26 Şubat 2012 Pazar

İçimdeki Kelebek


Bu sabah çok mutsuz başladım güne; içimde bir sıkıntı, nedensiz yere kendimi yeyip bitirdim...
Sıkıntımı geçirmek için sabah sabah günlüğüme döktüm içimi, ki hiç huyum değildir genelde gece uyumadan önce yatağıma girip yazarım, biraz sakinleşsem de tam olarak geçmedi sıkıntım.
Sonra da bu resmi yaptım ve aklımı kurcalayan tüm düşünceleri unuttum. Bilmiyorum bundan kaçıncı kez bahsediyorum ama ben resim yaparken hiç bir şey düşünmüyorum. Kendim bile hayret ediyorum bu duruma, ne kadar sıkıntılı olsam da boyalarla dans ederken sanki uçup gidiyor tüm düşünceler beynimden yüreğimden. Resim bittikten sonra soruyorum kendi kendime, ne düşündüm resmi yaparken diye; yok, hiç bir cevabım yok bu soruya. Bugün bu kelebeği yaparken de aynı şey oldu, her şeyi unuttum. İçimde büyüyen tüm sıkıntıları bu kelebeğe döktüm ve uçurdum gitti...

25 Şubat 2012 Cumartesi

George Dandin


Bugün, George Dandin'in hikayesini izlemek üzere Küçük Tiyatro'ya gittim. En eski sahnelerden olan Küçük Tiyatro'yu hep sevmişimdir, çok büyük değildir ama klasik tasarımıyla gönlümü kazanmayı başarır. Salona girdiğimde, yine perdesiz bir sahneyle, oyundan önce dekoru uzun uzun izleme şansını buldum. Hemen belirteyim ki, dekoru izleme fırsatı sunmasına rağmen ben perdesiz oyunları pek sevmiyorum. Tiyatro deyince insanın aklına ilk gelen perde; kıpkırmızı kadifeden, arkasında sakladığı gizli dünyayla insanı heyecana sokan, yavaş yavaş açılmasıyla merakları gideren, şiddetli alkış sesleriyle kapanan büyülü kumaş... Ama son zamanlarda çoğu oyunda perde kullanılmıyor, salona girer girmez dekorla karşılaşıyorsunuz. Bazı oyunların dekorları gereği perde kullanılmıyor bunun farkındayım ama ne bileyim sanki yavaş yavaş perde kalkıyor tiyatrodan. Bu eskiden garip gelirdi ve hoşuma giderdi ama artık perdeli sahneleri özlüyorum. 
Neyse, dönelim oyunumuza, dekordan bahsediyordum. Evet, çok cici bir dekoru var bu oyunun. Kafesteki kuşlar, horozlar; duvarlara asılı sarımsaklar, mısırlar, kuru biberler; sepetlerdeki elmalar, üzümler; su testileri ve çiçekler... Oyunun ikinci perdesine kadar burasının bir mutfak olduğunu düşünmüştüm ama daha sonra anlıyorsunuz ki burası evin dışı; bahçe ya da avlu gibi bir yer. Böyle güzel objelerin kullanılmasına rağmen oyuncuların dekoru kullanımı sürekli soru işareti bıraktı bende; bir kapıdan dolanıyorlar bir direkt ortadan giriyorlar, madem öyle giriliyor kapıyı neden dolanıyorsunuz diye düşünmeden edemedim. Ayrıca, rollerini bitirdikten sonra oyuncuların sahnenin yan tarafında oturmasının anlamını da çözemedim. Kendi evlerindeler, işlerindeler güçlerindeler diyeceğim ama o zaman neden sahnedeki oyuncuyu izleyip gülüyorlar. Dekorun arkasındaki o koca beyaz perde de gözüme çok itici geldi kendi kendime acaba hangi renk olabilir diye düşünürken ikinci perde mavi ışıklar ve bulut figürleriyle gece ambiyansını yaratıp oyuna dahil olmasıyla nedenini anlamış oldum.


Konudan hiç bahsetmeden eleştirilerimle başladım yazıma ama cidden oyun boyunca aklıma takılan konulardı bunlar. Konuya gelecek olursak; belki kitabını okuyanlar biliyordur, Moliére'in bundan üç asır önce yazdığı eserlerinden biri George Dandin. George Dandin adında zengin bir köylünün asil bir ailenin kızıyla evlenmesi sonucu, davul bile dengi dengine, sözünü; karısının kendisini aldatması ve George Dandin'in bu durumu karısının asilzade ailesine ispat etmeye çalışma sürecini Moliére'in kendine has tarzıyla komik bir şekilde anlatır.


Angelique yani George'un karısı, kocasının onu aldattığını bildiğinin farkındadır ama bu onun hiç umrunda değildir.Onun tek endişesi, iffetleriyle ünlü asil anne babasının bu durumu öğrenmesidir. Bu durumu öğrenmemeleri için Hizmetçi Claudine'in de yardımlarıyla binbir türlü oyunlar oynar. Aynı şekilde George Dandin de ailesinin öğrenmesi için oyunlar oynar ve entrika dolu komiklikler çıkar ortaya.
İlk perde çok yavaş ilerliyor, temposu oldukça düşük, sıkıldığımı itiraf edebilirim ama ikinci perdede ilkinin aksine tempo hiç düşmüyor ve bol bol güldürüp eğlendiriyorlar. Ayrıca ikinci perdede oyunun interaktifliği artıyor. Seyirciyi oyuna dahil etmek için küçük küçük ricalar oyunu renklendiriyor. Tiyatrodaki böyle durumları çok seviyorum hele bir de oyuna dahil ettikleri kişi bensem, bu sefer benim başıma gelmedi ama oyundaki tüm alkışları başlatan kişi ben oldum, ilk benim alkışımı duydu sahne ve ardından herkes benim ellerimin sesine katıldı itiraf edeyim bu durumu da çok seviyorum :)


