30 Haziran 2012 Cumartesi

BIG CHEFS Brunch


Herkese merhaba, bu sabah okul için değil de enfes bir brunch keyfi için sabahın erken saatlerinde kalktım ve arkadaşlarımla birlikte soluğu Big Chefs'te aldık. Günün en sevdiğim öğünü kahvaltı olunca tadına doyum olmaz bir lezzet şöleni yaşıyorum. Big Chefs'in kahvaltısıyla ilk defa tanışmış oldum ve benden geçer not aldığını da yazımın başında hemencecik belirtmek istiyorum.

Biz Kavaklıdere şubesi yerine Çukurambar'daki şubesini tercih ettik çünkü Kavaklıdere'de brunch yokmuş. Dilerseniz Ankarada'ki üçüncü şubesi olan Çayyolun'nda da bu brunch keyfini yaşayabilirsiniz.

photo5.jpg

Brunch diyorum ama aslında cumartesi günleri tam bir kahvaltı sunumunda bulunuyorlar asıl bruch pazar günleri. Dediğim gibi ben bir kahvaltı düşkünü olduğum için bu durum bana göre daha iyi :)


Kahvaltımızı yaptık.



Üzerine tatlılarımızı yedik.



Son olarak da meyvelerimizle kapanışı yaptık.

Açık büfelerin fotoğrafını çekemedim sevgili izleyenlerim, inanın fikir olsun diye şu yediğim şeylerin fotoğrafını çekerken bile fazlasıyla utanıyorum ama sizlere öneride bulunmak için blogumda mekanları tanıtmaktan da fazlasıyla keyif alıyorum. Ama siz bunlar bana yetmez diyorsanız ve daha fazla bilgi ve fotoğraf istiyorsanız buraya bakabilirsiniz :)

Bu mekan, Hürriyet'in "yazın kahvaltının en iyi 10 adresi" arasında da kendine yer bulmuş. Gerçekten, sahip olduğu fazla çeşit ve lezzet açısından tercih edebileceğiniz bir yer, güzel sunumlarıyla da önce gözünüzü doyuruyorlar sonra da mideciğinizi :) Büyük bahçesiyle de hoş bir ortamda bir yandan kahvaltınızı yapıp bir yandan da sevdiklerinizle tatlı sohbetler edebilirsiniz.

Fiyatlara gelirsek, cumartesi günleri 24 lira pazar günleri ise 30 liradan size bu güzel lezzetleri sunuyorlar. Ödemiş olduğunuz paranın kalitesini de fazlasıyla alıyorsunuz efendim :)
Şimdiden afiyetler olsun güzel benliklerinize.

Evet, bu güzel cumartesi gününü işte böyle geçirdim ama son bir sözüm var; güzeller güzeli yeni pabuçların ayaklarla tanıştıktan sonra geride bıraktığı unutulmaz etkiden bahsetmiş miydim, gerçekten fazlasıyla can acıtıyorlar. Sanırım benim için günün en mühim konusu buydu :)
Şimdi öptüm sizi ve gittim buralardan...

29 Haziran 2012 Cuma

Mayıs Kitapları

Neredeyse haziran bitecek ama ben daha mayıs ayında okuduğum kitapların hepsini paylaşamadım sizlerle. Yazın en sıcak aylarında deniz esintisiyle serinleyip sıcacık kumlarda güneşin keyfini sürerken sizin de en güzel eşlikçiniz kitaplarsa bu kitaplar belki plaj çantanızda yer bulabilir. Bakalım mayısta hangi kitapları eklemişim listeme.

