31 Ocak 2012 Salı

Barış 2


7 Ocak Cumartesi akşamı yine tuttum Akün'ün yolunu. İzleyeceğim oyunun adı Barış; yaklaşık bir ay önce izleyip yazdığım, beğenilerimi sunduğum Barış...
İçimde aynı oyunu bir kez daha izleyecek olmanın garip hissi, bir de başka bir heyecan nedeni bende saklı olan...
Ben hayatımda ilk defa bir oyunu ikinci kez izledim. Beni takip edenler tiyatroya olan tutkumu bilir. İlk defa tiyatroya gittiğimde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. O büyülü, bambaşka dünyada kaybolduğumda, belki de oyuncuların resimlerinin olduğu vitrine bakıp, resimlerin altında yazılı olan isimlerini bile okuyamıyordum daha. Ailem götürürdü, ben de hiç itiraz etmeden giderdim, hep heyecanla izlerdim, hep çok severdim. Sonra büyüdüm ve kendim gitmeye başladım. Liseden beri de elimden geldiğince düzenli olarak gitmeye çalışıyorum oyunlara, hala küçüklüğümdeki gibi heyecanla izliyorum ve seviyorum.
Şimdi bunları niye anlattım; yani demek istiyorum ki, tiyatroyu bu kadar çok sevmeme rağmen hiç bir oyunu bir kez daha izlememiştim. Çok, tiyatrosever arkadaşım var aynı oyuna birçok kez giden ama bu benim için bir ilk oldu ve Barış'la oldu. Ama şimdi, yani bu oyun ikinci kez izlenecek kadar çok mu güzel diye sorarsanız  aslında tekrar izleme amacım çok çok beğenmem nedeniyle değildi, hatta sıra bu oyuna gelene kadar tadı damağımda kalıp da, benliğimde bir daha izleme dürtüsü uyandıran başka oyunlar oldu ama öyle ya da böyle bu oyunu tekrar izledim ve anladım ki, evet bu oyun gerçekten tekrar izlemeye değecek ve ruhunuzda aynı tadı hatta daha da fazlasını bırakacak  kadar güzel. 

İlk izlediğimde çok arkalardaydım, çoğu şeyi kaçırdığımın da farkındaydım. Tüm tiyatro düşkünleri bilir ki, bir oyunu önden izlemekle arkadan izlemek arasında çok fark vardır. Eğer önden izlerseniz, siz de oyunun bir parçası gibi hissedersiniz kendinizi bu oyunda başıma geldiği gibi, suratınıza su bile yiyebilirsiniz ama hiç kızmadan güler geçersiniz. Hiçbir şeyi kaçırmazsınız, en ufak hareketleri görüp, en sessiz fısıltıları duyarsınız. Mesela, aslında hiç farketmediğiniz o oyuncunun gözlerinin renkli olduğunu, o gözlerin içinin güldüğünü farkedersiniz ve bu gözlerdeki ışıltı yüreğinizi aydınlatır. Alnındaki teri görürsünüz, bu emek teri içinizde bir yerlere değer, duygulanırsınız, hayran kalırsınız, takdir edersiniz ve oyun gözünüze daha bir güzel görünür ama arkadan izlerseniz elinizde olmadan kaçar bir dolu şey.
Bu sefer yerim ikinci sıradaydı, bilet alırken birinci sıralar da boştu ama sahne Akün; yani birinci sıra direkt sahnenin içinde, ah benim de bacak bacak üstüne atıp oturma huyum, ayıp olur o başarılı sanatçılara diye ikinci sıradan aldım yerimi.
İlk yazımda -ki kendisini şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz- oyunun konusuna dair bilgileri vermiştim. Şimdi, sadece oyuna dair ama iyi ama kötü eleştirilerim ve aklımda yer eden oyuncular hakkında bir yazı yazacağım.

Korobaşı  Mithat Erdemli ve Tanrı Hermes Sabri Özmener, ayrım yapamıyorum ikisi de cam ekrandan tanıdığım oyuncular, bu kadar mı başarılı olurlar. Televizyonda izleyip daha sonra sahnede izlediğim her oyuncu gibi aynı şeyi düşünüyorum; tv denen o donuk şey köreltiyor başarılı oyuncuları, ben onları hep sahnede görmek istiyorum.
Kargaşa Ahmet Burak Bacınoğlu, ilk oyunda bu kadar dikkat etmemiştim ama bu sefer beni en çok güldüren isimlerden oldu, gerçekten başarılı bir oyuncu.
Savaş Murat Gökçer, savaş rolüyle değil ama kostüm değiştirdikten sonraki rolüyle kahkahalar atmama neden oldu, fazlasıyla çok keyif verdi onu izlemek.
Silah Tüccarı Okan Özkan, o da ilk izlediğimde farkına varmadığım bir yetenek, daha genç belli ama bence şimdiden gelecek vadeden bir oyuncu.
İlk yazımda bahsetmemiş olsam da, bu oyunda Türtük'ün kızları biraz vasat gelmişti bana ama bu sefer yakından izleyince en fazla saf kız rolündeki oyuncuyu başarılı bulmakla birlikte hepsinin ellerinden geldiğince iyi oynamaya çalıştığı kanaatine vardım. Ha ama keman çalan oyuncu, arkadan izlediğimde hiç duymamıştım ama öndeyken de hiçbir fark olmadı yine duymadım kemanın sesini, biraz yapmacık geldi bana bu keman sahneleri.
Güvercinler, ilk yazımda da bahsetmiştim ama bu sefer rollerini yapmadılar, sahneden oradan oraya uçuşmadılar. Kolondan aşağı inip sahnenin önünde durdular oyunun sonuna kadar.
Bir oyuncu değişikliği vardı bu oyunda, Şenlik Tanrıça dört gün önce oyun sonrası sahneden inerken düşmüş ve ayağı zedelenmiş ona kocaman geçmiş olsun dileklerimi iletip yeni Şenlik Tanrıça'nın elinden geleni yapmasını takdir ediyorum. Olması gereken danslara katılmadı sadece son dansta vardı, diğerlerine göre de çok acemiceydi ama iki gündür bu rolü oynadığını bilmemden dolayı ona da laf etmedim, mazur gördüm.
Emek Tanrıça Ayşe Simgem Baykara, yine çok çok tatlı, çok başarılı. Ayağının altındaki ziller, hayran olduğum ayakkabıların sahnede çıkardığı o sesi kat kat katlayarak arttırdı.
Tabii ki Yücel Erten, ne güzel de çevirmiş sunmuş, içimiz de tutup da söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri  öyle güzel yansıtmış ki, en büyük teşekkür ona.
Aklımda yer eden bu oyunculara ve tüm oyunculara, emeği olan herkese teşekkürler bu güzel oyun için.
Siz de keyifli anlar geçirmek isterseniz mutlaka izleyin bu oyunu. Şarkılarıyla, danslarıyla eminim sizi de çok güzel ağırlayacaklardır. En sonunda da, kocaman alkışlayın ki onları herkese duyurun barışın sesini...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Cemal Süreya, Üstü Kalsın


Bir şey denedim. Cemal Süreya'nın seçme şiirlerinden oluşan bu kitapta yer alan 86 şiirin -birkaç tanesi hariç olmak üzere- her birinden bir satır alarak bir şiir çıkardım ortaya. Umarım beğenirsiniz...

