31 Mart 2012 Cumartesi

Kırmızı


Sınavlar biter bitmez hemen yeni bir oyunda aldım soluğu gerçi çok önceden bileti alınmış, planları yapılmış,büyük bir merakla beklemekte olduğum bir oyundu  kendileri bunu belirteyim. Kırmızı, İstanbul Devlet Tiyatroları'nın turne kapsamında Ankara Şinasi Sahnesi'nde sahlenen bir oyunu. Oyun, ünlü ressam Mark Rothko'nun hayatının kısa bir süre zarfını izleyiciye sunarken bu kısa dönem üzerinden aynı zamanda onun tüm hayatına, resme bakış açısına göndermeler yapıyor.


Rothko'yu tanımasam da resimle ilgili biri olarak bu oyunu izleyeceğim günü sabırsızlıkla bekledim ve oyuna dair beklentilerimi çok yüksek tuttum. Son zamanlardaki alışkanlığım; yine oyunun konusunu okumadım ve resimlerine bakmadım. Evet, oyun bir ressamın hayatını anlatıyordu ama hayatının hangi dönemini? Ve bu dönem neden anlatılmak istenmişti? Bu soruların cevabını bilmeden büyük bir merakla gittim oyunu izlemeye.


Öncelikle, dekora bayıldım; boyalar, tablolar, resimler, boyalı koltuk, paspas, telefon, gramofon, dışarıdaki tüm doğa olaylarını gösteren pencere... Loş ışıkla birleşince istenileni anlatan hoş bir atölye çıkmış ortaya. 
Oyunun konusuna yani ressamın hayatının anlatılan dönemine gelirsek; Ruthko, New York'un ünlü restaurantlarından birinde sergilenmek üzere duvar resmleri siparişi almıştır ve bu resimler üzerine çalışmaktadır. Bu sırada atölyesine resme hevesli, resim yapmak isteyen , ünlü ressamın tüm kaprislerini çekmeye hazır genç bir adam gelir. Adı Ken olan bu adam da ressamdır ama Ruthko, kendi tarzıyla çakışan genci sadece resimlerinin zemin rengini hazırlamasına izin vererek yanına asistanı olarak alır. 


Bu andan itibaren birbirlerinin resim anlayışıyla çatışma içinde olan bu iki adam, aralarındaki diyaloglarıyla hayatlarına dair ipuçlarını seyirciyle paylaşıyorlar. Ölümün rengi ne peki, ya kırmızı neyin rengi? Bir tarafta tarzını oturtmuş yılların ressamı, bir tarafta geçmişin acılarını resimlerine yansıtmak isteyen genç bir adam. Ortada, düşüncelerine uyuşmayan yaptıkları duvar resimleri...


İçinde kırmızının her tonunu taşıyan ressamın çalışma atölyesinin resmini arada onlara eşlik eden gramofondan gelen hoş seslerle seyircilere sunuyor bu başarılı iki adam. Oyunun sonuna doğru resim ne içindir, kim içindir gibi sorulara da yanıt arıyorsunuz zihninizde.
Nihat İleri ve Turan Günay'ı çok başarılı buldum ama birçok sahnede oyundan koptum. Özellikle Mark Rothko'nun uzun uzun konuştuğu sahneler gereğinden fazla geldi bana. Başta da belirttiğim gibi beklentilerimi çok büyük tuttuğumdan olsa gerek, çok fazla memnun etmedi oyun beni. Sanırım bu ressamın hayatı, resimleri benim çok ilgimi çekmedi, birçok düşüncesinin benim resim anlayışıma uymaması neden olmuş olabilir buna. E, ressamın hayatı böyleyse oyuncular ne yapsın. Zaten tüm eleştirilerim bir yana, başta Nihat İleri olmak üzere böyle başarılı oyuncuları sahnede izleyebilmenin çok güzel bir duygu olduğunu düşünüyorum. Emeklerine sağlık, oyundan çok oyunculara yine alkışlarım. Son olarak, dışarıda yağmurun yağdığını gördüğümüz sahnede Rothko'nun ne elinde bir şemsiye ne de üzerinde herhangi bir ıslaklık olmadan dışarıdan içeri girmesi gözümden kaçmadı, sevgili sanat yönetmeni bilginize...
Başka bir oyun yorumuyla karşınızda olamak dileğiyle, herkese sevgiler...

