu yeni hevesim uzun soluklu olur diyerek yazımı noktalıyorum ve sizi bu çok sevdiğim grubun şimdi benim için daha da anlam kazanan hoş klibiyle baş başa bırakıyorum...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...