30 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir Nevi Venedik

Samsun'dan sonra Amasya'ya doğru yol aldık ve daha şehrin girişinde bu güzel şehir yüzüme kocaman gülümsedi. Küçücük bir yer burası ama küçüklüğünün verdiği şirinliği ve sıcaklığı ilk anda size yansıtıyor. Şehrin ortasından geçen Yeşilırmak ve etrafındaki evlerle, cafelerle, restaurantlarla sanki minik bir Venedik burası. İşte o Şehzadeler Gezi Yolu'nun muhteşem görüntüsü.




Şehir çok turistik ve ben gezerken de çantaları sırtlarında ellerinde haritalar bir dolu yabancı turist gördüm. Hal böyle olunca şehir de misafirlerini güzel ayarlamak istercesine Yeşiılırmak'ın kenarına sayısız otel ve yöresel cafeler sıralamış. Sadece ırmak kenarı değil, şehrin ara sokaklarında da çok şirin mekanlar var.


Ara sokaklarda gezerken bir fotoğraf sergisine rastgeldik ve hemen gezdik. 


Çarşıdaki, sevdiklerinize ve kendinize güzel şeyler alabileceğiniz küçük küçük hediye dükkanlarından ben bileklikler, kartpostallar ve magnetler aldım. 


Bu çarşıdan kafanızı kaldırıp ileriye baktığınızda kocaman bir kale görüyorsunuz, Kral Kaya Mezarlıkları diye geçiyor burası. Yavaş yavaş atıştıran yağmura aldırmayıp merdivenlere doğru ilerledik ve bu epey yüksek olan kaleye çıkıp şehri kuş bakışı izledik. Gerçekten manzara bir harika. Amasya'ya gelirseniz bu tepeye çıkıp şehre şöyle bir bakmadan gitmeyin derim. Bir de bu şehir hep yağmurlu olurmuş, yanınıza şemsiye almayı unutmayın :) 


Osmanlı zamanında bütün tahta geçen padişahlar Amasya'da valilik yapmış. Bu nedenle bu şehre Şehzadeler Şehri de deniliyor.  Bir de çarşıda Şehzadeler Müzesi bulunuyor. Bal mumu heykeller çok gerçekçi.



Gök Medrese Cami avlusunda bulunan bu yıllanmış ağaç, gövdesiyle gerçekten büyüleyici.


Ve akşam güneşi batırıp şehirle vedalaştık. Bu görüntü de diğer manzaralar kadar güzeldi. Kayseri yazımda en çok orayı beğendiğimi söylesem de şimdi  size anlatırken anladım ki ben en çok Amasya'yı beğenmişim :) 
Şirincecik bir şehir, insanlarını da çok sevdik; tatlı dilli, cana yakınlar. Bir de bize çok garip gelen bir durum, bu şehirde trafik ışıkları yok. Hatta o kadar şaşırdık ki sorduk bunu, sadece belli yerlerde varmış. Karşıya geçeceğiniz zaman yolcular duruyor ve yayalara yol veriyor, büyük şehirlerde göremeyeceğimiz güzellikler :)


Eminim bu güzel şehir hakkında bir dolu bilgi vardır hayretlerle dinleyeceğiniz ve yine beğeninizi kazanacak bir dolu yeri, ama bunlar sadece benim gözümden bir bakış. Umarım yolunuz düşer ve doyasıya gezersiniz.
Şimdi hepinize mutlu bir hafta ve gezmeli tozmlalı günler olsun :)

27 Temmuz 2012 Cuma

Samsun'dan

Anadolu turumuzdaki İkinci durağımız Samsun'du. Buradaki fotoğraflarım sadece güzel sahilinden...






Herkese gezmeli tozmalı bir hafta sonu olsun :)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kayseri Notlarım

Deniz, kum, güneş tatilimden hemen önce Anadolu'yu gezdiğimden size laf arasında bahsetmiştim. Şimdi sıra geldi uzun uzun anlatmaya. Hiç aklımda yokken karşıma böyle bir fırsat çıkınca balıklama atladım fazla düşünmeden. Annemi de taktım peşime, anne kız güzel bir gezi gerçekleştirdik.

İlk durağımız Kayseri'ydi. Gezdiğim dört şehir arasında en beğendiğim yer diyebilirim.