Bu kitap, kitaplaşma etkinliğinde sevgili Gülşah'tan gelen bir kitaptı. Ondan istediğim kitaplar arasında Saatleri Ayarlama Enstitüsü vardı. Bloguma şöyle bir göz attıktan sonra bu kitapta karar kılmış, nasıl da doğru bir tercih. Kitapta Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün o kadar adının geçmesinin yanında sadece Tanpınar'la sınırlı kalmayıp çok sevdiğim Kafka, Nabokov ve Oğuz Atay da sayfaların labirentlerinde birbirleriyle buluşuyorlar. Son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaptı diyebilirim. Konuyu da şöyle bir hafiften çıtlatmak gerekirse; Murat Gülsoy kendi kendine kendini anlatır bir havada. Eski sevgiliye, şimdiki sevgiliye, genç bir kıza köpeği Kıtmir ve Gollum'un iç sesi eşliğinde gezintiler yapıyor. Hikaye, geçmiş ve şimdiki zaman arasında ilerliyor. Yazarın anlatımını çok beğendim, sayfaları bir bir geride bırakırken nasıl da eğlendiğimin farkına vardım. Gerçekten değişik bir hikaye ve anlatım. Eminim ki siz de çok beğeneceksiniz, kesinlikle okunacaklar listenize eklenmeli.

Kapağına vurulup da sipariş verdiğim bir kitaptı Ahmet Haşim'den Bize Göre. Bir de tabii yavaş yavaş klasikleri okuma düşüncemin verdiği bir etki var. Ahmet Haşim'in Paris anılarının yer aldığını düşünmemin aksine kitabın geneli her türlü konudan kısa kısa anekdot şeklindeki öykülerden oluşuyor. Sadece sonunda Bir Seyahatin Notları şeklinde bahsediyor bu gezip görmeyi çok istediğim şehirden. Çok sevdiğimi söyleyemem, bir de neredeyse tamamen eski dille yazıldığı için her sayfanın altında tek tek kelimelerin anlamından bahsettiğinden okumak hiç de keyifli olmadı. Toplam 283 tane kelime açıklaması verilmiş, siz düşünün yani durumun vahimliğini. Ama eski Türkçe'ye merakı olanlara ve klasikleri sevenlere güzel bir tavsiye olabilir.

Hepiniz onu Koku adlı romanından biliyorsunuz. Ben henüz Koku'yu okumadım ama ne kadar ses getirdiğini biliyorum. Yazarın Kontrabas adlı oyununu izleyip de çok beğendikten sonra kitaplarını da okumaya karar verdim ve ilk olarak benim en sevdiğim kitap türü olan öykülerden Güvercin'i seçtim. Gogol'un Palto hikayesindeki karakteri hatırlattı bana, bir güvercinin varlığıyla hayatı alt üst olan bu adamın hikayesi. Süskind anlatım konusunda oldukça başarılı, hikaye de insanın kendisini sorgulatacak nitelikte. Öyküseverlerin kitaplığında bulunması gereken bir kitap bence.

Kitabın yorumunu önceden yazdığım için buraya bir tık tık yapmanız yeterli.

Son olarak Canan Tan'dan Çikolata Kaplı Hüzünler. Bu kitabı da okuduktan sonra sıcağı sıcağına yorumunu yazmıştım. Onun için de buraya bir tık tık.

Mayıs ayını 5 kitapla bitirmişim. Bana göre iyi bir rakam bu, zaten bir ayda en fazla bu kadar kitap okuyabiliyorum. Sözüm meclisten dışarı olsun ama bir ayda onlarca kitap okuduğunu söyleyen insanlara ne yalan söyleyeyim pek inanasım gelmiyor. Yani sabahtan akşama kadar sadece kitap okumakla geçiyorsa günler olur da ne bileyim öyle de hayat mı olur. Bir de okuduklarını iddia ettkleri bir dolu kitabın yorumunu yazarken sayısız yazım yanlışıyla karşılaşınca, madem bu kadar kitap okuyorsun bu imla hataları ne böyle diyesi geliyor insanın. Sanırım bu konu hakkında fazlasıyla dolmuşum neyse en iyisi daha fazla uzatmadan bu konuyu noktalayayım :)
Haziran ayı bu kadar verimli geçmedi ne yazık ki, onları da en yakın zamanda paylaşmak dileğiyle herkese kitap dolu günler diliyorum...

28 Haziran 2012 Perşembe

Leon

Bugün sabahın 06.30'unda kalkarak okula gitmece, upuzun bir ders dinlemece-dinleyememece, arkadaşlarla güzel bir öğle yemeği yemece, öğleden sonra havuza gidip yüzmece ve akşam bu enfes filmi izlemece...