İlk perdede sıkılmama rağmen George Dandin'i canlandıran Bülent Çiftçi'nin o tok sesi, mimikleri, gözlerini kocaman açışı ve harika oyunculuğu tüm oyuna hakim. Karısını canlandıran Zeynep Yasa'yı ilk olarak Narnia Günlükleri'nde izlemiştim, orada da çok beğenmiştim ama bu oyunda tamamen farklı bir rolle büyük beğenimi kazandı, gerçekten başarılı bir oyuncu ve tabii ki Lubin rolündeki Gürkan Görbil; şapşal, sakar, sarhoş, komik rolünü öylesine güzel canlandırıyor ki hayran kalmamak elde değil. Ayrıca  kostümleri de çok beğendim; hanımların elbiseleri, ayakkabıları; beylerin ceketleri hoşuma gitti.


Bu sezon prömiyerini yapan oyun, izleyenler tarafından pek beğenilmeyen ve eleştirilen bir oyun. Evet bahsettiğim gibi benim de eleştirilerim oldu oyuna dair ve evet başlangıçta çok yavaş ve sıkıcı bir şekilde ilerleyen bir oyun ama ikinci perde gayet keyifli ve güzel bir sonla bitiyor. Oyunun düşük temposuna rağmen oyuncular da çok başarılı, her şeyden önce emeklerine sağlık. Son sözüm, izlemeye değer. Herkese tiyatro dolu günleri diliyorum...

24 Şubat 2012 Cuma

Papağan uçtu uçtu kondu

Bugün güne mutlu bir haberle başladım. İlk kartpostalım gitmesi gereken yere ulaşmış. Size daha önce Postcrossing'ten bahsetmiştim. Öğrenir öğrenmez üye olup ilk kartımı postalamıştım ama bu ulaşan kartpostal, ilk gönderdiğim değil, ikinci gönderdiğim. İlk kartpostalı neredeyse bir ay önce gönderdim, ben bu işi beceremedim herhalde deyip artık ümidi kesmiştim ki, bugün gelen maille birden mutlu oldum. Kartı gönderdiğim kişi bana teşekkür mesajı göndermiş ve gönderdiğim kartpostalın şimdiye kadar gördüğü en güzel kartpostal ve en sevdiği kartpostal olduğunu yazmış, çok mutlu olmuş. İlgi alanlarını okuduğumda papağanları çok sevdiğini görmüştüm ve ben de sürpriz olarak bir papağan çizmiştim, çizdiğim bu papağanı çok çok beğenmiş ve bana teşekkür etmiş.
İşte, Belarus'a uçurduğum papağanım...



Gönderdiğim kartın ulaşmasının mutluluğu dışında diğer bir mutluluk da, şimdi benim de ilk kartpostalıma kavuşmama çok az kalmış olması, büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum bu anı :)
Ama Rusya'ya gönderdiğim ilk kartpostaldan hala haber yok. Gönderdiğim kişiyle iletişime geçtim daha ulaşmamış ama endişelenmemem gerektiğini söyledi Rusya'da postalar pek iyi çalışmazmış, bir keresinde kartın eline ulaşması 50 gün sürmüş. Bu biraz içimi rahatlattı, şimdi bu kartın da bir an önce ulaşmasını bekliyorum. Yine çok mutlu olacağım, bir de ona çizdiğim pengueni beğenirse daha da mutlu olacağım.

Hiç tanımadığım insanları mutlu etme düşüncesi, beni o kadar çok mutlu ediyor ki. Sanırım Postcrossing'e başlamamın en büyük nedenleri arasında bu var. Evet kartpostalları seviyorum, neredeyse unutulmuş olan posta alışkanlığını da devam ettirmek istiyorum ama ben insanlara sadece kart göndermiyorum; sevdikleri şeyleri elimden geldiği kadarıyla çizip kart ellerine geçtiğinde onlara iki kat mutluluk yaşatmak istiyorum. Yüzlerindeki o kocaman mutluluk ifadesini düşünmek bile benim yüzümü gülümsetiyor ve böylece ben daha da çok mutlu olmuş oluyorum.

Bunlar da geçen hafta sonu Eskişehir'den aldığım kartpostallar. Şimdi hepsi birer birer gönderilmeyi bekliyor tabii arkasına çizeceğim minik sürprizlerle :)