Öncelikle Kayseri Kadir Haskent Müzesi'ni gezdik. Burası Türkiye'nin ilk dijital müzesiymiş. Kayseri hakkında kentsel, sosyal, kültürel bir dolu bilgi veriyor. Ayrıca Kayseri'nin bir simgesi haline gelmiş Mimar Sinan ile ilgili de bilgi edinip eserlerinin maketlerini görebiliyorsunuz.



Ağırnas Yeraltı Şehri, sıcak havada bu buz gibi yerde gezmek gerçekten çok keyifliydi.


Ardından, yine Ağırnas'taki Mimar Sinan'ın doğduğu evi gezdik. Buradaki yaşlı insanların Mimar Sinan'dan, o  bizim dedemiz, diye bahsetmeleri gerçekten çok hoşuma gitti. 





Arkeoloji Müzesi'nden fotoğraf makineme yansıyanlar.



Etnografya Müzesi'ndeki harika bal mumu heykeller.



Erciyes, bu sıcak da bile tepesi bembeyazdı bu güzelliğin. Ve buraya, yaklaştıkça uzaklaşan uzaklaştıkça yakınlaşan dağ diyorlar. Haksız da sayılmazlar. Erciyes, Kayseri'nin en çok beğendiğim yeri oldu.



Bu güzel şehirde günümüz böyle geçti, fotoğraflayamadığım daha bir dolu güzellik gördüm. Ne yalan söyleyeyim, Kayseri'yi bu kadar beğeneceğimi hiç tahmin etmezdim. 
Diğer şehirleri de en yakın zamanda sizlerle paylaşmak dileğiyle.
Herkese gezmeli tozmalı günler diliyorum :)

24 Temmuz 2012 Salı

Didim'den...

Ah nasıl sıcak Ankara, Ankara'nın yazı da hiç çekilmiyor doğrusu. Sen nasıl bırakıp gelirsin güzelim Ege'yi dimi. Evet, sanırım yaklaşık 15 yıldır yani ben mini minnacıkkenden itibaren her yazı Didim'de geçiriyorum. Benim, renkli kocaman büyük ailemle hep bir arada olduğumuz bir yazlığımız var bu tatil beldesinde. Her yıl başka yerlerde tatil yapsak bile muhakkak Didim'e de gidilir. Bundan önceki adresimiz ise, Kuşadası idi ama çok çok daha ufak olduğum için oradaki hatıralarım çok buğulu. 
Didim'e geri dönersek, ilk zamanlarda yaklaşık üç ay yani neredeyse yazın tamamını burada geçirirdim ve bundan da hiç rahatsızlık duymazdım. Sudan hiç çıkmaz, site halkı tarafından su kuşu, deniz kızı gibi isimlere layık görülürdüm ve arap kız olup kirpiklerime kadar sarardım. Çocukluğumun böyle mutlu mesut yazlarına tanıklık eden  Didim biraz büyüyünce de gençlik adımlarıma şahit olmuştur. O zamanlar çok büyüklük olarak gördüğüm eve geç saatlerde gelmeler, arkadaşlarla sahilde toplaşmalar, gezip tozmalar, tatili kendimi yormaya gelmiş gibi düşünmeler, falanlar filanlar. Ama son birkaç yıldır benliğime gelen olgunlukla birlikte tatil anlayışım tamamen değişti. Biraz erken bir farkındalık oldu bu sanırım ama ben bu durumdan hiç şikayetçi değilim. Artık aylarca olan değil de kısa olan tatilleri sever oldum. Lüzumsuz arkadaşlarla gezip dolaşmayı bir kenara bırakıp ailemle birlikte tatilimi verimli bir şekilde geçirmeyi, kendimi dinlemeyi, dinlendirmeyi öğrendim. Az olsun ama dolu dolu olsun, tadı damağımda kalsın, yorulmayayım dinleneyim mantığını benimsedim. Son beş yıldır Didim'deki yazlarım böyle geçiyor. Ayrıca  tüm yazımı burada geçirmeyerek başka yerleri de gezme fırsatı bulmuş oluyorum.
Şu an lafı çok uzattığımın farkına vardım amacım sadece bu yaz Didim'den fotoğraf makinemde kalan anları sizlerle paylaşmaktı ama biraz bilgi vereyim derken laf uzadı gitti.
Çok benimsenen her yerde olduğu gibi bana güzellikleri artık fazla cezbedici gelmese bile şöyle bir düşününce mükemmel havası, denizi ve kumuyla güzel vakit geçirebileceğiniz bir yer Didim. Ne Akdeniz'in boğucu sıcaklığı ne Karadeniz'in hırçın dalgaları vardır burada. Bodrum ve Çeşme tutkum bir yana belki de Ege'nin en sakin, en dinlenilesi tatil beldelerindendir Didim. Aklınızın bir kenarında bulunsun, mutlaka gidip görün derim. 
Ve nihayet fotoğraf makinemden sizler için seçtiklerim... 