Shape Of My Heart şarkısını bilir misiniz? Eğer bilmiyorsanız buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz, biliyorsanız da yine tıklayın, bir kez de benim için dinleyin.
Bu, çok tanıdık şarkıyı dün radyoda dinledikten sonra tekrar tekrar dinlemek için Youtube'a yazdım adını sonra karşıma bir filmden karelerle çıktı. Filmin adı Leon, o da şarkı gibi çok tanıdık ama izlememişim hiç. Hani bazı filmler vardır, izlememişinizdir ama hakkında her şeyi bilirsiniz, işte bu film de öyle bir filmdi benim için ama sonradan niye izlememişim ki bunca zaman dedim ve daha da vakit kaybetmeden oturdum izledim.



Sen daha yeni mi izledin bu filmi diyenlerin sesini duyar gibiyim. Yani çoğunuzun bu filmi izlediğini ya da hakkında fikri olduğunu biliyorum. O yüzden uzun uzun konuyu anlatmaktansa benim ruhuma dokunan kısımlarından bahsetmek, izlemeyenler için de ufak ufak bilgiler vermek istiyorum.


Öncelikle film, 1994 Fransa yapımı Natalie Portman ve Jean Reno'nun başrolünü paylaştığı aksiyon filmi gibi görünse de bana göre dramın son raddesi olan bir film.  
Aynı zamanda bu film, siyah kuğumuz Natalie Portman'ın da ilk filmi. Kendisi 12 yaşında Mathilda adında küçük bir kızı canlandırıyor. 


Jeon Reno ise, Mathilda'nın değimiyle çok tatlı bir isme sahip olan Leon adında bir temizlikçiyi yani bir katili canlandırıyor.


Mathilda'nın ailesi uyuşturucu mafyası tarafından öldürülünce ne iş yaptığını bilmediği komşusu Leon'a sığınır. Leon'un bir katil olduğunu öğrenince ailesinin tüm üyeleri umrunda olmasa da küçük kardeşinin öcünü alabilmek için o da bir katil olmak ister ve Leon'la birlikte çalışmaya başlar.


Bu süre zarfı içinde Mathilda ve Leon arasında kocaman bir sevgi oluşmaya başlar. Silah sesleri arasından hafif hafif etrafa yayılan sevgi fırtınası bana göre bu film. Şaşılacak derecede güçlü bir sevgi hem de. Acımasız bir katili bile duygu seline sürükleyecek dopdolu bir sevgi adeta.


Ellerinden hiç düşürmedikleri süt bardakları ve silahları...
Leon'un sakin sakin ütü yapışı, bir bitkiye bebeği gibi bakışı...
Mathilda'nın kendini büyük gösterme çabaları...
Leon'un iğrenç ayak tırnakları...
Mathilda'nın taklit oyunları...
Leon'un koltukta bir gözü açık uyuması...
Mathilda'nın o hala aklımda olan sarhoş olduktan sonra attığı kahkahası...
Leon'un Stansfield'ın eline verdiği bombanın pimi...
Mathilda'nın Leon'a aşkı...
Leon'un Mathilda'ya sevgisi...
Son sahnede Sting'ten Shape Of My Heart'la kalbimin şekilden şekle girmesi...


Vurdulu kırdılı filmleri sevmeyen ben, bu filmdeki tüm çatışmalardan arındırıp aldım içime verdiği sevgiyi. Sonra da sarıldım bir güzel göz yaşlarıyla...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Fırıncı Orhan Gurme


Ne zamandır gitmek istiyordum Fırıncı Orhan'a. Bugün sevgili arkadaşımla birlikte diyetisyenine gittikten sonra fırsat bu fırsat diyerek hemen yakınındaki Fırıncı Orhan'da aldık soluğu. Ankara Çukurambar'da House Cafe'nin hemen yanında bu hoş mekan, ayrıca Okyanus Plaza ve Dolphin AVM'de de diğer iki şubesi varmış. 