23 Şubat 2012 Perşembe

İyilik


Şubat ayı bitmeden, yeni bir kitabı daha bitirmenin mutluluğunu sizinle paylaşmak istiyorum.
İyilik, Pulitzer ödüllü yazar Carol Shields'in okuduğum ilk kitabı. Kitabın kapağının çok ilgimi çekmesi üzerine almıştım bu kitabı ve tabii ki adının...
Kitabın ana karakteri ve aynı zamanda anlatıcısı olan Reta Winters; Kanada'da yaşayan mutlu bir yuvaya, eşe ve çocuklara sahip, 'plaj romanları' yazarak hayatını yaşayan bir yazar.  Dingin yaşamı ve küçük mutluluklarıyla kocaman dünyanın merkezinde kendine yer edinmiş güçlü bir kadın. Bu kendi halindeki sıradan hayatı, büyük kızı Norah'ın yaşamındaki her şeyden vazgeçip, bir kaldırım köşesinde yere oturup boynuna astığı ve üzerinde iyilik yazan bir levhayla yaşamaya başlamasıyla bir anda değşir. Norah'ın bu davranışına ne ailesi, ne arkadaşları, hiç kimse bir anlam veremez, kimse anlayamaz ama 19 yaşındaki bu genç kızın suskunluğuyla anlatmak istediği şey o kadar büyük ve derindir ki, sayfalar ilerledikçe insanda hayata dair farkındalıklar yaratıyor.
İyiliğin gerçekten ne demek olduğunu sorgulatan, yaşamımızın anlamı ve amaçlarımız üzerine bizi düşündüren etkileyici bir hikaye.
Ayrıca bunların dışında, Reta bir yazar olduğu için ve kitapta yazmakta olduğu romanın gelişim aşamasını okurlarla paylaştığı için yazarlık üzerine birçok bilgiye de ulaşıyorsunuz ve yaşadığı olayların kitabının karakterlerini nasıl etkilediğine...
Reta, okuduğu kitapların yazarlarına mektuplar yazıyor. Mektuplar ya bir eleştiri ya bir ölüm ilanının ardından yazılan elveda mektubu ama hepsinin ortak noktası, onlara kendi üzüntüsünden; kızından bahsetmesi...


Kitapta ufak ufak feminzm düşüncelerine de yer veriliyor ama ölçüsü çok iyi şekilde korunmuş hiç abartıya kaçılmamış. Genelde kadın yazarlara verilmeyen önemi ince ince işleyerek göndermeler yapılıyor.
Günlük hayatlarına devam etmek zorunda olan bir ailenin birlikte paylaştığı ortak acı, bir annenin acısı; en güzel yemekleri yerken, en pahalı şarabı içerken, arkadaşlarıyla sohbet ederken aklından hiç çıkarmadığı sokaklarda dilenen başarılı kızı, genç bir kızın yaşından çok büyük olgunlukla hayatı sorgulayıp iyiliğin peşine düşmesi... Tüm bunlara yazarlık notları, arkadaşlık, feminizm ve sabır da eklenince güzel bir kitap çıkmış ortaya.


Kitabın başından sonuna kadar, iyiliği sorgulamanın dışında Norah'ın bu davranışına neden olan olayı düşünüp durdum. Hayatta insanları etkileyen olaylar vardır, Norah'ın hayatını böylesine derinden etkileyen olay ise, nihayet kitabın son sayfalarında okuyucuya açıklanıyor, birkaç sayfa sonra da kitabın sonu geliyor. Açıkçası bu olay çok tatmin etmedi beni. Evet kitap amacına ulaşıyor, iyiliği çok güzel sorgulatıyor ama genç kızı etkileyen olay çok yetersiz. Yani, yazar iyiliği çok güzel anlatmış ama iyiliğe giden süreç biraz  havada kalmış gibi geldi bana.
Neyse, daha fazla yorum yapmayayım siz okuyun ve karar verin. Dediğim gibi iyiliği bulma yoluna giden süreç dışında insanın içine dokunan çok güzel bir hikaye. Bazı kısımlarda gözlerim bile doldu. Okuyun ve sorun kendinize; iyilik nedir, kim içindir?

19 Şubat 2012 Pazar

Eskişehir - Sergi

Son olarak, Zafer Dilekçi'nin yağlı boya resimlerinden oluşan sergiyi gezdim.
Resimleri izlerken, tanışma fırsatı da bulduğum ressamla sohbet ettim. Kendi hazırladığı tuvallere resim yapan ressamın bana tavsiyesi de tuvallerimi kendimin hazırlaması gerektiği oldu, bunu dikkate alacağım :)



Ben en çok farklı tarzdaki bu resimleri sevdim. Değişik figürler hoşuma gitti. Renklerin canlılığı da dikkat çekici.


 



Gelincikler de oldukça göz alıcı. Gelincik çalışmak çok zevklidir zaten, ben de çok severim ve genelde de hep güzel sonuçlar çıkar ortaya.
Ressamın çalışmalarını buradan da tebrik edip, başarılarının devamın diliyorum kendisine.

İşte böyle sevgili okurlarım, Eskişehir'deki hafta sonumu tiyatro, müzik ve resimle geçirdim. Bir de eğer izlerken uyuyakalmasaydım bir film paylaşacaktım sizlerle ama neyse artık daha sonra izleyip paylaşma sözü vereyim size. 
Bunların dışında; gezdiğim, eğlendiğim, yorulduğum, dinlendiğim, üşüdüğüm, ısındığım, güldüğüm, gülme krizine girdiğim, yediğim, çok çok yediğim, özlediğim, değer bildiğim bir hafta sonu geçirdim.
Umarım sizler de güzel bir hafta sonu geçirmişsinizdir.
Yarın herkesin güzel bir haftaya daha gözlerini açması dileğiyle...

Eskişehir - Senfoni Orkestrası


Eskişehir'deki ikinci günümü müziğe ayırdım. Eskişehir Senfoni Orkestrası'nı dinlemek için Opera'ya gittim.
İlk olarak, Fazıl Say'ın bestelediği "Khayyam" Klarinet Konçetosu'nda,  söz olmadan klarinet orkestra eşliğinde Hayyam'ı anlatıyor. 30 dk süren eser üç bölümden oluşuyor.
İlk bölümde, 1000 yıl önce Hayyam'ın yaşadığı topraklara yani İran'a gidiliyor ve Hayyam'ın çocuklu ve gençlik dönemi, iyi ve kötü arasındaki farkı anladığı ilk zamanlar anlatılıyor.
İkinci bölümde,Hayyam'ın aşklarına yer veriliyor. Klarinete eşlik eden viyolonsel, Hayyam'ın eşini simgeliyor.
Son bölümde ise, Hayyam'ın en erdemli olduğu yaşlar müzüğin içinde dinleyiciye ulaşıyor.
Solist Ecesu Setesen, Naci Özgüç şefliğindeki orkestranın ona eşlik etmesiyle tüm dinleyicilerin keyifli dakikalar geçirmesini sağladı.