29 Mart 2012 Perşembe

Hoşgeldin Yeni Yaşım

Bugün 21. kez mumları üfledim
Ne ara bu kara büyümüşüm hiç farketmedim
Bugün benim doğum günüm
Etrafıma kocaman gülümsüyorum

27 Mart 2012 Salı

26 Mart 2012 Pazartesi

Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri

Ilıklığın iyice kendini hissettirdiği güzelim hafta sonunu maalesef evde ders çalışarak geçirdim, bırak adımımı kafamı bile camdan dışarı çıkarmadım.
Pazartesi günleri de dersim yok biliyorsunuz, yine akşama kadar ders çalıştım. Akşam olunca da sevgili arkadaşımın Türk Sanat Müziği korosunu dinlemeye gittim. Evet efendim yazının başlığı bu nedenledir. 
Ruhumu besledikten sonra gece eve dönerken ben de baharı içimde hissettim benim de saçlarıma değdi bahar gülleri. Nasıl ısınmış hava, ılık bir bahar akşamında şarkılar mırıldanarak mutlu mutlu girdim eve.
Bir sürü yazmam gereken mim var, ödülüm var. Hepsi aklımda hiç merak etmeyin ama şimdi gidip yine ders çalışmam gerekiyor. Yarın sabah sınavım var sonra da kütüphane beni bekler. Başarı dileklerinizi duyar gibiyim şimdiden çok teşekkürler hepinize. Ben de sınavı olan herkese kocamaaan başarılar diliyorum, sınav derdi olmayanlara da güzel bir hafta diliyorum. 
Bu hoş resim de ressam Vladimir Gusev'e ait, belirtmeden geçmeyeyim.
Öpücükler yolluyorum herkese....

23 Mart 2012 Cuma

Bir haftayı daha bitirirken

Bahar güneşinin havayı ılık ılık ısıtıp etrafı usulca ışıldattığı bu güzel akşam üstünden herkese kocaman bir merhaba!
Hafta boyunca içimdeki kelebekler suskun kaldı ama çok özlediler sizinle konuşmayı.
Dopdolu bir hafta geçirdim. Sınav stresleri arasına sıkışmış film haftası ilan edebilirim bu haftayı ya da tam tersi :)
Bu yılki Ankara film festivalinden sekiz film izledim, bu yazdığım durum bilgilendirmesinin sonrasında izlediğim filmleri uzun uzun anlatacağım sizlere.
İyileştim bu arada hafif atlattım yani anneciğimin yaptığı bol vitaminli ıhlamurlar sağolsun :) Sınavlarımın başladığından bahsetmiştim size, evet iki tanesi geride kaldı. Okul sonrası her gün aynı arkadaşlarımla, aynı cafede, aynı masada yeni favori içeceğim chai tea latte paper mint ile ders çalıştık hafta boyu. Bu ders çalışmaların öncesine ve sonrasına da filmleri sıkıştırdım. Baharın ılıklığını hissettirdiği ışıltılı akşamlarda evin yolunu tuttum. Küçük mızıkacı çocuğun tatlı sesine gülümsedim, bozukluklarımı küçük kutusuna bıraktım. Yeni biriyle tanışmaya çok yakın olduğumu hissettim, olmadı önemsemedim. Geceleri okuduğum kitapta gördüm yüzünü, gözlerim doldu hafif, sonra uyudum unuttum mutlu günlere açtım gözümü. İlkbaharın yüzümü gülümsetmesine izin verdim.
Bugün ders çıkışı da ver elini Ankara kitap fuarı ama sonuç büyük bir hüsran. Hiç kitap almadım. Kitapçılardan hiçbir farkı yok, çok az indirim yapıyorlar. Bir de ben internetten kitap almaya çok alışmışım, çok daha uygun fiyata bir dolu kitap alabileceğimi bildiğim için kitaplara gitmedi hiç elim. Zaten genelde fuarlarda böyle bir sorun yaşanıyor, tek güzel yanının yazarlarla iletişime geçip kitaplarımızı imzalatabilmek olduğunu düşünüyorum ama ben bugün ne yazık ki hiç bir yazarla karşılaşmadım. Kitapların arasında ufak bir yolculuk yapıp sadece kitap ayraçları alarak bitirdim gezimi. Diğer bir eleştirim de kitap ayraçları konusunda, koca fuarda sadece birkaç stantta vardı, onlar da her yerde bulabileceğimiz türden. Lütfen daha çok katılım olsun bu yönde ve böylelikle kitap ayracıseverleri de mutlu etsinler :) Fuarın en güzel standı kuşkusuz Uykusuz standıydı. Çeşit oldukça fazla ve fiyatlar gerçekten dışarıya göre çok çok ucuz. Eğer bu mizah dergisinin takipçisiyseniz mutlaka uğrayın derim. Bugün açılan fuar, 1 Nisan tarihine kadar Atatürk Kültür Merkezi'nde kitapseverleri ağırlamaya devam edecek.
İşte böyle sevgili okuyucularım, biraz önce geldiğim evimde yatağıma uzanmış tüm haftanın yorgunluğunu çıkarmaya çalışırken geride kalan haftanın küçük bir özetini geçtim sizlere. Bu dinlenmenin kalıcı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz ama haftaya çok daha yoğun günler beni bekliyor. Çalışmak çalışmak ve arada sizlere yazmak :) Şimdiden keyifli bir hafta sonu ve güzel bir hafta diliyorum sizlere...