Havanın bunaltıcı sıcaklığına inat bahçede oturduk, içerisi de çok güzeldi ama bahçenin havası ayrı bir güzel.


Ben çok fazla aç olmadığım için zeytinli bu enfes lezzetti ve minik bir fıstıklı kek yedim. Her ikisini de çok sevdim, kesinlikle öneririm. Arkadaşım da ana yemeklerden bir tavuk yemeği yedi ve tabii ki ben de tadına baktım, ana yemeklerde de başarılı olduklarını söyleyebilirim. 

 Cafe&Restaurant kısmının dışında Fırın& Pastane tarafında değişik ekmek çeşitleri, poğaçalar, börekler, kurabiyeler ve tatlılar var. Normal bir yemekten ziyade ben bu değişik lezzetlerden tatmanızı öneririm. Ayrıca market kısmında bir dolu ithal ürün var, bunlara da bir göz atmadan çıkmayın derim.

Bu keyifli günle pisiciğimin üzüntüsünü biraz olsun unutmaya çalıştım ama inanın hala aklımda. 

Yarın sabah yine herkes uyurken uyanmalı günlerim başlıyor. Yaz okulundan üstten bir ders aldım, ben bunu hep yapıyorum, nedir bu okul sevdam ben de anlamış değilim ama dönem içinde biraz olsun rahat etmek istiyorum.

Fırıncı Orhan'a yolu düşecek olanlara şimdiden afiyet olsun. 
Hepinize tadı damaşınızda bir hafta dilerim...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Yolda Üç Kişi


Bugün Maya, hala benimle olan pisiciğim, kucağımdayken bitirdim bu kitabı. Tuna Kiremitçi'nin 2005 yılında çıkan bu kitabında, üç gencin hikayesi gibi görünen kapağının aksine birbirinden farklı konular yer alıyor. Yazar pek alışılmamış bir şekilde açık açık dile getiriyor kafasında oluşturduğu hikayeyi. 
Kendi yollarında ilerleyen Yakup, Leyla ve Halil'i düşsel bir kavşakta buluşturuyor, iyi anlaşacaklarını umuyor ama işler düşündüğü gibi gitmiyor. Zaten hayat da böyle değil mi, herkesle aynı yolda yürüyor gibi görünsek de aslında hepimiz kendi yolumuzda, yalnızlığımızda ilerliyoruz adım adım...
Kitap Yakup, Leyla ve Halil başlıklı üç arı bölümden oluşuyor. Her birinin kendi hayat hikayesine hayatlarında önemli yeri olan insanlar eşlik ediyor. Hikayenin sonunda bu üç isim bir yerde karşılaşmıyor. Bunun aksine, bir anlamda bu üçlünün yollarının nasıl ayrıldığını anlatıyor bize kitap. Her hikaye geriye dönüşlerle, bugüne bakışla ve geleceğe gidişle ilerliyor.
Kitabı bitirdiğimde kafamda oturmayan birçok şey kaldı, şurası şöyle olsa daha güzel olabilirdi gibi yorumlarda bulundum kendimce. Hatta kişilerin geçmişlerini öğrendikten sonra şu anki hayata bakış açılarında kafama yatmayan çok şey oldu ama çok fazla ön bilgi vererek kitabı okumak isteyenlerin tadını kaçırmak istemiyorum.
Genel olarak baktığımda zamanın yolları nasıl değiştirdiğinin değişik bir hikayesi, yine hemencecik okunan bir Tuna Kiremitçi kitabı ama okuduğum kitapları içinde en az sevdiğim oldu sanırım. Yine de Kiremitçi severlere ve kitap düşkünlerine öneririm, herkese keyifli okumalar...

17 Haziran 2012 Pazar

like a flower...


Sabah, ailenin tüm babalarının toplandığı babalar günü kahvaltımızdan sonra atölyeye gittim. Kimsecikler yoktu, ben de bir çırpıda bu çiçekleri yapıp geldim eve.