Ve ardından Edward Grieg "Peer Gynt" Süitleri ile devam eden konser, güzel bir müzik şöleni yaşattı bize. Gözümü kapatıp, huzurlu yerlere gittim ve ruhumu besledim onlar sayesinde. 
Orkestra şefi Naci Özgüç'ü ve orkestrayı tebrik ediyorum.
2002 yılında kurulan bu güzel orkestraya sahip tüm Eskişehirlilerin her zaman onlara kulak kabartması dileğiyle...



Eskişehir - Şimdi Olmaz Sevgilim

Cuma günü fırtınalı, oradan oraya beyazlıklarını savuran asabi bir Eskişehir karşıladı beni ama onun bu soğukluğuna, o canlı kenti eve hapse etme düşüncesine inat, ben trenden iner inmez ilk iş olarak akşamki oyuna bilet almaya gittim. Hem de Eskişehirlilerin bile bilmediği, bilenlerin ise orada ne işin var diyerek şaşkınlıklarını ifade ettiği, şehrin neredeyse dışında bir yerde sahnelenen oyuna.
Sultandere Sahnesi'nde sahnelenen oyuna gitmek için kar altında saatlerce otobüs beklerken ve otobüse bindikten sonra yine bir o kadar yol giderken, keşke bu kadar uğraşmasaydık diye düşündüm ama oyunu izledikten sonra fikrim tamamen değişti ve iyi ki onca zahmeti çekip gelmişim dedim.


Ray Cooney'in yazdığı oyun Ali Yalaz tarafından çevrilmiş ve Ercüment Yılmaz'ın yönetmenliğinde Eskişehir Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmeye başlamış. Beceriksiz bir çapkının hikayesini komiklikler süreciyle anlatan oyun  tam anlamıyla karmakarışık bir komedya.


Sahne, Bay ve Bayan Bodley'in kürkçü dükkanı. Bayan Bodley yurt dışında seyahatte, e o zaman Bay Bodley de çapkınlık peşinde. Bu çapkınlığına yardımcısı Arnold'ı da dahil eder ama Bayan Bodley'in seyahatten erken dönmesiyle tüm planları bozulur ve bu kürkçü dükkanında tadına doyumsuz bir komedi başlar. Sekreter Tıbdale, Bay ve Bayan McMichael, Bay ve Bayan Lawson, hepsini birbirine bağlayan, yalanlarla dolu komiklikler zinciri.  Temposu hiç düşmeyen, bol kahkahalı, oldukça keyifli bir oyun.


Arnold karakterini canlandıran Alp Sunaoğlu, üstün performansıyla fazlasıyla beğenimi kazandı, çok çok başarılı. En çok bu karaktere gülmeme rağmen tüm oyuncuların aynı duyguyu yaşattıklarını söyleyebilirim, oyuncuları gerçekten başarılı buldum. Bir de aklımda yer eden Ezgi Çoşkun'un canlandırdığı Sue Lawson karakteri, abartılı bir tipleme olmasına rağmen, o ince ölçüyü çok güzel korumuş. Tiz sesiyle, uzata uzata Bay McMichael deyişi hala kulaklarımda.


Oyun, geçen sezon izlediğim Georges Feydeau’nun yazdığı Bit Yeniği adlı oyunu anımsattı bana. O da Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın oyunuydu ve Ankara'ya turneye geldiklerinde izlemiştim. Yine çok gülüp eğlenmiştim. Bu oyun da Bit Yeniği gibi bir tat bıraktı ruhumda. Yüksek tempolu, bol karmaşalı, komik oyunlar her ikisi de. 


Neyi ne için erteler insan?
İnsan ne için erteler neyi?
Ne için erteler insan neyi?
 Yönetmen Ercüment Yılmaz, tüm bu felsefik düşüncelerden uzak ağız dolusu gülmek için sahnelemek istediklerini söylemiş bu oyunu.
Ve dediği gibi, bu düşüncelere çok fazla girmeden eğlenceli dakikalar yaşatıyorlar size. Ben o kadar çok güldüm ki, önümde oturan beyefendi arkasına dönüp bir bakış attı bana ama ben hiç aldırmadan gülmeye devam ettim.
Türkiye'deki ilk profesyonel gösterimi Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde gerçekleştirilen bu oyun, sezon boyunca Eskişehir'de tiyatroseverlerle buluşmaya devam edecek. 
Tüm ekibi tebrik edip, bol bol gülüp eğlenmek isteyen herkese bu güzel oyunu tavsiye ediyorum.
Şimdiden iyi seyirler. 

16 Şubat 2012 Perşembe

Hafta biterken...