18 Mart 2012 Pazar

Bir tablo sevgi


Sen gelince kapının önüne, önce pencereden bakar sonra koşa koşa çıkarım balkona. Kocaman gülümseyip heyecanlı heyecanlı el sallarım sana. Hemen geliyorum deyip, eski evin ahşap merdivenlerinde ayağımın çıkardığı tık tıklarla tatlı bir telaş içinde inerim aşağıya. Alelacele terliklerimi çıkarır geçiriveririm pabuçlarımı ayaklarıma. Ardından da kapıyı açar, hızlıca çekip koşarım sana. Hiç konuşmadan kocaman sarılıp öperim seni, gülümseriz birbirimize, ellerimiz birleşir, gökyüzünün maviliğini içimizde hissederiz. Yavaş adımlarla yürümeye başlarız, arada birbirimize dönüp güneşin aydınlattığı yüzlerimize bakıp gözlerimizi ışıldatırız, mutluluğumuzu hissederiz. Sonra da yolun ilerisindeki koca ağaçtan sağa dönüp sevgi çerçevesinden çıkar, kayboluruz kendi mutluluğumuzda...

15 Mart 2012 Perşembe

Mutluluk gelmiş

Bu aralar yoğunum, yorgunum, durgunum...
Hüzün damlalarıyla birlikte dalgın dalgın evin yolunu tutmuşken şu gördüğünüz kartla karşılaştım ve yine aynı duyguları yaşayarak birden içime kocaman bir mutluluk yüzüme de tatlı bir tebessüm düştü.
Hollanda'dan gelen bu mutluluğa teşekkür ediyorum...

11 Mart 2012 Pazar

Pencere


Küçücük hayallerim vardı; şu kapının ardında, pencerenin kenarından içeri sızan güneş pırıltıları yeterdi bana...
Sarmaşık çok şımarmış, iyice kaplamış pencereyi. Hem içeriyi de karartıyor, dökülen yaprakların temzilenmesi de ayrı bir dert. Biraz kessek, şöyle açsak da rahat rahat dışarıyı izlesek...
Bırak dokunma sevmiş yerini, sımsıkı sarılmış, güvenmiş pencereye. Kesersek  küser sonra bize, boynunu büker, çiçeklerini göstermez, kokusunu iletmez...

Şimdi ne içeri girmeyen güneş ne kapının tokmağını tıklatan ellerin var. Tartışmaların yerini de suskunluk almış.
Biliyor musun, dallar iyice kapladı pencereyi. Dışarı hiç görülmüyor, tek pencereli oda zifiri karanlık.
Hiç dokunmuyorum ama, karışmıyorum pencereyle olan aşkına. Bir dalına elimi uzatsam bilirim küser sonra.
Hem sen yüzüme değdiğini göremedikten sonra neye yarar o güneş, neye yarar aydınlık oda...
Bugün çok özledim seni, çiçeklerin kokusuna karıştı özlemim. Sonra birden yağmur başladı, bardaktan boşalırcasına derler ya işte öyle yağdı, yağdı yağdı hiç durmadı. Yapraklar ıslandı, pörsüdü, hafifçe göründü dışarısı. Gözüme bir su birikintisi çarptı. Gözümü kısarak odaklandım o noktaya, seni gördüm her damlada. Uzun uzun izledim, hatta gülümsedim bile biliyor musun. Hüzün kaplı mutluluğu yaşadım yine. Ardından damlalar hızını kesip, etraf sessizleşince sen de kayboldun yeniden. Hiç olmamış gibi, bir hayalmiş gibi akıp gittin gözlerimden...