15 Haziran 2012 Cuma

Kartpostallarım

Kartpostal merakımın postcrossingle daha da bir attığını, gözüm posta kutusunda her gün yeni kartpostal beklediğimi biliyorsunuz. Hatırlar mısınız bilmem ama ilk kartpostalım elime ulaştığında canikomdan bir kartpostal kutusu istemiştim. İsteğimi dile getirir getirmez benim canımın içi kolları sıvadı ve bana Fransız esintili, romantizm kokulu, çok güzel bir kartpostal kutusu yaptı. İşte çok beğendiğim kartpostal kutum ve kartpostallarım...






Canikoma çok çok teşekkür ediyorum ve sizi çok sevdiğim şu şarkıyla baş başa bırakıyorum :)


14 Haziran 2012 Perşembe

Eskişehir'de Bir Gün


Dün sabah kendimi bir anda Eskişehir sokaklarında buluverdim, geçen haftaki İstanbul kaçamağımdan sonra bu sefer de bir Eskişehir kaçamağı yaptım. Bu ara aklıma ne esse yapıyorum, canım nereye gitmek isterse oraya gidiyorum, bakalım bir sonraki sefer soluğu nerede alacağım :)
Çok sevdiğim üç arkadaşımla birlikte sabah en erken trene binerek bir buçuk saatte Eskişehir'e vardık. İlk olarak Porsuk kenarında biraz dolanıp Viva'da kahvaltımızı yaptık. Porsuk'un halini görünce üzüldük bu arada resmen kurumuş çay, susuz, kurak, hiç hoş bir görüntüsü yoktu.


Kahvaltıdan sonra tramvaya atlayıp Kentpak'a gittik. Eskişehir'e o kadar geldim ama buraya hiç gitmemiştim.  Rengarenk çiçekleriyle, gölüyle, gölündeki renkli renkli kocaman balıklarıyla çok güzel bir park. Göl kenarındaki Rosa Luna'da oturup soğuk içeceklerimizle serinleyerek bunaltıcı sıcak havadan biraz olsun kurtulmaya çalıştık.




Buraya kadar gelmişken yapay plaja da bakalım dedik ama plajdan eser yok ortada herhalde daha sezonu açmamış Eskişehirliler. Susuz, mavi, boş bir çukurluktan başka bir şey göremedik biz.

Ardından tekrar tramvayla Çarşı'ya inip biraz Espark'ta mağaza gezdik. Sıcak havada bu AVM gezintisi hepimize çok iyi geldi tabii ki :) Espark'ın yemek katında Herdem Badem diye bir yer keşfettik. Hepimiz birer macaron gurmesi olarak(!) macaronlarını hiç beğenmedik ama dönüş yolunda yediğimiz şu vanilya, tarçın ve şekerle kavrulmuş bademlere bayıldık, gerçekten enfes.


Kentpark'tan çıkıp arka kapının hemen karşısındaki Caribou Coffe'ye gittik. Buranın adını yakın zamanlarda Eskişehir'den yazan bir blog arkadaşımın blogunda görüp bir gün Eskişehir'e gidersem mutlaka gitmeliyim diye aklıma koymuştum. Cafenin ortamına tüm arkadaşlarımla birlikte bayıldık, hafta içi olduğu için çok kalabalık da değildi, çalışanlar bize tek tek her kahvenin içinde ne olduğunu anlatarak seçim yapmamıza yardımcı oldu. Hemen, Ankara'da şubeleri var mı diye sordum, henüz yokmuş ama yakın zamanda açılacakmış, bu haberle mutlu oldum. Biz, ortamı kadar kahvelerini de çok beğendik. Ben bir naneli çikolata, naneli şurup hastası olarak buz gibi bir Mint Condition denedim ve çok beğendim, hepinize öneririm. Bir de, peçeteleri çok güzel hemen birer tane alıp koleksiyonuma ekledim bile :)





Caribou'dan çıkıp biraz etrafı dolaştık, Hallere uğrayıp hediyelik eşyalara baktık. 



Hamam yoluna gidip Papağan'da çiğ börek yedik. Kendime bir günlük doya doya yeme izni vererek tabağımdaki tüm çiğ börekleri tadını çıkara çıkara yedim. 