Seni kucağıma alıyorum
Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
Ben ömrümde aşk nedir bilmedim
Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
Kocaman bir gül yer alıyor arkamızda
Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz
Çekingenlikle koşulu beyaz usulcana
Kanatlarımdan bellidir yeni açılmış sokaklarda
Gökyüzü var üstümde
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün
Böyle gecelerde yatan yatana
Ay sessiz sedasız bir çingenedir
Ben gördüm ne gördümse kadınlarda
Afrika dediğin bir garip kıta
Zenciler zenciler iki okka zencefil
Afrika dahil
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
Usul usul indirir
Senin bir elinde bir mendil
Emirler veredursun ayaklara
Ne soracaksan işte sor
Sevinci bitiştiren acıya
Ben sigaramı yaktığım zaman
Ay kana kana batıyor
Uçlarında gökyüzü mayalanıyor
Kuşlar dal değiştirdikçe
Saatler yağmuru gösteriyor
Sesimin esnek baldıranı
Yağmur altında sicim gibi
Bir çeşme gibi akabilir cumartesi
Vakit var daha
Ve her damlada
Güz kanatlarıyla işleyen bir kış
Kış mezarına gömsünler sizi
Hayatım karışık çantam gibi
Gelir geçer otomobiller ki
Güzel anılar gibi güzel
Su ve gök öğesi
Giderek onda alışkanlık yarattı
Sorguçlu bir ışık aracılığıyla
Hayatını sarsan binbir andan
En tatlı anlardan kalma
Kasım güneşi ve asık yüzlü tanrılar
Gözlerinde yıldızlar
Hemen her zaman
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu
Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
Madalyonunu ve boncuğunu
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
Uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
Gece bitkilerinden korkuyorum
İlk giysiyi anımsatır
Zincir gibi öten ağaçkuşları
Arada bir ağlamak için
Bir değil, on değil, Allah'ın her gecesi
Gökyüzü acıyım demedi bize
Bizim bu insanca üzgünlüğümüz dillere destan
Mutluluk mu
Son pişmanlık, inanın, fazla çiçek
Geldin değiştirdin bütün anılarımı
Doğru söyle
Ölüm mü ?
Ölüyorum tanrım
Geride bırakarak gidiyorum. Nereye ?
Ayrılık lafları etme sevgilim
Bil ki bir düelloda
Her şeyi öğrenir kişi ve bağışlar sonunda
                                                            Cemal Süreya







Kediler Güzel Uyanır


Bu ay okuduğum beşinci kitap, Yekta Kopan'dan Kediler Güzel Uyanır...
Üç bölüme ayrılmış kısa kısa öykülerden oluşuyor kitap. 
"Dört dörtlük okur olmak gibi bir kaygım yok" diyor sevgili Kopan öyküsündeki herhangi bir karakter aracılığıyla ama o tam bir dört dörtlük okur. Bunu, yazıya döktüğü her kelimeden her cümleden anlayabilirsiniz. Herkes bilir ki, iyi bir okuyucu olmadan iyi bir yazar olunamaz.
Öykülerini oluşturan harf cümbüşleri içimde bir tebessüm oluşturarak bir çırpıda okumamı sağladı bu kitabı.
Birbirinden farklı ruh hallerini minik kedi patisi dokunuşlarıyla tatlı tatlı anlatmış Yekta Kopan. Hepsi çok tanıdık, hepsi çok içten... Ayrıca bu kitabı okurken içimdeki öykü yazma isteği de yeniden uyandı bir kez daha.
Kitabın kapağındaki gibi bir yatakta, uyumadan önce büyük bir zevkle okudum kitapta yer alan öyküleri ve kediler gibi güzel uyandım sabaha.
Küçük bir çocuğun dilinden anlatılan belki de içimizdeki çocuğu dışa vuran "Pazar Günü" adlı öyküyü çok çok beğendim.


4 kısımdan oluşan "Matruşka" tek kelimeyle süper! Çok akıllıca düşünülmüş...


Bu, Yekta Kopan'ın okuduğum ilk kitabıydı. Programlarını hep takip ederdim, blog yazmaya başladığımdan beri blogunu da takip ediyorum ama ilk defa bir kitabını okudum ve onun cümlelerini okumakta çok geç kaldığımı farkettim. 
Şimdi tüm kitaplarını özellikle de öykü kitaplarını birer birer okuma sözü verdim kendime.


Kitabın son öyküsünden altını çizdiğim bir sözle yazımı noktalayıp, başucu kitaplarını seven herkese bu güzel öyküleri tavsiye ediyorum. 
Bu kadar gevezeyken hayat, uykusuz gecelerimin zor bulunur rüyalarına sinen fısıltılardan fazlasını istemiyorum...
                                                

                           

29 Ocak 2012 Pazar

Narnia Günlükleri


Bugün ilk defa bir büyük olarak bir çocuk oyunu izledim. Sanırım küçüklüğümde bile büyükler için olan oyunlara daha çok gidiyordum. Ne zamandır istiyordum gidip de bir çocuk oyunu izlemeyi, bugün bu isteğimi gerçekleştirdim ve çok keyifli bir pazar günü geçirdim.
Bıcır bıcır çocukların olduğu bir salonda, gerçekten dikkat çekici bir sahnede, büyüleyici bir dünyayı büyük bir zevkle izledim.  

Narnia Günlükleri, C.S. Lewis tarafından yazılmış, çocuklar için 7 kitaplık bir fantastik roman serisi. Aslan Cadı ve Dolap, bu serinin ikinci kitabı. 2005 yılında sinemaya uyarlanmıştı ve o yıl en iyi makyaj dalında Oscar sahibi olmuştu. Tiyatro uyarlaması da, 2010-2011 sezonundan beri de Ankara Devlet Tiyatroları'nda sahnelenmekte. Filmini de Türkiye'de vizyona girdiğinde izlemiştim ama hemen belirteyim ki, sinemada izlediğimde bugün tiyatroda verdiği kadar zevk vermemişti bana.

Dört kardeş; Lucy, Edmundr, Peter ve Susan gezdikleri şatodaki bir odada bulunan dolabın içine girerek kendilerini bir anda hayali bir yer olan Narnia'da bulurlar.


Narnia; tüm hayvanların konuşabildiği, iyi bir aslan ve kötü bir cadının olduğu, iyiyle kötü arasında savaşın olduğu sihirli bir yerdir. Kendini kraliçe zanneden Beyaz Cadı yüzünden Narnia'da uzun zamandır kış mevsimi yaşanmaktadır, her yer karlarla kaplı ve soğuktur.
Hikaye, Narnia'ya gelen bu Adem oğulları ile Havva kızlarının iyi ve kötüyü ayırt edip tüm Narnia halkının mutluluğa kavuşma serüvenini büyülü bir şekilde anlatıyor.

Dekora bayıldım, gerçekten harikaydı. Seyirci kısmının tepesindeki örümcek ağları, yarasalar, sahnedeki kar,  hayvanların evindeki kitaplar, şömine, koltuk ve tüm arka fonlar hepsi göz alıcıydı. Çocukların Narnia'ya geldikten sonra iyilik için savaşmaya başlamalarıyla sahneye bahar geldi ve bir anda tüm dekorda çiçekler açtı, işte o anda daha da bir güzelleşti sahne. Bir de buna Cüneyt Gökçer Sahnesi'nin asansörlü sahnesi eklenince sürekli aşağı inip yukarı çıkan sahne tüm dekoru daha da bir canlandırdı. Ve tabii ki kostümler, birbirinden renkli, birbirinden güzel o hayvan kostümleri. Bu kostümlerle dans ederek oradan oraya koşuşturan oyuncular, bir an bile gözümü alamadan izlememi sağladı oyunu.