10 Mart 2012 Cumartesi

Açık Aile


Bugün tiyatroya giderken, hiç oyun izleyecek havamda değilim diye düşündüm kendi kendime. Sonra, Küçük Tiyatro'ya gelip fuayede oyuncuların ve ekibin maketlerini görünce mutlu hissettim kendimi bir de ardından salona girip kırmızı perdeyi görünce ve kulağıma hoş müzikler gelince bir anda o heyecanlı oyun izleme havasına girdim.
Değişik bir sürprizle başlıyor oyun, önce ne olduğunu anlayamasanız da gerçek ortaya çıkınca tüm salon gibi ben de gülmekten kendimi alamadım. Bu hoş sürprizin ardından oyunun konusuna gelirsek; dünya dönmeye devam ettikçe hiç bitmeyecek bir mesele olan kadın erkek ilişkisinin aile boyutu daha doğrusu açık aile boyutu seyirciye sunuluyor.
Modern hayatın evliliğe getirdiği bu yeni boyut, nedense yine erkek egemen bir düşünceyle sadece erkek taraflı bir açıklık anlayışını benimsemiştir ama madem evliliğin kutsallığından sıkıldık, insanın özgürlüğünü elinden almasından yıldık o zaman kadın da bu açık aile içindeki vazifesini yerine getirip erkekle eşit şartlara sahip olup hayatın tadını çıkarmalıdır.


Oyun; aralarındaki tüm duygusallığı bitirmiş, birbiriyle anlaşamayan çiftin evliliklerini kurtarmak için özgürlüklerle dolu açık aile görüşünü benimsemeleriyle başlıyor. Adam zaten uzun süredir bu mantıkta ilerlemektedir ama kadın kocasını yeniden elde edebilmek için sürekli kendine zarar verip kendini üzmektedir. Artık bu duruma bir dur deyip kendine gelmesi gerekmektedir ve böylece kadın da kocasının ona yaptığını yapmaya karar verir. İşte böylece kadının da erkek gibi özgürlüğe sahip olmasıyla komik ama bir o kadar da trajik hikaye başlar.
Oyuncular bu yaşadıkları süreci seyirciye kendi dilleriyle anlatıyorlar yani oyun, iki oyuncuya oyun içinde oyun oynatarak anlatmaya çalışan bir komedi.


Oyun, İtalyan Dario Fo ve France Rame çiftinin ortak eseri. Türkçe'ye çeviren isimse son olarak Yalan Dünya dizisiyle beğenimizi kazanan Füsun Demirel. Dün evde dizinin son bölümünde İtalyanca konuştuğu sahneleri izlerken Füsun Demirel İtalya'da yaşamış dizide de İtalyanca'sını kullanmışlar gibi bir konuşma geçti aramızda. Bugün de, kendisinin İtalyanca'dan çevirdiği bu oyunu izlemek hoş bir tesadüf oldu. Ayrıca, emin olmak için araştırdım Füsun Demirel, Roma Dramatik Sanatlar Akademisi tiyatro bölümü mezunuymuş. Oyunculuğunu çok beğendiğim başarılı ismin çevirmen yönünü de öğrenmiş oldum ve inanın oyun Türkçe'ye Türk kültürüne çok güzel adapte edilmiş, sevgili Füsun Demirel'in ellerine sağlık.


Başta belirtmeyi unuttum; bu oyun, Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın turne kapsamında Ankara'da sahnelenen bir oyunu. Bir haftalığına şehrimize konuk oldular ve bugün suarede son oyunlarını oynayarak bize veda edecekler. Bu oyun Eskişehir tiyatrolarından izlediğim üçüncü oyun oldu ve gerçekten bu işi güzel yaptıklarına bir kez daha kanaat getirdim. Oyuncular, Özlem Boyacı ve Korel Cezayirli'yi de ilk defa izlemiş oldum. Temposu hiç düşmeyen oyunda ikisi de çok başarılıydı ama izleyenlerin de bana katılacağını düşünüyorum ki, Özlem Boyacı inanılmaz yeteneğiyle hepimizi mest etti. Sadece fiziksel görünüş olarak çok uyumsuz bir çift olduklarını hatta anlaşamama nedenlerinin birbirlerine olan uyumsuzlukları olduğunu düşündüm ama sanki bu da oyunun konusu gereği bir seçimdi. 