23 Temmuz 2012 Pazartesi

The sun goes down...

Herkese kocaman bir merhaba!
Pamuk prenses beyazlığında terk ettiğim Ankara'ya bu sabah çingene karalığında geri döndüm. Soğan misali, önce hafif bir pembeleşme ve acı veren kızarıklıklar ardın da yanma sonucu oluşan karalık. Ne yapayım bronzlaşmayı seviyorum. Bittabi güneşi de seviyorum, kararttığı tenimin yanında sararttığı kirpiklerim ve saçlarım da cabası...
Evet efendim, tatili bitirdim. Aslında tatilden ziyade yine bir kaçamaktı bu yok oluş. Tamamen bir dinlenmece. Biraz kendimle, biraz arkadaşlarımla, biraz kardeşimle, biraz büyük ailemle vakit geçirmece. On günün ardından Didim'deki yazlıktan tekrar döndüm Ankara'daki evime, yaz okuluma. Anneciğimi, babacığımı, pisiciğimi, arkadaşlarımı pek bir özledim doğrusu.
Buralardan da uzak kaldım, kim bilir neler neler olmuştur ben yokken. En kısa zamanda arayı kapatmayı diliyorum...
Sizlere anlatacak o kadar çok şey biriktirdim ki; gezip gördüğüm yerler, kitaplar, filmler, hele hele duygular öyle bir kabardı ki, bu yazı şimdilik sadece bir giriş olsun. İlerleyen günlerde hatta saatlerde hiç susmayacağıma emin olabilirsiniz.
Yine gezdim, tozdum, daldım, yüzdüm, koştum, zıpladım, yoruldum, okudum, güldüm, kahkahalarla güldüm, heyecanlandım, eğlendim, dinlendim, güneşlendim, yedim, içtim, kızdım, sevdim, sevindim, özledim, hayal ettim, mutlu oldum, musmutlu oldum, güneşi batırdım ve geldim...


Bugünün diğer bir önemine gelirsek; geçen yıl bu tarihte güzel bir ses bir daha şarkı söylememek üzere dudaklarını birleştirmiş, ağzını kapamıştı. Bu karar büyük bir şaşkınlık yaratmıştı bende ve kocaman bir üzüntü eklemişti benliğime. Çünkü ben, onun aldığı bu kararı öğrenmeden önce onun çok sevdiğim sesini  İstanbul'da canlı canlı dinlemeyi hayal ediyordum. Onun hayalininse, benim ve benim gibi onu sevenlerin hayalinden çok  farklı olduğunu öğrenmiş olduk bu tarihte. Bir yerlerde görsem, bu ne basit kadın, dedirtecek cinstendi saçı, makyajı, dövmeleri, üstü başı hiç sevmeyeceğim türden hep abartılıydı ama o Amy'ydi ve her şeyi hoş görülebilirdi, enfes bir sesi, soyadına yaraşır bir hayatı vardı.... Evet, bugün Amy Winehouse'un birinci ölüm yıl dönümü. Şimdi ben susayım ve onun güzel sesiyle sonlansın yazım...