Ayrıca, çok başarılı bir orkestra eşlik ediyordu  Narnia'daki tüm bu sihirli danslara. En çok nefesli çalgılar hoşuma gitti, resmen ben de büyülendim. Irita Kutchmy tarafından bestelenen şarkılara Zerrin Çağlar tarafından adaptasyon yapılmış. O kadar güzeldi ki tüm şarkılar, hiç tereddütsüz bu sezon izlediğim müzikaller de dahil olmak üzere en güzel, en keyifli şarkıların olduğu oyundu diyebilirim.
  


Oyunu çok kalabalık bir kadrosu var. Çoğu başka oyunlardan izlediğim tanıdık yüzlerdi, böyle olunca mutlu oluyorum. Çocuk Lucy, Zeynep Yasa'yı çok başarılı buldum ayrıca tüm hayvanlar da oldukça başarılıydı ama ben en çok kimin canlandırdığını bilmediğim maymunu oynayan oyuncuya bayıldım, bir de Bay ve Bayan Kunduz, Sabri Özmener ve Aysın Işımer tüm seyircilere oyunun en komik anlarını yaşattılar.


Beyaz Cadı, Şirin Giobbi de kötülük dolu bir kalbe sahipti ama onun da şarkılara renk katan mükemmel bir sesi olduğunu es geçemem


Salonda hiç eksik olmayan bir uğultuyla izledim bu sihirli dünyayı. Minikler bıcır bıcırlıklarıyla izlediler oyunu ve pek tabii ki öyle olacak, bu oyun onların oyunu ama her çocuk kitabında, filminde, oyununda olduğu gibi bu oyunda da büyüklerin anlayacağı ince ince dokunuşlar vardı hayata dair. Bu nedenle çocuk oyunu diye bir sınıflandırma yapmak aslında yanlış, tüm büyüklerin de izlemesi gerekiyor böyle oyunları. Yani ben çok keyif aldım ve bir sonraki adı çocuk oyunu olan hangi oyuna gitsem diye düşünmeye başladım oyunun sonunda.
Bu oyundaki emeği geçen herkesi ve birazcık daha fazla olarak tüm oyuncuları tebrik ediyorum. İlgisini her an kaybedebilecek olan ve dikkatlerini dağıtabilecek olan minik tiyatroseverler karşısında, üzerlerindeki kostümlerin ağırlığıyla, hiç düşmeyen bir tempoyla salondaki küçük büyük herkesin çok güzel saatler geçirmesini sağladılar. Bir de çocuklarını tiyatroya getiren ailelere, küçük yaştan tiyatro sevgisini kazandırmaya çalışan güzel insanlara bir selam gitsin bu yazımdan.
Son olarak, ellerimin daha da çok birbirine değmesi için Bay Kunduz Sabri Özmener'in sahneye çıkmasını dört gözle bekledim ama oyunun son kısımlarında da olmadığı gibi selama da çıkmadı, umarım herhangi önemli bir şeyi yoktur.
Tüm küçük ve büyük tiyatroseverlere tiyatro dolu günler diliyorum...



27 Ocak 2012 Cuma

Before Sunrise

Bugün en sevdiğim iki filmi yine art arda izledim ve yine yüzüme ve içime ılık bir gülümseme yerleşti.
Baştan belirteyim ki, bir dolu övgüyle anlatacağım bu iki filmi. Çünkü her ikisi de benim en sevdiğim filmler.


Before Sunrise, 1995 yılında tren yolculuğu sırasında tanışan Celine ve Jesse'nin havanın kararmasından gün doğumuna kadar geçirdikleri tek gecenin inanılmaz güzel hikayesi. Celine, yüksek lisans öğrencisi, yaşama karşı duyarlı, kültürlü, zeki, 23 yaşında bir Fransız kızı. Celine'ne çok beğendiğim Fransız oyuncu Julie Delpy, tüm masumiyetiyle can veriyor. Jesse ise, hayata karşı daha alaycı olan, espritüel bir Amerikan erkeği, onu da bundan tam 17 yıl önceki toyluğu ve yakışıklılığıyla yine çok beğendiğim oyuncu Ethan Hawke canlandırıyor.


Celine Budapeşte'deki büyükannesini ziyaret etmiş ve Fransa'ya geri dönmek için Budapeşte Fransa trenindedir. Jesse ise, İspanya tatilinin ardından Viyana'dan kalkacak Amerika uçağına binmek için bu trendedir. Trendeki bir çiftin tartışması üzerine tesadüfen tanışırlar ve konuşmaya başlarlar. İkisi de çok çok gençtir ve o gençliğin dertleriyle ilgili tatlı tatlı bir sohbet geçer aralarında. Kısacık sürede oldukça farklı konulardan bahsederler. Tren Viyana'ya geldiğinde Jesse inecektir ve bu hoş sohbet burada son bulacaktır ama Jesse trenden ineceği sırada, ertesi gün uçağa bineceğini ve hiç parası olmadığı için sabaha kadar Viyana caddelerinde dolaşacağını söyleyip Celine'nin de kendisine eşlik etmesini ister. Bu teklifi yaparken Jesse, o kadar tatlı o kadar şirindir ki, Celine teklifi kabul eder ve Viyana'da trenden birlikte inerler. O andan itibaren Viyana sokaklarında hiç unutamayacakları bir gece geçirirler. Çekingen çekingen, utangaçça şehri gezerek sohbet ederler. Jesse'nin Celine'e aşık olduğu tüm hareketlerinden, yüzündeki tatlı mimiklerden, gözünü bir an bile ondan ayırmamasından bellidir. Celine'nin de ona aşık olduğu tüm masumiyetinden, o dupduru güzelliğinden okunur.





Gittikleri plakçıda bu şarkıyı dinleyerek romantizmin en tatlı, en utangaç anlarını yaşarlar ve ben bu şarkıyı o kadar çok severim ki, şu an hala cep telefonum bu şarkıyla çalmakta.


Onlar sohbet ederken sadece değişen mekanlarla ilerliyor film, tam bir diyolog filmi. Yaşlarının getirdiği zorluklardan, yaşadıkları sorunlara, çocukluklarına, hayallerine ve hedeflerine kadar bir çok konuda duygu ve düşüncelerini paylaşıp gezinerek izleyicilere de Viyana sokaklarında hoş anlar yaşatıyorlar.
Zaman ilerledikçe, birbirlerinden ayrılacakları anın korkusu sarıyor ikisini de, o an geldiğinde zor olmasın diye  önceden vedalaşıyorlar birbirleriyle ve hiç ayrılmayacaksına devam ediyorlar sokaklarda dolanmaya, dans edip eğlenmeye, birlikte oldukları her anın tadını çıkarmaya. Falcı yaşlı kadın, şarapçı şair, sokak dansçısı kız, her biri eşlik ediyor bu güzel çiftin en romantik anlarına ve onlar tüm bu büyüyü bozmamak için birbirlerine söz veriyorlar. Büyükler gibi davranacaklar; aramak yok, yazışmak yok, beklemek yok, bir daha görüşmek yok bu onların romantik tek gecesi. 