Bu akşam, okul sonrası sinema keyfi yaptık diye yazmayı çok isterdim ama ne yazık ki, izlemek istediğimiz filmlerin başına bir şeyler gelmesi bizi bu durumdan mahrum bıraktı. Birinin makinistine bir şey olmuş, diğerinin filmi döndüren aleti kopmuş, bilmem ne bilmem ne... Şansımızı çok fazla zorlamayalım dedik ve sinema keyfinden vazgeçip hoş bir akşam yemeği yedik hep birlikte. Ardından da karşı koyulamaz lezzetteki tatlılarımızı  tadını çıkara çıkara yiyerek sohbet ettik. Çok sevdiğim üç arkadaşımla hoş bir akşam geçirdik...
Okul, çok yoğun bir şekilde başladı. İlk günden quizler, uzun uzun dersler, laboratuvarlar... Anladım ki, hiç özlememişim okulu ama hala ders çalışma isteğimi korumaya çalışıyorum :)
Bu yoğunluk arasında, dün akşam yaptığım ufak tangolarla eğlenmeye çalıştım. 
Üzerime çöken yorgunlukla bu haftayı tamamlamak üzereyken yarın okul çıkışı Eskişehir'e gidiyorum. Küçük bir hafta sonu kaçamağı; biraz dağıtmak, eğlenmek, biraz da kafa dinlemek...
Şimdi bavulumu hazırlayıp, dışarıdaki beyaz güzelliğin soğukluğuna nispet sıcacık yatağıma girip büyük bir itinayla ojelerimi süreceğim ve muhtemelen kurumasını bekleyemeden uyuyakalacağım..
Şimdiden herkese mutlu bir hafta sonu diliyorum...

13 Şubat 2012 Pazartesi

Tatile veda

Herkese merhaba, keyifler yerindedir umarım. Bana sorarsanız, yerinde sanırım :)
Bugünün tarihi itibariyle okulum başlamış bulunuyor ama benim Pazartesi günlerim boş yani artık Pazar sıkıntılarını yaşamayacağım ama bunun yerine Pazartesi sıkıntısı yaşamam çok muhtemel :)
Bugün son tatil günümün tadını; geç kalkıp yatakta kitap okuyarak, upuzun bir kahvaltı yaparak, bolca müzik dinleyerek ve dans ederek çıkardım.
Tatil boyunca her gün yazmaya, benliğimde beğeni bırakan her şeyi paylaşmaya çalıştım. Tatil başlamadan önce, tatili kendime yetiremeyeceğimi düşünmüştüm ve düşündüğüm gibi oldu. Her gün yazmama rağmen, yine yazılmayı bekleyen bir dolu şey biriktirdim. 
Yarın okula başlamamla, biraz uzaklaşmak istiyorum buralardan. Biraz ortalıktan kaybolup, derslere yoğunlaşmak... Bu kayboluş, kişisel şeyler yazmamakla ilgili ama yani yine gittiğim, gördüğüm, beğendiğim şeyleri paylaşacağım sizlerle. 
Evet, biraz yorulduğumu hissediyorum bu aralar ve nedenini bilmediğim bir ders çalışma isteği var içimde, umarım bu isteğim uzun sürer :)
Pazartesi günümü boşalttım ama yoğun bir dönem bekliyor beni. Umarım güzel bir dönem olur.
Bugün, en sevdiğim radyo kanallarında bol bol Whitney Houston çaldı, ben de büyük bir zevkle dinledim. Bizi üzen bu güzel sesle vedalaşmak zor, onu dinleyerek şarkılarını söyleyerek yaşatacak onu tüm sevenleri.
Ve tüm Grammy ödüllerini toplayan Adele'i dinledim gün boyu. 
Şimdi bu iki güzel sesin hoş parçalarıyla tatilimi sonlandırıyorum ve herkese mutlu bir hafta diliyorum...



12 Şubat 2012 Pazar

Rab Şeytana Dedi Ki


Tatilimin son oyunu, dün seyrettiğim Rab Şeytana Dedi Ki...
Hoş, sade bir dekor ve dekorun arka kısmında büyük bir orkestrayla karşıladılar bizi. Şarkıyla başlayıp şarkıyla bitiyor oyun. Anlatmak istedikleri her meseleyi şarkılarla dile getiriyorlar. 
Bir tarafta kutsal kitaplarda sabrıyla bilinen Peygamber Eyüp, diğer tarafta Yunan mitolojisinde Zeus'a karşı türlü oyunlar oynayıp ona direnen Sisyphos. İki ayrı kahraman, iki ayrı tanrı, tanrıya karşı iki ayrı davranış...
Aralarında da, bu iki kahramanın tanrılarıyla bahse tutuşmuş şeytan, iblis, lucifer, siz hangi ismini kullanmak isterseniz artık...
Birinin isyan etmesi, diğerinin ise her şeyi kabullenmesi gerekir şeytanın galip gelmesi için. Bu iki zıt durum, iki kahramanın da kafasını karıştırır. Aynı şekilde kafası karışan Eyüp'ün karısı da adeta şeytanın maşası gibi iki kahraman arasında galiplik yolunda kullanılır.
Bakalım, şeytan mı galip gelecektir yoksa tanrılar mı? Oyun, bu merakımızı giderirken aynı zamanda sabır ve direniş üzerine bir seçim yapmamızı istiyor bizden . Eyüp mü Sisyphos mu karar verin diyorlar oyunun sonunda. Ama ben bu soruya, Durukan Ordu'nun mükemmel performansıyla şeytan! diye cevap veriyorum :)
Sizi hemen uyarıyım, oyunun sonunda bir Durukan Ordu hayranı olarak salondan çıkabilirsiniz. Bir şeytan bu kadar mı sempatik olur dedirtti kendileri bana. Uzun saçlarıyla, sırtındaki gitarıyla, ayakkabılarının altındaki  tık tıklarıyla, muhteşem sesiyle, tüm mimikleriyle ve gülüşüyle hayran bıraktı beni kendisine. Ön sırada oturan yaşlı bir bayanı sahneye davet edip onunla dans ederken o tatlı bayanın yerinde olmayı çok istedim :) 
Gerçekten çok başarılı bir oyuncu, kocaman alkışları eksik etmedik kendisinden. Bu oyundaki üstün performansıyla, 2009 - 2010 1. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri ve 10. Lions Tiyatro Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülmüş.