12 Temmuz 2012 Perşembe

Ben Geldim Gidiyorum


Biraz ara verdiğim gece Ankara'dan çıktım yola önce Kayseri'ye gittim. Kayseri'den Samsun'a, Samsun'dan Amasya'ya, Amasya'dan da Sivas'a. Sonra hoop tekrar düştüm Ankara'ya. Bir dolu yer gezdim hayran hayran, mutlu mutlu da fotoğrafladım her anı. Tam bir gezip görmece, eğlenmece ve kafa dinlemece oldu benim için bu süre. Tabii bir de Türkiye haritasında gezip görmediğim yer kalmasın isteğime eklemiş oldum bu dört şehri. 
Tek tek her yeri, tüm şehirlerin güzelliklerini size anlatıp fotoğraflarını paylaşmak istiyordum ama bu gece yine yolcuyum. Bu sefer de İç Anadolu'nun toprağına kafamı sokup Ege'nin sularından tekrar dışarı çıkmayı planlıyorum. Karadan suya evrimleşmek, denizin kumun güneşin tadını çıkarıp kafamı ve ruhumu daha da dinlendirmek istiyorum.
Bilgisayarımı yanıma almayacağım, internetten uzak olmak, sadece kendi kendimi dinlemek niyetindeyim. Yani blogumu da tatile çıkarıyorum.
Bu arada, sanki her şey aynısı gibi ve aynı zamanda hiçbir şey aynısı gibi değil ama benim artık iyi olacak gücüm yok, oluruna bırakmayı ve adım atmamayı öğrenmem lazım. Ama tatilimi kukumav kuşu gibi geçirmek niyetinde de değilim. Gez, coş, eğlen, dinlen felsefesindeyim.
Neyse efendim blogum tatile girmeden kişiselliğimi de göstererek son düşüncelerimi de paylaşmış oldum sizlerle.
Bu tatil öncesi son yazımdır. Dönünce hem bu tatilin notlarını hem de kısa Türkiye turumun notlarını sizlerle paylaşacağım. 
Buradan anneme ve babama sesleniyorum; ben yokken balığıma yem vermeyi, kedimi sevmeyi unutmayın canlarım sizi pek çok seviyorum :)
Sizleri de çok seviyorum takipçilerim :) Ben yokken yorum yaparsanız gelince büyük bir keyifle cevaplayacağıma emin olabilirsiniz. 
Neyse, bu vedayı daha fazla uzatmadan hepinize musmutlu günler dilerim, öperim ve giderim buralardan.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Biraz Ara


Bu ara sürekli yürüyorum sonra biraz ilerimde hep bir çift görüyorum. Bir elinde sevgilisinin avuç içi, diğerinde dondurma nazlı nazlı salınan kızların aksine ruhumda bir sporcu; hızlı ve acemi adımlarla, elleri bomboş yürüyor kilometrelerce, burnundan sızan ıslaklığı bile silmeye tenezzülü yok. 
O kadar çok yürümüşüm ki, sızım sızım sızlıyor bacaklarım. Sırtım terlemiş, sanki bir buz kütlesi yavaş yavaş eriyor bedenimde. Tahammülüm de pek yok vıcık vıcık sevgilileri görmeye...
Beynimde bir dolu düşünce var. Beynim yoğun, beynim yorgun. Geçen gün kitapçıda göz göze gelip merhaba dediğim, onun da bana gülümseyip merhaba diyerek karşılık verdiği oyuncu var mesela aklımda, o anki mutluluğum...
Bir anda kendi iç dünyama dönüşüm var sonra. Gerçekleşmeyecek hayallerin, olmayacak heveslerin peşinde koşmama isteğim.  Ruhumu özgür bırakmaya olan ihtiyacım, karşımdaki insanın ruhunu da özgür bırakmam gerektiğine inandığım bilincim. Karşımdaki insan. Birbirimize vermediğimiz sözlere rağmen ondan beklediğim bağlılık. Geleceği düşünmem, gülümseyemeyişim, oysa bir kedim bile var artık. Bir de, kurumuş dudaklarım ve yaralı ayaklarım...
Kafamı kaldırdığımda bir de mutluluklar var başucumda. Işıldayan mutluluklar. Kafamı geri çevirdiğimde gözlerimin geride kalmasından korktuğum. Hayallerin gerçek yüzüyle kucaklaşınca kaybetmekten ürktüğüm. Yavaş yavaş yitirmeye başladığım heyecanım da yanı başlarında...
Uzaklaşmaya olan ihtiyacım, kısa da olsa ufak kaçamaklar, yoğun olan beynimi boşaltma çabalarım...
Bir yolculuk var bu gecenin karanlığında. Hiç görmediğim uzaklara, şöyle alıp başımı gitmek, gezip görmek, biraz da dinlenmek. Bunca zaman yorulmasına izin vermediğim ruhumu daha da dinlendirmek...
Birkaç gün yokum buralarda, sonra gelir devam ederim kaldığım yerden yazmaya...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Mutluluk Geldi Uzaklardan

Şu an nasıl mutluyum bir bilseniz. Güne, çok güzel haberlerle başladım. Hiç kuşkusuz bu güzel haberlerin en başında da Damla'nın yapmış olduğu kitaplaşma etkinliği sonucu Selim'den bana doğru yol alan paketimin elime ulaşmasıydı. Bu haber bile beni çok mutlu etmişken paketi açınca gördüklerim karşısında mutluluğum kat kat arttı.