Kadının son sahnedeki kıyafetini adamınsa tüm kıyafetlerini beğendim. Cezayirli, kadınlar açısından sevilmeyecek bir rolü canlandırsa da yakışıklılığıyla fazlaca beğenimi kazandı. Hatta arkadaşımın Eskişehir Şehir Tiyatrolarından biriyle evliymiş demesi hafif keyfimi kaçırdı :)
Oyun boyunca dekoru da izledim tabii ki hoş, abartıya kaçılmamış, ince esprilerin olduğu bir dekor vardı ama benim tek eleştirim sanki Eskişehir oyunlarının dekorları hep birbirine benziyor, hatta eve gelince acaba aynı mı diye en son Eskişehir'e gittiğimde izlediğim oyunun dekor tasarımcısının ismine baktım ama aynı değilmiş, belki de sadece bana benzer gelmiştir.
İlk perdenin ardından perdenin yavaş yavaş kapanmasıyla Küçük Tiyatro'nun o tavanına vuran ışıkla güzellikleri ortaya çıkan işlemelerden kendimi alamadım. Mutlaka kafanızı kaldırıp bakın onlara, bu da küçük bir tavsiye benden size :)
Kadının erkek gibi özgür olup olamayacağını öğrenmek istiyorsanız siz de izleyin bu oyunu. Özellikle Eskişehirli tiyatroseverler yanı başınızda olan bu oyunu kaçırmayın. Bol bol güldürmesinin yanı sıra bol bol da mesaj veriyor.
Oyun çıkışı, Küçük Tiyatro'nun duvarlarında asılı oyun afişlerinin önünden geçerken yine; bunu izledim, bunu izlemedim, bunu izledim, bunu izlemedim diye saydım kendime. Sonra da, baharı müjdeleyen ılık rüzgarın yüzüme çarpmasına izin verdim ağzımda şimdi sizleri başbaşa bırakacağım oyundan  bir şarkıyla.
Herkese iyi seyirler efendim...


8 Mart 2012 Perşembe

Kontrabas


Bugün okul çıkışı arkadaşlarla hoş bir yemek, çay tatlı keyfi, bol bol sohbet ve ardından tiyatro...
2008-2009 sezonundan beri oynanan bu oyunu uzun zamandır merak ediyordum. Yine biletlerimizi 13 gün önceden aldık, sabırsızlıkla bugünü bekliyorduk ki, bir de baktık Dünya Kadınlar Gününü seçmişiz hiç farkında olmadan :) Evet efendim, biz bugün kız kıza, çok başarılı bir erkek oyuncunun üstün yeteneği ve kontrabasıyla kadınlar gününü kutladık...
Kontrabas, Koku romanıyla tanıdığımız dünyanın en utangaç yazarı Patrick Süskind'ın birçok dile çevrilip oynanmış tek kişilik oyunu. Oyun, kendini dış dünyanın gürültüsünden soyutlamış bir kontrabasçının üzerinden müziği, bireyi, toplumu, cinselliği, hayatı kendine özgü yorumuyla eleştiriyor. Müzik üzerinden ailesini, mesleğini, sanatını, sevdiği kadını, yaşamını ve kendisiyle olan tüm problemlerini seyirciye aktarıyor. Hayattaki seçimlerimize, bu seçimlerin nedenlerine, emeklerimize, bu emeklerin karşılığını alamamamıza, kalabalığa ve kalabalık içindeki yalnızlığımıza dikkat çekiyor. 


Sahnede Olcay Kavuzlu'ya sesiyle bir erkeği andıran ama görünüşüyle koca popolu, küçük omuzlu bir bayanı çağrıştıran kontrabas eşlik ediyor. Kavuzlu, yaşama olan isyanını bu kontrabas üzerinden dile getiriyor. Klasik müzik tarihinin en önemli isimlerinden bahsederek kendi enstrümanının zorluklarından, orkestralarda her zaman en arkada olduğuna serzenişte bulunarak aslında kendisinin hayattaki yerine karşı göndermeler yapıyor.