Ve bu romantik gece, bir parkta çimenlerin üstünde bir şarap ve iki kadehle ve tabii ki yeryüzünün en güzel çiftiyle yerini sabaha bırakır. Artık veda vakti gelmiştir, Celine trene binip Fransa'ya gidecek, Jesse'i de uçağa binip Amerika'ya dönecektir. İstasyonda hüzünlü gözlerle son kez sarılırlar birbirlerine ve o anda başından beri hiç istemeyerek birbirlerine verdikleri o sözün ne kadar saçma olduğunu söylerler. İlk başta 5 yıl, sonra 1 yıl ve son olarak 6 ay sonrada karar kıldıkları yine bu istasyonda buluşma sözü verirler birbirlerine. Ve Celine trene biner Jesee istasyondan ayrılır. Gece gezdikleri her yerin şu an onlarsız boş halinden görüntülerle son bulur film ve benim de yüzüme garip bir gülümseme yerleşir.
Hollywood filmlerinin şaşaası yok bu filmde, ne kıyafetler ne de pahalı mekanlar. Viyana'nın güzel manzarası eşliğinde, üzerlerindeki tek bir kıyafetle ve bol bol sohbetle bu iki aşık genç romantizmin en güzel anlarını yaşatıyor size.
Film bittikten sonra acaba buluştular mı soruları dolaşıyor insanın beyninde. Bu sorunun cevabı için de, bundan 9 yıl sonra çekilmiş Before Sunset'i izlemeniz gerekiyor. Ben yine her zamanki gibi art arda izledim, yazının devamında da ikinci filmden bahsetmek istiyordum, yaptığım girişten de anlamışınızdır ama şimdi bu filmin büyüsünü bozacağımı düşündüm. O nedenle, Before Sunset'i birkaç gün sonra yazmaya karar verdim. 
Eğer romantik filmleri seviyorsanız mutlaka bu filmi izleyin, onların aşkına aşık olacaksınız. Ayrıca, July Delpy ve Ethan Hawke o kadar başarılar ki, yaşadıkları her duyguyu size geçiriyorlar, ruhumda bıraktıkları o güzel tat için kocaman kocaman alkışlıyorum onları tüm kalbimle...


Kar ve Hayaller

Yere düşen kar tanesi mi hayaller
Yerle öpüşünce, gerçekle yüzleşince yok olan...
Havadaki kadar beyaz ve temiz
Yere düşünce, yok olup kirlenen...


Bugün, kar tanelerinin karıştığı su kümeleri üzerinde yürürken bir an kendimi yazlık bir yerde, sulanan bahçelerden taşan sulara basar gibi hissettim. Birden içim ısındı. Ayağımda ağır botlar yerine hafif sandaletler, üzerimde kalın kıyafetler yerine ince efil efil elbiseler... Şu an buz kesen parmaklarım yerine suyun ayağıma değmesiyle hissettiğim ferahlık...
Ardından tekrar baktım yerdeki çamurlu sulara, yere düşüp kirlenmek için can atan tanelere, etrafı kaplayan beyaz soğuğa, kışa...
Kar taneleri hızını arttırırken ben de adımlarımı arttırarak daha hızlı yürümeye başladım, bir an önce eve gidip sıcacık hayallere sarılıp ısınmaya...

25 Ocak 2012 Çarşamba

Güzel Bir Gün

Dün gece yine kar bir güzel yağıp tüm Ankara'yı beyaza bulamış. Havayı da ılıtmış, tam gezilecek hava. Ben de sabah erkenden düştüm yollara. Yolculuğuma kardeşim İpoşum da eşlik etti, Ebuşumuzla buluşup ilk olarak incik boncuk diyarı Suluhan'a gittik. Bu tatilde kendime değişik değişik kolyeler yapmak istiyordum. Uzun uzun zincirler alıp uçlarına farklı şekiller aldım. İstediğim gibi boncuklar bulamadım ama canım Ebuşum yardımıma yetişti hemencecik. Bana boncuklarını verdi, bakalım güzel şeyler çıkacak mı ortaya. Bu arada benim Ebuşum pek bir hamarat, takılarla başladı işe, sonra dikiş örgü derken şimdi de ahşap boyamaya merak sarmış. Buradan duyurulur yakında bir blog pek bir yakışır kendisine :)


Daha sonra, karlı çamurlu bir Ankara turunun ardından Kirit Cafe'ye gittik hep birlikte. Ben ilk defa gittim buraya, Ebuş çok methediyordu ve methettiği kadar varmış bayıldım bu cafeye. O kadar hoş bir ortamı var ki, sizin için fotoğraflarını da çektim. Bakalım beğenecek misiniz.






                 

                   


     
Gramafon, eski dergiler, duvarlarda asılı tablolar hepsi çok hoştu. Ayrıca resimlerde gördüğünüz gerçek keçelerden yapılmış çok güzel şeyler de satılıyor bu mekanda. Bu arada kirit de anahtar demekmiş, masalar gerçek kapılardan üstü camla kaplanmış, gerçekten çok hoş. Ambiyans olarak benden tam not aldı yani, yemekleri de güzel. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın, eminim siz de çok beğeneceksiniz. Samanpazarı'nda kaleye doğru çıkarken Koyunpazarı Sokak'ta 60 numaralı şirin cafe.


Bu güzel yerde güzel yemeğimizin ardından ben İpoşum ve Ebuşum'dan ayrılıp postaneye gittim. Dün haberdar olduğum Postcrossing olayına anında üye olarak ilk kartpostalımı yolladım. Sevgili Deniz'in blogunda okuyup keşfettiğim Postcrossing, tüm dünyada herkesin birbirine kartpostal gönderdiği harika bir olay. Bir tuşa basmanızla karşınıza dünyanın herhangi bir yerinden bir adres geliyor ve siz bu adrese kartpostalınızı yolluyorsunuz. Ardından da size herhangi başka birinden bir kartpostal geliyor. Mail kutunuzu kontrol etmek yerine evinizin posta kutusunu kontrol ediyorsunuz, benim gibi nostaljik şeyleri sevenler için gerçekten çok güzel bir düşünce. Zaten öğrenir öğrenmez üye oldum ve bugün hemen gidip kartpostalımı postaladım. Benim ilk kartpostalım Rusya'ya gitti. Türkiye'nin tarihi yerlerinden bir kart gönderdim, biraz kendimden bahsedip bunun ilk kartpostalım olduğunu yazdım. Bir de kartı gönderdiğim kişinin ilgi alanları arasında yer alan penguen sevgisi için karta bir penguen resmi çizdim. Umarım eline ulaştığında mutlu olur. Postanedeki görevli 10 gün sürer ulaşması dediğinde biraz üzülsem de sabırla bekleyeceğim bu süreyi ardından da bana gelecek kartpostalı büyük bir heyecanla bekleyip her gün posta kutumu kontrol edeceğim. Daha fazla bilgi için şuraya bakabilirsiniz.