Okumayı çok istediğim Saatleri Ayarlama Enstitüsü bile beni fazlasıyla mutlu edecekken yanında bir kitap sürprizi daha ve bir dolu ufak hediyeyle resmen şımarttı beni. 


 Bu güzellikler kendi el yapımı, bayıldım hepsine.


Benim de kendime kitap ayraçları yapabilmem için bu güzel bantlardan yollamış bir de, şunların tatlılığına bakın.


Blogumu nasıl ince ince gezdiyse benim bile ne zaman yazdığımı hatırlamadığım peçete koleksiyonumu görmüş ve en çok gezip görmek istediğim Venedik şehriyle peçetelere olan sevgimi birleştirmiş ve bana böyle  bir hoşluk yapmış. Bu peçeteye gerçekten bayıldım, çok çok güzel!

Sürprizleri karşısında kendimi gerçekten mahcup hissettim. Düşündüğü tüm güzellikler, yolladığı her şey ve yazmış olduğu notlar o kadar mutlu etti ki beni, kendisine ne kadar teşekkür etsem az. 
Birbirimizle eşleştiğimizi daha iki gün önce öğrendik ve böylece birbirimizin bloglarını keşfetme fırsatı bulduk. Colored Books adında da bir kitap blogu var Selim'in, mutlaka bir göz atın bence bu güzel bloga.
Şimdi vakit kaybetmeden bir an önce kitabıma başlayacağım ve sayfaların arasından bu el emeği güzeller güzeli kitap ayraçlarımı eksik etmeyeceğim. 

Kitaplar ve tüm güzel sürprizleri için Selim'e çok çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca, böyle hoşluklara vesile olan kitaplaşma etkinliklerini de çok sevdiğimi belirtmek istiyorum.
Son olarak, hepinize kitapların ve mutlulukların eksik olmadığı güzel günler diliyorum...

3 Temmuz 2012 Salı

Carnage

Geçen yıl İstanbul Devlet Tiyatroları'nın Vahşet Tanrısı adlı oyununu Ankara'ya turneye geldiklerinde izleme fırsatı bulmuştum. Hala en sevdiğim, en çok gülüp eğlendiğim oyunların başında gelir bu güzel oyun. Epey bir zaman önce, oyundan esinlenerek filminin de çekildiğini duydum ama anca vakit bularak dün akşam izleyebildim filmi.


Bir Yasmina Reza eseri olan oyun, Roman Polanski'nin senaryoya katkıları ve yönetmen koltuğuna oturmasıyla birlikte 2011 yılında beyaz perdeye aktarılmış. Tiyatroda Vahşet Tanrısı ismiyle sahnelenen oyun Türk sinemaseverlere Acımasız Tanrı adıyla sunulmuş. 


Parkta oynarken kavga eden iki çocuğun aileleri medeni bir şekilde uzlaşmak için ebeveynlerden birinin evinde toplanırlar. Çocuklarının yaşadığı bu tatsız olayı geride bırakmaları için kibarca konuşurlar aralarında. Konuşma ilerledikçe giderek konudan uzaklaşmaya ve kibarlıklarını geride bırakmaya başlarlar. Bir süre sonra her şey zıvanadan çıkar ve kıyamet kopar. Konu çocuklarından kendi evliliklerine, kendi hayatlarına, kendi mutsuzluklarına gelir. Belki de her şeye sebep, hayalleriyle kurdukları ama karakterleriyle mahvettikleri ilişkileridir.


Jude Foster ve John Reilly, dövülen çocuğun Kate Winslet ve Christoph Waltz ise arkadaşını döven çocuğun ebeveynlerini canlandırıyor. 80 dakikalık film, tek bir mekanda geçiyor. Ben bu tarz diyalog filmlerini fazlasıyla sevmeme rağmen tiyatrosunu izleyip de çok beğendiğimden midir nedir filmden neredeyse hiç keyif almadım.


Polanski'nin yönetmenliğini bir kenara bırakırsak ne yazık ki oyuncuları çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Tiyatroda Zerrin Tekindor'un canlandırdığı Kate Winslet'ın karakteri, vermek istediği duyguların hiçbirini yansıtmadı bana oysa sahnede Zerrin Tekindor'u izlerken karnıma ağrılar girene kadar gülmüştüm.
Tabii tiyatroyla filmi karşılaştırmak da ne kadar doğru bilmiyorum. Sonuçta tiyatro canlı bir ortam ve duygular çok daha gerçekçi ve doğal yansıtılıyor seyirciye. Bir de benim her zaman tiyatroyu sinemaya tercih ettiğimi düşünürsek çok da objektif yaklaşamadığım sonucuna varmamız çok da zor olmaz :)


Yine de güzel bir konu ve tam bir kara mizah örneği. Hem, tiyatrosunu izlemeden filmi izleyenler için oldukça keyifli de olabilir. Ayrıca diyalog filmlerini sevenlere kesinlikle öneririm.