 Hamam yolunu şöyle bir gezip Madımak'ın önünde aldık soluğu ve sıcak havada dondurmalarımızın keyfini sürdük.


Geze geze, güle oynaya tekrar Porsuk kenarına geldik. Banklarda oturup biraz soluklanıp etrafı izledik ve daha sonra Barlar Sokağı'na gidip Benzin'e oturduk, bir şeyler içtik. 


Yaklaşan tren saatimizle birlikte Barlar Sokağı'ndan ayrılıp yavaş yavaş gara doğru yürümeye başladık. Garın hemen karşısındaki babamın sürekli methettiği ama bir türlü gitme fırsatı bulamadığım Köfteci Ali'ye bu sefer gittik. Baya meşhurmuş sanırım, biz de beğendik ama ben daha güzel köfteler yediğimi de biliyorum :) Köftelerimizi yedikten sonra tüm günün nasıl geçtiğini anlamadan Ankara'ya dönüş için trenimize doğru yol aldık.


Dönüş yolunda tek kalan macaronumuzu ve bademlerimizi yiyerek yolculuğumuzu bitirdik.


Şimdi bu keyifli geziden çıkarılacak sonuçlar; ilk olarak Greta obur bir insan değil ama gezme tozma olaylarında kendine izin veriyor, bu bilinsin :) Sonra arkadaşlar iyidir, arkadaşlarla gezip tozmak daha da iyidir :) Bir de, arkadaşlarımla birlikte bu gezimizin sonunda artık kesin bir macaroncu açmaya karar verdik. Şu yazımda arkadaşımın enfes macaronlar yaptığından bahsetmiştim sizlere, onun zaten aklında olan macaroncu açma fikrine bu sefer biz de ortaklaşa bir yer açma fikriyle ortak olduk. Adını bile koyduk C'est beau olcak; Fransız rüzgarları esen, pembe beyaz, şirincecik bir macaroncu. Hep birlikte bundan sonraki ilk seyahatimizi de Paris'e yapmayı düşünüyoruz. 
Son olarak; hayat bana güzel, hayal kurmaksa her şeyden daha güzel :)

12 Haziran 2012 Salı

Çikolata Kaplı Hüzünler


Daha önce hiç Canan Tan okumamıştım, utanarak söylüyorum ama adını duyduğumda yüzümü ekşitirdim. Bu davranışım Türk yazarları fazla okumadığımdan ve yazarın çok popüler olmasından yani adını çok duymamdan kaynaklanıyor. Ama geçenlerde de bahsettiğim gibi artık Türk edebiyatına karşı içimdeki kelebeklerde derin bir sempati başladı. Bunca zaman okuduğum kötü çevirilere de hayıflanmıyorum değil. Neyse gelelim Çikolata Kaplı Hüzünler'e, annemin kitabı bu kitap, kendisi Canan Tan'ı çok sever ve çoğu kitabını da okumuştur. Mayıs ayında ders çalışmaktan sıkılıp kendimi kitap okumaya adamışken başucumda duran kitaplarla yetinmeyip adı ilgimi çektiği için, hadi bu kitaba da başlayayım, demiştim kendi kendime. İşte böylelikle de Canan Tan'la tanıştım ve geceleri kitabı elimden düşürmez oldum.
  

Kitap, birbirinden farklı 14 kadının 14 öyküsünden oluşuyor. Kitaba ismini veren de kitaptaki ilk öykü. Kimi öyküler insanını içini ısıtıyor kocaman kahkaha attırıyor, kimiyse insanı hüzne boğuyor gözleri yaşlarla dolduruyor. Öykü okumayı çok sevdiğimden mi yoksa Canan Tan'ın dili gerçekten çok içten, çok tatlı olduğundan mı bilmiyorum ama kitabı çok sevdim. Tüm karakterler sanki tanıdığım birer insan gibi, hepsi çok samimi yani tam anlamıyla hayatın içinden bir öykü kitabı bu. Kitabı okuduktan sonra ne kadar önyargılı olduğumu da bir kez daha anlamış oldum. Ne de güzel kalemi varmış Canan Tan'ın, o kadar okunduğu kara varmış. Gerçi ben yine de o çok popüler olmuş romanlarını okumayacağımı biliyorum ama öykülerini büyük bir zevkle okuyacağım. Bir de çocuk öyküleri yazıyormuş, en yakın zamanda onları da edineceğim. Yalnız kitapla ilgili tek eleştirim, sevgili yazar ivecen kelimesini o kadar fazla kullanmış ki, eski bir kelime olduğu için mi bu kadar gözüme çarptı bilmiyorum ama fazlasıyla dikkatimi çekti bu durum :)
Son olarak, Çikolata Kaplı Hüzünler'in benim gibi öykücülerin kitaplığında bulunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Herkese keyifli okumalar...