Daha sonra da sevgili tango hocamla buluşup önümüzdeki Pazar günkü Arjantn Tango Türkiye Şampiyonası için elbisesinin son rötüşlerini yapmak üzere terziye gittik. Güzel kumaşlar içinde kaybolup kendimizden geçtikten sonra benim için daha da önemli olan ayakkabıcıya gittik. Hocam yarışma için siparişini verdiği ayakkabısını aldı ben de ilk tango ayakkabımın siparişini verdim. Yine Ulus'ta girişi küçücük, üst katı kocaman olan bir yer İsmail Usta'nın yeri. Tüm dans camiası ayakkabılarını ona yaptırıyormuş. Model ve deri seçiyorsunuz daha sonra da ayağınızın ölçüsünü alıp size özel olarak yapıyor ayakkabıyı. Darmadağın bir dolu deri var bir odada, hepsi de birbirinden güzel. Seçmekte epeyce zorlandım. İlk tango ayakkabımın olmasının üzerine kararsızlık huyum da eklenince gerçekten uzun saatler geçirdik İsmail Usta'nın yerinde. Sonuç olarak bu mor pırıltılı derinin üstüne siyah dantelden çiçekler olan deride karar kıldım. Modeli de önü açık, arkası kapalı, düz bantlı, 13 pont topuklu bir tango ayakkabısı. Umarım güzel olur, heyecanla bekliyorum bunu da. Haftaya gidip alacağım ve bitmiş halini de sizlerle paylaşacağım.




İşte böyle dolu dolu, güzel bir gün geçirdim, şu an tatlı bir yorgunluk var üstümde ama mutluyum hem de çok. 

Sizlere de hep mutlu, hep daha da mutlu, güzel günler diliyorum...

24 Ocak 2012 Salı

Ölümüne Sadakat


Kitabımızın ana karakteri olan Rob, etrafta görebileceğimiz hatta çok büyük olasılıkla bir dönem bizim de canımızı bir parça acıtmış olan klasik, olgunlaşmamış, sıradan bir erkek.
 bir zamanlar... ile başlıyor Rob hikayesini anlatmaya. Tüm zamanların en unutulmaz beş ayrılığını kronolojik sırayla anlatmaya başlıyor. Bunlar Rob efendinin canını acıtan kız arkadaşları.  Rob, bu hikayeyi şu anki kız arkadaşı Laura'nın onu terk etmesi üzerine anlatmaya başlıyor ama bu listede Laura yok. Çünkü Rob şu an 35inde ve bu yaşta mutsuzluğun o günlerdeki kadar sahici bir anlamı olmadığını düşünüyor.
Rob bu unutulmaz beş ayrılığı anlatırken şu anki gözüyle bakıyor eski aşklarına ama değişen bir şey yok çünkü o hala olgunlaşmamış bir erkek. Mesela, bu beş isim içinde en iyisi olandan bahsederken hala o günkü gibi şu an değil ama belki ileride onun gibi biriyle olabilirim mantığıyla olaylara yaklaşıyor.
Kitabın baş kısmında Rob bize birbirinden farklı bu beş ayrılığı anlatırken sanki şu anki halini kabbullendirmek istiyor. Beni bu hale getiren kızlar işte bunlar der gibi bir havada.
şimdi... diyerek günümüze geliyor ardından Rob. Championship Vinyl adında bir plak dükkanı olan, insanları  müzik zevklerine göre sınıflandıran, ergence bir şekilde, onu üzen kızları sıraladığı gibi hayatındaki her şeyin ilk beş listesini yapan, 35ine gelmiş ve bir dolu sevgilisi olmasına rağmen hala evliliğe gidebilecek ilişkiyi kuramamış, pek fazla arkadaşı olmayan ve son olarak şu an sevgilisi olan Laura tarafından terk edilmiş, sefil bir adam. 
Laura'nın onu terk etmesi üzerine eski sevgilileriyle tekrar görüşüp neden ilişkilerinde başarısız olduğunu anlamaya karar veriyor ama değişen bir sonuç yok çünkü Rob zavallı bir adam.
Son cümlelerim çok sert oldu ben de farkındayım ama işte böyle bir adamın, böyle adamların neden böyle olduğunu tüm kadınlara anlatıyor bu kitap.
Farkettiğiniz üzere çok sert bir giriş yaptım. Evet, kitap da aynı bu şekilde bu tip erkelerden nefret etmemize neden olacak sebeplerle başlıyor ama  kitabın sonlarına doğru düşüncelerim yumuşamaya başladı daha doğrusu normalleşmeye. Ben de Rob'un gözüyle yani bir erkek gözüyle bakmaya çalıştım olaylara. Onlar kendince haklı biz de kendimizce. Ama yine de tam olarak hak veremiyorum böyle erkeklere. Aslında bu hiç sonuçlanmayacak bir mesele ama yazar birazcık da olsa bizim onları anlamamız için bu kitabı yazmış.
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu 95 yılında basılmış bundan 10 yıl sonra da Türkçe'ye çevrilmiş. Kitaptaki günümüz 90lar, şarkılar o yılların ve daha öncesinin şarkıları. Kitabın en keyifli kısmı Rob'un plak dükkanı sayesinde güzel parçalar eşliğinde kadın erkek ilişkilerini okumak oldu. Kitapta geçen birçok şarkıcıyı ve şarkıyı bilmiyordum, onların sesine kulak vermek için bol bol not aldım.


Bir de Rob'un eski ilişkilerini düşündüğü sırada ben de garip düşüncelere daldım. Ne kadar garip değil mi, bir zamanlar hayatımızın anlamı olan insanlar şu an bize en yabancı insanlar. Bir zamanlar sadece onlar beğensin diye giyinirken şu an ne giyindiğimizden bile habersizler...
Sonuç olarak, biz kızlar tarafından pek hazzedilmeyen bu tip erkekleri anlamak için okudum kitabı, keyif de aldım ama anladın mı diye sorarsanız dediğim gibi sonuçlanmayacak bir mesele. Ama sadece biz değil erkekler de okumalı bu kitabı.
Kitabın son şarkısıyla noktalıyorum ben de yazımı.
 Tüm erkeklerin bir an önce olgunlaşması ve onlara fazlasıyla değer veren kadınların değerini anlamaları dileğiyle...
Herkese keyifli okumalar...

 


23 Ocak 2012 Pazartesi

Kurtuluş Son Durak


Bugün kız kıza gidip izledik bu filmi. Annem, kız kardeşim, halam ve kuzenimle birlikte bol bol güldük.
Farklı hayat hikayesine sahip beş kadın Kurtuluş Son Durak'ta Saadet Apartmanında bir araya geliyor ve aslında tüm kadınların ortak hikayesi olan kadına şiddet konusunda aynı paydada buluşuyorlar. Onlar ayaklarında topuklularıyla, ellerinde ojeleriyle, boyunlarında mor fularlarıyla kadının gücünü göstermek istiyorlar, ölmeyi değil yaşamayı seçiyorlar. Ve onlar asla şiddetten yana değil ama tam bu noktada filmin en ironik ve komik kısmı başlıyor. Ne düşünürken neler oluyor ama iyi oluyor çünkü sonuç olarak seslerini duyurup isteklerine ulaşıyorlar.
Filmi izlerken eğlendim, bolca da güldüm. Böyle, güldürerek mesaj veren filmleri seviyorum ama insanın kafasına vura vura mesaj veren filmleri sevmiyorum. Bu film de bir parça böyleydi. Film, kadına şiddete hayır diyordu, oyuncular da bunu aynı şekilde dile getiriyordu.
Sonuç olarak güzel vakit geçirdim ve gerçekten parmak basılması gereken bir konuyu ele aldıkları için tüm ekibi tebrik ediyorum. Bu filmi izledikten sonra kadına bakış açısı değişen bir erkek bile olsa mutluluktur bu bütün kadınlar için.
Biz; sevgi nedir bilmeyen, kadına değer vermeyen, ona şiddet uygulayan acımasız adamları seyrederken babamız evde bize yemek hazırlıyordu. Sinemadan geldik, hop masaya oturduk ve afiyetle yemeğimizi yedik. Bir kez daha anladım babamın ve canım ailemin değerini.
Tüm insanlara şiddetten uzak günler diliyorum...