 

Eyüp ve Sisyphos da aynı şekilde çok başarılıydı, onları da tebrik ediyorum.
Eyüp'ün karısı ise çok fazla beğenimi kazanmadı. Özellikle şarkı söylediği kısımlar biraz itici geldi bana. Önceki sezonlarda bu rolü Fatma Öney'in canlandırdığını biliyordum. Bu oyuncu değişikliği biraz keyfimi kaçırdı benim.
Dansları ve şarkıları da çok çok başarılı bulmadım. Çok başarılı dansçılar vardı ama sanki hepsi istenen duyguyu geçiremiyordu seyirciye. Bunun nedeni de yine bu sezondaki dansçı değişiklikleri olabilir. Aynı şekilde şarkılar da çok fazla bir his uyandırmadı bende, aklımda yer etmedi ama zaten müzikal bir derdinin olduğunu zannetmiyorum bu oyunun. Onlar üstün oyunculuk performanslarıyla dertlerini anlatıp, istenen mesajı veriyorlar seyirciye. Bu nedenle ne danslar ne da şarkılar oyuna olan beğenimi gölgelemedi.
Oyunda, benim en çok dikkatimi çeken kostümler oldu. Şeytanın kıyafeti, sırtında taşıdığı gitara uygun olarak hem müzisyen tarafını hem de içindeki oyunbazlığı yansıtan baştan çıkartıcı bir havada. Eyüp ve karısının kıyafetleri, olması gerektiği gibi sıradan. Sisyphos'un kostümü de kendi döneminden, Yunan mitolojisinden izler taşıyor. Dansçıların kostümleri ise, bu dört karakterin kostümlerinden birer parça taşıyor. Esra Selah'ın tasarladığı bu kostümler yine 2009 - 2010 10. Lions Tiyatro Ödülleri'nde En İyi Kostüm Tasarımı ödülünü de kazanmış. 
Oyunu diğer ödülleri ise; Nihat Asyalı'ya verilen 2009 - 2010 10. Lions Tiyatro Ödülleri En İyi Oyun Yazarı Ödülü ve Bozkurt Kuruç'a verilen 2009 - 2010 1. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri Komedi - Müzikal Dalında En İyi Yönetmen Ödülü.



Bir de, bu güzel oyuna ünlü ressam Adnan Turani çok hoş bir afiş hazırlayarak oyunun güzelliğine güzellik katmış.
Sadece, 1 saat 35 dk süren oyun biraz kısa geldi bana, daha uzun sürebilirdi sanırım doyamadım tadına.
Son sözüm, bu kadar bol ödüllü oyun kaçmaz, mutlaka izleyin!



9 Şubat 2012 Perşembe

Shame


Shame (Utanç), yalnız bir adamın acınılacak hikayesi.
Brandon, 30'lu yaşlarda New York'ta yaşayan, iyi bir işi ve güzel bir evdi olan, kadınların hayran kalabileceği karizmaya sahip yakışıklı bir adam. 
Onun sahip olduğu tüm bu özenilecek özelliklerin ardındaki asıl utancı gözler önüne seriyor film.
Brandon yalnız bir adam, mutsuzluğu yüzündeki her çizgiden, o güzel mavi gözlerindeki her bakıştan anlaşılıyor. Yalnızlığını gidermek için seçtiği yolsa akıl almaz cinsel hayatı. Yaşadığı ilişkiler, sevgiden yoksun olmasının dışında ona acı veriyor ve yok etmek istediği yalnızlığın içine daha da sürüklüyor. 
Sevgi nedir bilmeyen bu adamın hayatını değiştirecek olaylar, kız kardeşinin yanına taşınmasıyla başlıyor.
Kardeşiyle sürekli çatışsa da, birlikte yaşamak istemese de içten içe onun varlığı yaşamını sorgulamasına neden oluyor.


Bir adamın yalnızlığı ve çaresizliğinin yanı sıra, kardeşlik ilişkilerine de bir gönderme yapıyor film.
Seyirciye net olarak bilgi verilmese de, bu yakışıklı adamın çaresizlikten kurtulmak için böyle bir cinsel hayatı seçmesinin nedeninin, kız kardeşinin "biz kötü insanalar değiliz, sadece kötü bir yerden geliyoruz" sözleriyle sahip oldukları ortak geçmiş olduğunu düşündürüyor.
Acınılacak haldeki bu adamın ne sonuca ulaştığını seyirciye göstermeden sonlanıyor film. Yani yorumu biraz da size bırakıyor.
Turkuazmla tıklım tıklım bir salonda izlemeye başladığımız bu filmi, filmin ilk sahnesinden itibaren birer birer salonu terk eden seyircilerle izlemeye devam ettik. Evet, film cinsel içerikli sahneleri oldukça fazla olan bir film ama filmin teması ve anlatmak istediği asıl şey bu değil. Kulağımıza gelen kıkırdama sesleri de bizi fazlasıyla üzdü. Belki de şu an günümüz erkeğinin en önemli sorunlarından biri olan önemli bir konuyu, çarpıcı bir şekilde seyirciye anlatmaya çalışıyor film.. Tüm bilinçsiz seyircilere rağmen, New York sokaklarının güzel fonu ve hoş piyano seslerinin harmanlanmasıyla da ayrı bir hoşluk katılan bu filmi biz oldukça başarılı bulduk. Michael Fassbender ve Carey Mulligan, ikisi de çok başarılıydı hatta Carey Mulligan'ın o hoş sesi hala kulaklarımda...