Oyunu beğendim, temposu yer yer oldukça yüksek, diğer kısımlarda da normal şekilde ilerliyor. Derin bir müzik bilgisine sahip olsaydım çok daha fazla zevk alacağımı düşündüm ama yine de birçok bilmediğim müzisyenin adını Olcay Kavuzlu'nun ağzından dinlerken hiç sıkılmadım. Eminim müzikle ilgilenen insanlar çok daha zevk alırlar. Seyircinin de oyuncu olduğu bir oyun, gözler hep seyirci üzerinde ve sürekli küçük sorularla seyirci oyuna dahil edilmekte. Sevgili Kavuzlu'nun gözüne kestirip bir soru da bana yöneltmesi de ayrıca hoş oldu.


Tek perdelik oyun, bu kontrabasçının orkestradaki yerini almak için hazırlanması ve seyircilerde insan yaşamı üzerine sorular bırakarak sonlanıyor. 
Bu hoş akşam için Olcay Kavuzlu'nın muhteşem performansına ve tüm ekibe teşekkür edip tüm kadınların bu güzel gününü kutluyorum...

1 Mart 2012 Perşembe

Artist

Ve sonunda izledim. Vizyona girdiği ilk günden beri merak ettiğim bu filmi bir türlü izleyememiştim. Bu yılki Oscar törenine damgasını vurmasının ardından merakım daha da perçinlendi. Vizyondan kalktığını zannediyordum ama kalkmamış. Bunu öğrenir öğrenmez, bu akşam okul çıkışı gidip izledim filmi.
Beklentilerimi çok çok yüksek tutmamdan olsa gerek "büyülendim" diyemiyorum. Bu kadar merak etmeme rağmen film hakkında kulaktan dolma bilgiye sahiptim; yorumları okumadım, resimlerine bakmadım. Bu da yeni huyum; izleyeceğim filmlerin, oyunların konularını okumamaya, resimlerine bakmamaya çalışıyorum ki, aklımda hiçbir şey oluşturmadan ve tamamen sürprizlerle dolu bir şekilde izleyerek keyfini çıkarayım.
Mesela, bu filmin tamamının sessiz olduğunu bilmiyordum. George Valentin'in sinema dışı sahnelerinin sesli olacağını düşünmüştüm ama filmin o güzel son sahnesini saymazsak, tamamı sessiz. Başta yadırgadım bu durumu ama sessiz film dönemini sessiz bir şekilde anlatmak en doğrusu olmuş. Ayrıca bu benim izlediğim ilk uzun metrajlı sessiz filmdi. Sessizliğiyle yer yer insanı uyku moduna soksa da, o hoş şarkıların ritminin yer yer azalıp yer yer artmasıyla filme olan ilgim hiç düşmedi.
Film, 1927 yılıyla başlıyor. Hollywood'un siyah beyaz, sessiz film döneminin en parlak zamanı. Bu döneme güneş gibi doğan isim ise, Jean Dujardin'in canlandırdığı  George Valentin karakteri. Karizmatik aktör, sessizliğiye ününe ün katmakta, şöhretiyle herkesin ilgi odağı olmaktadır. Sinemada sesli dönemin başlamasıyla George bir anda gözden düşer, giderek dibe vurur. Onun dibe vuruşuyla birlikte sesli dönemin yeni yıldızı Bérénice Bejo'nun canlandırdığı Peppy Miller, şöhret merdivenlerini adım adım çıkar ama belki de onun bu üne kavuşmasını sağlayan George'u  asla unutmaz. George'u içine düştüğü durumdan kurtarır.
Kendimi gerçekten 1920'lerde çekilmiş bir filmi izler gibi hissettim. Sessizlikleriyle bağırıp, siyah beyazlıklarıyla renk katıp sinemanın sessiz dönemine kocaman bir selam gönderiyorlar. Başroldeki her iki oyuncuya da bayıldım ve tabii ki George'un o sevimli köpeğine.
Filmin sessizliği, bu güzel ikilinin ayak ve nefes sesleriyle son buluyor. İşte bu sahnede büyülendim diyebilirim.
İzlemesi çok kolay bir film olmasa da, gerçekten çok güzel bir iş çıkarmışlar ortaya. Emeklerinin karşılığında Oscar töreninden 5 ödülle dönerek aldılar.
Mutlaka izlemenizi önerip, o son sahneyle baş başa bırakıyorum sizi. Şimdiden iyi seyirler...

                       

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...