22 Ocak 2012 Pazar

Resim Dolu Hafta Sonu



Dün bembeyaz Ankara sokaklarına attım kendimi. Soğuk rüzgar, hafif bir ürperti, etrafta uçuşan beyaz parıltılar...
 Gözümün içine giren kar tanesi gülümsetti yüzümü.
Bu sabah da yine bembeyaz bir güne açtım gözlerimi, sabahın erken saatlerinde düştüm yola miniklere resim öğretme amacıyla...
Yine çok çok soğuktu sokaklar, eriyen güzelliklerin geride bıraktığı çamurlar, bata çıka yürüdüm yollarda.
Bugünden itibaren, atölyemizdeki minik öğrenciler için hocalık yapmaya başladım. Peşimde dolanan, hocam hocam diyen sekiz ufaklıkla ilk dersimizi yaptık. Birbirinden farklı sekiz resim, birbirinden farklı onlarca renk ve sonuç olarak ortaya güzel şeyler çıktı.
Bu arada ben de boş durmayıp sabah erken saatte gitmemden faydalanarak bu gördüğünüz kış resmini yaptım. Bu ilk kış manzarası çalışmam. Hazır dışarıda da kar varken, karı tuvale dökmek istedim ve ortaya bu tablo çıktı. Benim içime sindi, umarım siz de beğenmişinizdir.
Şu an çok yorgunum ama mutluyum, tatlı bir yorgunluk üzerimdeki. Parmaklarım da hala boyalı, bu da tatlı bir pasaklılık :)
İşte böyle resimle dolu bir hafta sonu geçirdim, yazımın başında dün sokaklara attım kendimi demiştim ya, yine resim yapmaya gittim. Dün yaptığım resim de beni fazlasıyla mutlu eden bir çalışma oldu, onu da en yakın zamanda paylaşacağım. 
Şimdi herkese güzel renklerle dolu mutlu bir hafta diliyorum...

20 Ocak 2012 Cuma

The Secret Of The Nutcracker


Uzun süre önce izleyip de yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım bir filmle karşınızdayım şimdi.
The Secret Of The Nutcracker yani Fındıkkıran'ın Sırrı, Hoffman'ın klasik eseri ve Tchaikovsky'nin meşhur Fındıkkıran balesinin çağdaş yorumunun vizyona aktarılmış hali. İkinci Dünya Savaşı yıllarında küçük bir kız olan Clara'nın babası savaşa gider, annesi ve iki erkek kardeşiyle birlikte yaşayan Clara, uzun süre babasından haber alamayınca endişelenmeye başlar, tüm ümitlerini kaybettiği sırada karşısına Drosselmayer adında yaşlı bir adam çıkar. Sihirli güçlere sahip olan bu yabancı, küçük kızın en zor zamanlarında yanında olur ve onun mucizelere inanmasını sağlar.
Aslında böyle sihirli, büyülü filmler pek ilgimi çekmez ama sihrin Fındıkkıran balesiyle harmanlanması beni büyüledi ve filme çekti. Müzikler ve danslar, hepsi birbirinden harikaydı.
Filmi izlerken aldığım minik notları da paylaşmak istiyorum sizlerle;
düşler kurup hayal etmek...
hiç kimsenin yaşlanmadığı kristal ülke... 
hayal ettiğin her şeyin gerçekleşmesi...
düşünü kurduklarımızın hiçbir zaman gerçek olmasını beklemeyiz, oysa düşünü kurduğumuz şeyler bize çok yakındır...
Şu soğuk kış günlerinde bu filmi izleyerek, kristal ülkesindeki düşlere dalıp dansın ve müziğin sıcak büyüsüyle içinizi ısıtabilirsiniz. Ayrıca çok sıklıkla unuttuğumuz inanç duygusunun da yeniden farkına varabilirsiniz.
Son olarak, fikir sahibi olmanız için filmin fragmanıyla başbaşa bırakıyorum sizi ama hemen belirteyim, fragmanda danslara çok yer verilmemiş aslında filmin çoğuna hakim olan bir dans şöleni var. İzlemek isteyenlere şimdiden iyi seyirler diliyorum...



19 Ocak 2012 Perşembe

Sokak Kızı


Bu ayın ikinci kitabı Sokak Kızı, aslında geçen yılın sonunda okumaya başladığım ama aynı anda birden fazla kitap okuma huyum yüzünden bitirmekte biraz geç kaldığım bir kitap.
Kitap hakkında görüşlerimi paylaşmadan önce, kapaktaki resme bakmanızı istiyorum. Güzel bir kadın, ardında da üzgün iki adam; işte bu resim tüm hikayeyi anlatıyor...
Tuna kıyısındaki İbrail şehrinin şiirli dekoru içinde başlıyor hikaye. Uğruna şiirler yazılacak kadar güzel, esmer, gür saçlı gencecik bir kız boy gösteriyor şehrin sokaklarında... Anasız, babasız hatta adsız, işi gücü, ona buna su taşımak olan bir körpecik. Saka kız diyor ona insanlar ama birisi saka kız demek istemiyor ona ve Nerrantsula oluyor bir anda bu güzelin adı, Nerrantsula, turunç ağaççığı...
Bu birisinin adı, Marko. Bu genç delikanlı ilk gördüğü andan itibaren Nerrantsula'ya deli divane aşık, Nerrantsula da ona tutkun ama bir de bir başkasına, Epaminonda'ya...
Aynı ateşli ve gizemli kızı seven iki delikanlı, Marko ve Epaminonda, iki genci de aynı şekilde seven Nerrantsula...
Bir insan nasıl aynı anda iki kişiyi sevebilir sorusuyla hayrete düşerken, aynı kızı seven iki insan nasıl birbiriyle dost olabilir sorusunun içinde buldum kendimi bir anda.
Sevmek gerçekten böyle mi acaba, her şeye rağmen sevebilmek, gerçek sevgi bu mu acaba soruları da kafamda dolanmaya başladı.
Peki ne olur bu sevginin sonu, hep böyle mi devam eder, nereye kadar böyle gider diye merak ederken birden bambaşka bir şekle döndü hikaye. Başlarda biraz sıkılsam da bu noktadan sonra, kitabın sonuna nasıl geldiğimi anlayamadım, elimden hiç bırakmadan okudum. Bir başkası daha dahil olmuştu bu üç insanın kaderine, sakat zavallı bir genç Aurel...
Tuna kıyısında başlayıp Nil kıyılarında devam eden bu serüven, en candan bir arkadaşlık örneğiyle aynı zamanda sakat bir genç için namusunu bile feda eden kimsesiz bir kızın ruh soyluluğunu gözler önüne serip, İstanbul'da Boğaziçi'nin büyülü sularında hüzünlü bir şekilde son buluyor.
Istrati'nin çocukluk anılarıyla harmanladığı bu aşk ve dostluk serüvenini eminim siz de çok beğeneceksiniz.
Kitap bittiğinde uzun uzun kapağı izledim, çok basit bir çizim belki de ama her şeyi anlatıyor...
Deniz kıyısında, kumsalda,
Nerrantsula fundoti!
Bir bakire etekliğini çitiliyordu,
Nerrantsula fundoti!