Festival filmlerini seviyorsanız bu filmi mutlaka izleyin. Toronto Film Festivali'inde ve ülkemizde de daha önce Filmekimi'nde seyirciyle buluşan film, oldukça başarılı.
Film sonrası, yemek yediğimiz mekanda değerli oyuncu Hakan Boyav'ın da bulunması bizi ayrıca mutlu etti. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim :)
Şimdi herkese mutlu bir yarın diliyorum.
İyi geceler...

8 Şubat 2012 Çarşamba

Romeo ve Juliet


Romeo ve Juliet'in kitabını bir türlü okuyamadım. Ne zaman bitirmeye niyetli olsam hep yarım kaldı. Tiyatroyu çok sevmeme rağmen, oyun halinde yazılı olan metinleri okumaktan pek hoşlanmıyorum. Belki bir anlatıcı tarafından anlatılarak düz yazı şekline dönüştürülse büyük bir zevkle okurum ama sahne sahne anlatılan, parantez içlerinde karakterlerin durumları hakkında bilgi veren, oyun halindeki metinleri okumayı sevmiyorum.
Bu nedenle, Romeo ve Jıliet'in çizgi romanını görünce çok mutlu oldum. Vakit kaybetmeden hemen aldım ve bir çırpıda okudum.

Hikaye tamamen günümüze uyarlanmış. Romeo'nun bir rock idolü Juliet'in ise tam bir shibuya kızı olduğu hikaye Tokyo'da geçmekte.

Ve birbirine düşman aileler, Montague ve Capulet.

Hikaye günümüze uyarlanınca, klasik Romeo ve Juliet'in o romantik atmosferinden hiç eser kalmamış.
Tragedyanın yüceltilmiş dili de yok elbet, Japon gençliğinin konuşmalarıyla can bulan karakterler hiç hoşuma gitmedi. Anlayacağınız, okumakta zorlandığım o oyun metinlerinin değerini anlamış oldum :)
Ayrıca, kitabın sadece birkaç sayfası renkli geri klan kısmı siyah beyaz ve baskısı hiç sağlam değil, sayfalar birbir elimde kaldı. Doyasıya açıp okuyamadım kitabı.





Ben pek beğenmesem de çizgi roman sevenlerin, özellikle de manga sevenlerin ilgisini çekebilir. Kitap okumayı sevmeyen minikler için de, kitap okuma alışkanlığını kazandırmak amacıyla hoş bir hediye olabilir.
:)

7 Şubat 2012 Salı

Bugün'den...

Bugün nasıl rüzgarlıydı biliyor musunuz Ankara? Tüm soğuğunu üfledi sinirli sinirli. Mızmız bir çocuk gibi hırçın, kararsız bir yetişkin gibi yağsam mı yağmasam mı...
Ama ben onun tüm bu huysuzluğuna inat çıktım dışarı.


Öncelikle, sipariş verdiğim tango ayakkabılarını almaya gittim, aslında geçen hafta bitmişti ama ben gezip tozmaktan vakit bulamadım. Bugün gidip aldım sonunda. 
Seçtiğim kumaşı sizlerle paylaşmıştım daha önce, bitmiş hali de işte karşınızda...




Daha sonra da Turkuazımla buluştum, onunla sohbet etmeyi çok özlemişim. Birikmiş onca şeyi anlatmak ve dertleşmek de epeyce uzun sürdü. Yine hüzünlendik, dertlendik, sinirlendik ama en çok güldük, güldük, güldük, yine kahkahalarla güldük kimseye aldırmadan.
Bunlar da Turkuazımın bana minik hediyeleri. Çok çok beğendim...


Yine mutlu bir günü sonluyorum şu dakikalarda. Birazdan yatağıma girip bu mutlu günümü bir de el yazımla günlüğüme not edeceğim, yeni bir kitaba başlayacağım ve uyumadan önce yine günlerin çok hızlı geçtiğine serzenişte bulunup yine mutlu bir güne uyanmak için yavaş yavaş kapatacağım gözlerimi...

6 Şubat 2012 Pazartesi

Haftanın Resimleri

Bu hafta atölyedeki tüm yarım resimlerimi de tamamlayıp hepsini getirdim eve. Şu an evin merdivenlerinin basamaklarında birer birer dizili hepsi, kurumayı bekliyor. 
İşte bu haftaki resimlerimden bazıları...



Ben kayık resimlerini, daha doğrusu kayıp yapmayı çok seviyorum. Çok fazla kayık resmi çalışmama rağmen yine de severek yapıyorum her seferinde. Bu da uzun zamandır tamamlanmayı bekliyordu ve sonunda bitti. Sazlıkların arasında iki kayık, çok sevdim ben bu resmimi...


Ben kuşları pek sevmem, kanat çırpışları biraz ürkütür beni ama doğadaki en güzel renklere sahip canlılardandır kuşlar. Bir kuş resmi yapmaya, onların güzelliklerini tuvale aktarmaya çok hevesliydim ve geçtiğimiz hafta bu kuş resmini yaptım. İlk defa bu tarz bir resim yaptım, o yüzden mi bilmiyorum ama biraz acemice geldi bana ve çok fazla hoşuma gitmedi. Yine de ileride üzerinde daha çok çalışıp daha güzellerini yapabileceğime inanıyorum...