11 Haziran 2012 Pazartesi

Ieri, Oggi, Domani


Bugün evde film keyfi yaptım. Ieri, Oggi, Domani yani Dün, Bugün, Yarın Vittorio De Sıca'ya ait bir İtalyan filmi. Benim İtalya'ya, İtalyan filmlerine karşı bir zaafım var, çok severim, hele bir de Sophia Loren varsa daha da çok severim. Kadının güzelliği yetiyor yahu :)
Film 1963 yapımı, böyle eski filmleri ve o dönemlerin ruhunu hissetmeyi çok seviyorum.
Filmde birbirinden farklı üç hikayeyi anlatılıyor. Başroldeki Sophia Loren ve Marcello Mastroianni, üç hikayede üç farklı karakteri canlandırıyor.

Film ilk olarak Adelina ve Carmine'in hikayesiyle başlıyor. Carmine işsiz bir eş olduğu için karsı Adeline  kara borsada sigara satarak evini geçindirmeye çalışır. Bir gün polisler tarafından yakalanır, para cezasını ödeyemeyeceği için tutuklanması gerekir ama o sırada hamile olduğu için yasalara göre hapse giremez ve serbest kalır. Karı koca parayı bir türlü bulamadıkları için ve Adelina de hapse girmek istemediği için çözüm yolunu sürekli çocuk doğurmakta bulurlar. Böylece Sophia Loren hikaye boyunca karnı burnunda gezer.
Bu hikayenin geçtiği yer eski İtalyan taş evlerinin olduğu şirin bir mahalle. Mahalle halkı giyimi kuşamı ve tavırlarıyla bir kez daha vallahi benziyor Türkler İtalyanlar'a dedirtti bana. Hatta bu hikayede eski bir Türk filmi tadı yakaladım; İtalya'da geçen bir Türk filmi sanki :)



İkinci hikaye, Rolls kullanan Milanolu zengin Anna'nın hikayesi. Yaşadığı bu hayattan ve çevresindeki aynı tip insanlardan sıkıldığı için parasız bir yazarı arabasına alır ve onla flörtleşmeye başlar. Arabayı kullanması için koltukları değişirler. Anna hayal ettiği aşkı yazara anlatırken yazarın dikkati dağılır ve Rollsu çarpar. Bunun üzerine Anna yoldan geçen ilk zenginin arabasına binerek parasız yazarı ortada bırakır. Bu hikaye baştan sona yolda geçiyor ve tamamen araba sahnesinden oluşuyor.



Sonuncusu benim en çok sevdiğim hikaye oldu. Bu sefer Sophia Loren güzelliğiyle erkeklerin başını döndüren Mara adında Romalı bir fahişeyi canlandırıyor. Diğer hikayelerde de oldukça güzel olan Sophia Loren bu sefer ayrı bir güzel. Yan komşularının torunları olan genç bir papaz adayını baştan çıkarıyor Mara, bunun üzerine de olaylar gelişiyor. Baştan çıkartmayı bildiği gibi yine aynı şekilde genç erkeği kendi yoluna çevirmeyi de biliyor Mara.




Farklı insanların, farklı hikayelerini anlatan üç hikaye de çok keyifli ve hepsi komik bir şekilde son buluyor. 
İzlemek isteyenlere şimdiden iyi seyirler...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...