Dali Sanat Galerisi

Dün tüm sınavlarımın bitmesinin ardından kendimi hemencecik bir sergiye attım. Dali Sanat Galerisi, Bestekar Sokak'ta minik bir atölye. Gittiğimde, yüzünde yılların yaşanmışlığını taşıyan çok tatlı bir bayan karşıladı beni, ufak ufak sohbetler ederek küçücük ama sıcacık olan o ortamda bulunan tüm resimleri izledim. Dediğim gibi burası aynı zamanda bir atölye, sergilenen resimler de atölyedeki ressamların resimleri hatta ben oradayken biri oldukça tonton olan iki bayan resim yapıyordu, onları da resim yaparken biraz izledim. Çok fazla resim yok, hatta bazı yerlerde yarım kalmış tablolar da bulunuyor ama meraklıysanız gidip görülebilir. Aynı zamanda kursları da varmış, hem bu karma sergiyi gezip hem de bilgi alabilirsiniz. Tam adres; Bestekar Sokak, 61/1, Kavaklıdere. Herkese resim dolu günler diliyorum...









18 Ocak 2012 Çarşamba

"mutluluk insanın içindedir"

Söze nereden başlasam? Mmm, hayat çok güzel, vallahi de güzel; koşmak, yorulmak, üşümek, dans etmek ve başımın dönmesi... hepsi de birbirinden güzel. Bir dakika, bir dakika ben böyle bir yazı yazmayacaktım, nereden süzüldü şimdi bunlar parmaklarımdan?
Durumu şöyle özetleyeyim o zaman, bugün son finalime de güle güle dememle birlikte yarıyıl tatilime girmiş bulunuyorum. Aynı zamanda son tangomu da yaptım bu akşam, ona da okulla eş zamanlı kısa bir ara. Meraklılara hemen söyleyeyim, dönüşlere başladık ve ben henüz çok güzel yapamasam da çok eğlendim, başımın dönemsi bile keyfimi bozmadı . Ve bugün Ankara hiç olmadığı kadar çok soğuktu ama ben onun soğukluğuna aldırmadan yine kollarımı açıp koştum dilimde şarkılarla... Anlayacağınız, üzerimde bir hafiflik bir rahatlık.. 
Ama aynı zamanda aklımda da bir o kadar doluluk...
Şu güzelim tatilime sığdırmayı planladığım bir sürü şey var aklımda ve ben yine bu koca zamanı kendime yetirememekten korkuyorum.
Dediğim gibi aklım karman çorman, kendimle yapmayı planladığım bir dolu şey var. Bakalım bunları yerine getirip kendimi mutlu edebilecek miyim.
Ayrıca sizleri de mutlu etmek istiyorum, o yüzden deftere not edilip yazılmayı bekleyen her şeyi de birer birer paylaşacağım sizlerle.
Şu an tatlı bir yorgunluk düştü üstüme, hemen uyuyup yarın başlıyorum tatilin güzelliklerini yaşamaya.
Aa şunu da söyleyeyim ama, bu aralar çok fazla iştahlı olmamdan mütevellit artık meyve suyu içmemeye karar verdim. Çok tüketmiyorum zaten ama hiç olmasın daha iyi. Gazlı içecekleri bırakalı tam 3 yıl oldu ve ben şu an bu duygunun inanılmaz mutluluğunu yaşıyorum. Şimdi bu size anlamsız gelebilir ama inanın sağlıklı olduğumu düşünmek beni mutlu ediyor. Düşünüyorum da bundan 1 yıl sonra, 1 yıldır katkı maddeli boyalı suları içmiyorum diyerek kendimle gurur duyup mutlu olacağım. Hayat, çok güzelsin ve ben senin tüm güzelliklerini yaşayabilmek için kendime çok iyi bakacağım... 
Bu arada, ara sıra blogumun arama anahtar kelimelerine bakıyorum ve şu an dikkatimi çeken bir söz var orada "mutluluk insanın içindedir". İnsanlar bu güzel sözle bloguma ulaşmışlar, nasıl mutlu oldum anlatamam. Evet, çok doğru mutluluk insanın içindedir; siz isterseniz onu dışarı çıkarırsınız, istemezseniz de kimseye göstermezsiniz ama o hep sizin içinizdedir.
Çok konudan konuya atladım ben de farkettim ama bu seferlik böyle olsa olmaz mı? Hadi olsun bakalım dediğinizi duyar gibiyim :) O zaman şimdi hepinize içindeki mutluluğuyla güzel bir gece diliyorum, tatlı uykular efendim...

14 Ocak 2012 Cumartesi

Sonsuz


Gün bitiyor yavaş yavaş 
Sarıyla turuncunun güzel dansına
Gri burnunu sokuyor, acımasızca
Uzaklarda çatılar, minareler
Koca suların ortasında
İki kayık; biri sana biri bana...
Atlasak birlikte
Hatta boşver ayrı gayrılığı
Aynı kayığa binsek
Birbirimize sarılarak
Kaçsak, gitsek
Nereye olduğunun önemi yok
Sadece gitsek
Güneşin hiç batmadığı
Grinin hiç doğmadığı
Huzurlu diyarlara...
Fonda yine Yaşar mırıldansa
İçinde gemi geçen o şarkılarından
Önemi yok hangisinin olduğu
Sadece fısıldasa...
Üşüsek fırtınada
Sarılsak birbirimize
Huzur musun sen?
Ya ben, mutluluk muyum?
Birbirimizin sonsuzu olsak
Sonsuz sularda
Savrulsak sonsuz diyarlara...

                                         greta

Bir deneme yaptım, kendimce tabloma uygun minik bir şiir, umarım beğenmişinizidir, buraya tık tık yaparak bu hoş şarkıyı da dinleyebilirsiniz herkese sonsuz günler...