İşte bunlar da bu haftanın resimleriydi. 
Herkese renklerle dolu, mutlu günler diliyorum :)

Geçen Haftam

Bu hafta üç oyun seyrettim. Tiyatroyu çok sevsem de alsında ben böyle art arda tiyatroya gitmeyi pek sevmiyorum. Aynı oyunu bir kez daha izleme huyum pek olmadığı için, oyunları bitireceğim diye korkuyorum ama bu hafta, tatili de fırsat bilerek tadını çıkara çıkara doyasıya oyun izledim.


Kartpostallar aldım. Hepsi sırayla gönderilmeyi bekliyor.

Bunlar da PTT'nin sevgililer günü özel kartpostalları. Bunlardan da bir sürü aldım, yazıp yazıp yakınımdaki tüm sevdiceklere yolluyacağım :)

Kardeşimin hediyesi bu güzel baykuşu çok çok sevdim, hiç boynumdan çıkarmadım bu hafta.

Bunların dışında, saçlarımı kestirdim bu hafta. Evet, ne zamandır aklımdaydı ama erkekler gibi haydi hop gideyim saçlarımı kestireyim diyemiyoruz maalesef biz. Uzunca süre düşündükten sonra sonunda kestirdim ama şu an farkettim ki, çok azıcık kestirmişim yani anlayacağınız yine kıyamadım. Neyse olsun, zaten ilerde yaş alınca istesem de böyle uzun uzun savuramayacağım buklelerimi. Laf aramızda, belli bir yaşa gelen kadınlarda uzun saçtan pek hoşlanmıyorum.
Haftanın çoğunda arkadaşlarımla vakit geçirdim, onlarla dinledim.
Yine çok çikolata yedim.

 İşte böyle; gezdim, tozdum, koştum, yürüdüm, yoruldum, üşüdüm, yedim, çok çok yedim, üzüldüm, içtim, korktum, ağladım, güldüm, çok güldüm, çok çok güldüm ve hala gülüyorum. Hayat, senin her anını doyasıya yaşamak için ben hep gülüyorum...

4 Şubat 2012 Cumartesi

Gizler Çarşısı



"Oyun modern dünyanın ve onun barındırdığı insanlığın alegorisidir. Kendine, insan olma haline bile yabancılaşan umutsuzca maddenin peşinde sürüklenen insanların kendinden ve insanca olan her şeyden uzaklaşması anlatılmaktadır. Hem masalın ve sözlü kültürün, hem de yazılı kültürün varlık alanlarında gezinmektedir. Çoğu arkaik anlamlar taşıyan semboller hem doğunun hem batının dünyasında seçilmiştir."


Oyun hakkındaki bu yazıyı okumamıştım, oyun konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu, resimlerine de bakmamıştım ve bugün matineye koşa koşa son anda yetişerek seyrettim bu oyunu.
Hiç abartmadan, bu nasıl güzel bir oyun ya diyerek nidalar atmak istiyorum. Hem sorgulatıyor hem düşündürüyor hem de ruhta garip bir tat bırakıyor. 


Öncelikle ruhunuza işleyen garip hisler uyandıran oyun boyunca ara ara devam eden seslerle karşılıyorlar sizi, mumlar, tütsüler ve hep karanlık, dumanlı bir sahne. Dekorlara bayıldım; tasvirler, dallarına dilekler bağlanmış ağaç, sahafın kitaplardan oluşan masası, ayakkabıcının sürüklediği ayakkabılar... 
Bu oyun, benim şimdiye kadar izlediğim oyunlardan çok farklıydı. Çoğumuzun aklına tiyatro deyince güldüren, neşeli, bol kahkahalı oyunlar gelir. Gizler Çarşısı, bunun aksine bir gerilim oyunu, sevgili Ali Hakan Beşen'in güldüren birçok sahnesinin olmasına rağmen oyunun genelini içimde oluşan bir ürperti ve büyük bir merakla seyrettim. Adına yakışır bir çarşıda başlayıp, yerin altındaki labirentlerde devam ediyor hikaye ve her sahnesiyle düşündürüyor insanı. İnsanlıktan uzaklaşmamızı, doyumsuzluğumuzu, kendi çıkarlarımız için en yakınımızı bile hiçe saymamızı gözler önüne seriyor. 
Oyunun afişini uzun uzun inceledim eve gelince, oyunu öyle güzel anlatıyor ki, şu an için bu sezon en başarılı bulduğum afiş diyebilirim.


Böyle değişik bir konuya, Ali Hakan Beşen, Uğur Çavuşoğlu ve Nezih Işıtan'ın mükemmel oyunculukları da eklenince seyri doyumsuz bir oyun çıkmış ortaya. Ayrıca, bebeğini kaybeden kadınla beşik yaptırmak isteyen yaşlı kadın da oyunculuklarıyla beni büyüleyen isimler oldu.
Oyunu uzun uzun anlatıp o gizemi yok etmek istemedim, ben her şeyiyle çok beğendim ve bir daha izlemek istediğim oyunlar listesine ekledim bu oyunu. Siz de gidip gizler çarşısında bir dolanmak istersiniz belki. Eminim beğeneceksiniz. Bunlar da oyunun ödüllendirilmiş beğenileri;
- 2009-2010 Sanat Kurumu En İyi Oyun Yazarı - Turgay Nar
- 2009-2010 1. Sadri Alışık En İyi Kadın Oyuncu - Yaprak Onat
- 2009 – 2010 X. Lıons Tiyatro Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu - Hakan Beşen




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...