Yazımı Zerrin Tekindor, Ülkü Duru, Zafer Algöz ve İşdar Gökseven'in inanılmaz performanslarıyla mükemmelleştirdikleri, izlemekten çokça keyif aldığım o güzel oyundan karelerle noktalamak istiyorum.
İstanbullu sanatseverlere ricam, sezonda yine bizlerle olurlarsa mutlaka izleyin bu enfes oyunu.
Filmi izlemek isteyenlere de şimdiden iyi seyirler olsun :)




2 Temmuz 2012 Pazartesi

Arefe


Kapağındaki canlı renkler dikkatimi çekince istemsizce aldım elime sonra Babalar ve Oğullar'dan bildiğim Turgenyev ismini görünce tereddüt etmeden alıp çıktım kitapçıdan. 
Arefe, 1853 yazında Rusya'da başlayıp 1859'un soğuk Venedik günlerinde biten bir hikaye. Aslında birkaç yıllık kısa bir dönem okuyucuya uzun uzun anlatılırken, sonlara doğru beş yıl aradan sonra ana karakterlere yoldaşlık eden diğer isimlerin şu anki hallerinden bahsediliyor.
İlk olarak bir dostluk hikayesi olarak düşündüğüm kitap giderek yerini aşka bırakıyor. Yelena ve Insarov'un birbirine duyduğu büyük aşk. Bunun yanında vatanından uzak bir gencin yurt sevgisi, uğruna her şeyi feda etmesi. Bunların yanında da o dönemin Rusya'sına ve o dönemdeki kadının toplumdaki yerine şöyle bir yolculuk yapıyorsunuz.
Kitaptaki en sevdiğim karakter, Şubin isimli hayatı umursamaz görünen genç heykeltıraş sanatçısı oldu. Ondan bahsedilen her satırda yüzümden gülücükler eksik olmadı. Ve kitabın en sevdiğim kısmı, inanılmaz güzel tarif edilen Venedik betimlemeleriydi. Zaten fazlasıyla gezip görmek istediğim bir yer, bir de böyle güzel anlatılınca hayranlığım bin kat daha arttı.
Bir de, ilk sayfadan son sayfaya kadar film kareleri halinde süzüldü satırlar gözlerimin önünden. Bana bu hissi yaşatan kitapları severim aslında ama Arefe'yi genel olarak çok çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Yine de kesinlikle iyi bir edebiyat eseri ve tavsiye edebileceğim bir kitap hele ki Rus edebiyatına düşkün olanların çokça beğeneceğini düşünüyorum.
Bana bu kitapta eşlik eden kitap ayracı ise resmide gördüğünüz, en sevdiğim kitap ayracı unvanına en üst sıralardan aday olan bu oğlak derisi güzellik. Bu ayracı bana, İstanbul  kaçamağımda beni yalnız bırakmayan benim için yeri hala ayrı olan o insan, o gezi sırasında hediye olarak almıştı. Bir de buradan kendisine teşekkürlerimi ileteyim.

Bu kitap, aynı zamanda haziranda okuduğum son kitap olarak listemde yerini aldı. Haziranın diğer kitapları ise;


Gogol'dan Bir Delinin Hatıra Defteri. Şu an farkına varıyorum, evet bu ay biraz Rus edebiyatından gitmişim :)
Yıllarca bilet bulmaya çalıştığım Bir Delinin Hatıra Defteri'ni bu sezon da izleyemeyince artık hiç izleyemeceğimi düşünerek bari artık kitabını okuyayım dedim. Ne yorum yapabilirim ki, gerçekten harika. Hem Gogol sevgimin hem de öykü sevgimin birleştiği bir kitap bu. 


Sevgili Kiremitçi'den Yolda Üç Kişi. Yorumunu daha önce paylaşmıştım zaten sizlerle. Tekrar bakmak isterseniz  buraya tıklamanız yeterli.

Haziran ayı kitaplar açısından çok verimli geçmedi, üç kitapla ayı sonlandırdım. Umarım bu ay daha çok kitap okurum ve sizlere de güzel önerilerde bulunurum.
Kitap dolu günler hepinize...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...