13 Ocak 2012 Cuma

Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz


Bu yıl bir karar aldım, yıl boyunca okuduğum tüm kitapların aylık bir şekilde listesini tutacağım. Panoma "2012 - Okuduğum Kitaplar" adı altında bir liste astım ve şu an itibariyle Ocak ayında 3 kitabım bulunuyor. İlk sırada da, Tuna Kiremitçi'nin son kitabı, Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz var.
Yeni yılda kendime hediye ettiğim kitapların arasındaydı bu kitap. Kitap hakkında hiçbir fikrim olmadan, tamamen adından ötürü ilgimi çekmesi ve tabii Tuna Kiremitçi olması nedeniyle hiç düşünmeden aldım bu kitabı. Evet, hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz ne kadar da doğru...
Denemelerden oluşan bu kitapta, ilk yazıya verilen bu isim aynı zamanda kitaba da ismini vermiş yani aslında kitabın bütününe ait bir eski sevgili durumu yok ama yine Tuna Kiremitçi'nin her kitabında olduğu gibi yeni pişmiş bir reçel kokusu hakim tüm kitaba.
Ömer Hayyam'dan bir söz karşılıyor sizi kitabın ilk sayfalarında "Sevdin, sevildin. Daha ne isteyesin?"
Tuna Kiremitçi'nin; hayata hayatına, dünyaya dünyasına, aşka aşkına, oğluna, kendisine bakışını küçük küçük yazılara döktüğü, her farklı başlık altında okurken kalbinizde tebessüm oluşturan tam bir başucu kitabı çıkarmış ortaya.
Yazılar çok çok güncel, Amy Winehouse'un ölümünden Zeyenep Casali'nin evliliğine, Ye Dua Et Sev'den Kaybedenler Kulübüne... 
Eski kitaplarından "A.Ş.K Neyin Kısaltması?" ile neredeyse aynı bu kitap. Tek fark daha bir yaş almış Kiremitçi'nin olaylara bakışı ve yorumu.
Yine birçok yazardan, şairden bahsediyor yazılarında. A.Ş.K Neyin Kısaltması?'nı okuduğumda bahsedilen yazarların, şairlerin çoğunu duymamıştım ve çokça not almıştım ama bu kitapta adı geçen çoğu ismi tanıyordum hatta tanımaktan da öte seviyordum, aklıma çok güzel yer etmiş şekilde biliyordum. Kiremitçi ile aynı insanları sevmemize mutlu oldum.
A.Ş.K Neyin Kısaltması?'nı da yakın bir zamanda okudum ama duygularımla boğuşup onları yazmaktan blogda yer veremediğim için o da yazılmayı bekleyen bir dolu kitabın arasında yerini koruyor. Ama şimdi, tüm kitapsever blog okuyucularıma söz veriyorum ki, haftaya tatile girmemle birlikte tüm biriktirdiğim kitapları birer birer sizinle paylaşacağım :)
En büyük ortak payda; hepimiz birilerinin eski sevgilisizyiz diye başlıyor söze sonra mutlu aşk vardır diye devam ediyor, ruh ikizinin gözlerine bakıyor, uzun mesafeli ilişkilerden bahsediyor, şimdiki çocukların meşgullüğünden dert yanıyor, asıl aşkını açıklıyor, fazla aşktan ölüyor, kafayı cama sıkıştırıyor ve en son bu yazıya inanmayın diyerek noktalıyor sözlerini.
Ve benim de yine ruhumda bıraktığı o hoş reçel kokusuyla yüreğime ılıkça dokunup geçiyor...
Yılın ilk kitabımın bu olması biraz manidar mı bilmem ama okudum çok da keyif aldım, size de tavsiye ederim, şimdiden herkese keyifli okumalar...

3 Ocak 2012 Salı

Hüzzam


Yeni yılın ilk yazısı, yeni yılın ilk oyunuyla...
Bu akşam Oda Tiyatrosunda Hüzzam'ı izledim. Diğer sahnelerde saat sekizde başlayan oyunların aksine bu sahnede oyunlar altı buçukta başlar, bu nedenle 2012'nin ilk oyununu izlemiş oldum farkına varmadan. Oyundan önce biraz bu sahneden bahsetmek istiyorum. Oda tiyatrosu beşerli on iki sıradan oluşan altmış kişilik küçük bir sahne, adı gibi tam bir oda. Ben burada oyun izlerken, kendimi tiyatroya gitmiş gibi değil de sanki o başarılı tiyatrocuları evimde konuk ediyor gibi hissediyorum her seferinde. Büyük sahnelerin o büyüsü yok belki ama samimi, sıcak bir ortamı var ve burada izlediğim her oyun bir şekilde kalbime dokunuyor. İşte Hüzzam da kalbime dokunup geçti bu akşam. 

Hüzzam, Türk musikisinde, "koyu hüzünlü bir makam" demekmiş. Zaten, henüz oyun başlamadan salona girdiğiniz ilk anda ud eşliğinde hüzzam makamına ait olan sesler karşılıyor sizi. 

Oyun, tek kişilik bir kadının, Mahpeyker'in hikayesi. Mahpeyker rolünde başarılı oyuncu, Maral Üner var. Oyun ilk olarak 1984 yılında sahnelenmiş ve Maral Üner Hüzzam'ı 12 yıl boyunca 503 kez temsil etmiş. Şimdi, 23 yıl aradan sonra Maral Üner aynı rolle tekrar karşımızda. Hemen belirtmeliyim ki, oyunun tekrar sahnelenmesiyle böyle başarılı bir oyuncuyu tanımış olduğum için  ve onu izleyebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ayrıca Maral Üner, bu oyunla Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nün sahibi olmuş, oyunun izlediğiniz zaman bu ödülü fazlasıyla hakkettiğini eminim siz de anlayacaksınız.



Mahpeyker; Hakkı Paşa'nın soylu torunu, annesinin Mah'ı, babasının şımarık kızı, İsmail'in çocukluk arkadaşı, Asım'ın kıymet görmeyen eşi, Orhan'ın annesi, Osh Holding'in sesi...


Mahpeyker; geçmişte şımarık, nazlı bir 
genç kız, günümüzde hayatın ona kattıklarıyla kaba, saldırgan bir kadın...

On sekiz yaşında, aşkını anlatırken; "o tam bir erkek, daha şimdiden sigara bile içiyor" derken, yıllar sonra telefonda konuşurken "ananı eşekler kovalasın" diyen, geçmişe dönüp anılarını hatırlayıp hüzünlenen, toplum değişimine ayak uyduramayan bir kadın.

Yıllar önce yalılarda yaşayan şımarık bir kızken, şimdi meyve sebze alamayacak duruma gelen içimizi hüzünlendiren
 bir kadın Mahpeyker.

Oyunun sonunda diyor ya Mahpeyker; eskiden kalabalık gürültü seslerinden rahatsız olurdum şimdiyse yalnızlığın sessizliğinden; belki de onu en çok üzen değişen toplumun onu yalnızlaştırması, belki de bu yüzden sürekli salıncakta sallandığı günlere gitmesi, dedesiyle, babasıyla, annesiyle konuşması... 


Maral Üner'i bu oyunda tanıma fırsatı bulduğum için çok mutlu oldum. Yıllar öncesine döndüğü zamanlardaki o çocuk sesi beni büyüledi, gerçekten çok başarılı. Şu anki yaşamında insanın yüreğine dokunan o sesi de bambaşka. Ayrıca, söylediği Bir İstanbul Kadını şarkısıyla yaşamındaki hüznü incelikle, dokunaklı bir şekilde ifade ediyor. Mahpeyker'in hüznüne eşlik eden usta oyuncuların ses kayıtlarının da ayrı bir yeri var oyunda.


Her sözünde duygulandım ama gözlerim hiç dolmadı. Ben bu ara istemiyorum hiç hayatımda hüzün, bu kadar başarılı bir oyuncu tarafından oynanmasa herhalde sıkılırdım bu oyunda ama hiç sıkılmadım, Mahpeyker'in hüznü yüreğime nazikçe dokunup geçti.

Oyun sonunda bizlerle sohbet etmesi, deftere bir şeyler yazmamızı istemesi... Geri çevirir miyim hiç, kağıt olsun kalem olsun da bana, hemen, yüreğimde bir yerlere dokunduğu için sonsuz teşekkürlerimi ilettim kendisine. Bu oyunda, oyundan çok oyuncuya övgülerim, beğenilerim. Mutlaka bu başarılı oyuncuyu izlemenizi tavsiye edip şimdiden iyi seyirler diliyorum hepinize..


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...