31 Ağustos 2012 Cuma

Ben Yokken...

Ben geldiiim :) Herkese Ankara'dan kocaman bir merhaba. Denizin kokusunu burnuma, güneşin sıcaklığını da tenime depolayarak yine döndüm bozkır yuvam Ankara'ya. Bol dinlenmeli, bol eğlenmeli ve tabii ki bol gezmeli bir tatil geçirdim ama evimi de pek bir özledim. Şu an anlıyorum ki, yazı yazmayı da çok özlemişim. Tatile giderken yanıma ne günlüğümü aldım ne de bilgisayarımı. Arkadaşlarıma attığım mesajları da saymazsak hiç mi hiç yazı yazmadım, yani yazmaya fazlasıyla açım şu aralar :)
Tatil boyunca gezip gördüğüm ve içimdeki kelebekleri kıpırdatan olayları ilerleyen günlerde sizlerle paylaşacağım ama şimdi sadece minik bir giriş yaparak beni evde karşılayan sürprizleri sizlere göstermek istiyorum. 


Öncelikle, kendi düzenlediğim kartpostallaşma etkinliğinin güzellikleri ben yokken posta kutuma gelmişler ve tatil sonrası beni mutlu etmek için beklemeye koyulmuşlar.
Üstteki canlı renkli, resmetmeyi çok sevdiğim kayıklarla bezeli kartpostal, etkinlikte eşleştiğim sevgili hiperpasif'ten.
Alttaki siyah beyaz nostaljik Gülhane kartpostalı ise sevgili Banu'dan bu etkinliği düzenlediğim için beni şımartma hediyesi.
İkisine de bayıldım, hemen kartpostal kutumdaki yerlerini aldılar. Her iki arkadaşıma da çok teşekkür ediyorum.
Umarım, etkinliğe katılan herkes kartpostallarına kavuşmuştur :)




Bunlar da sırasıyla; Amerika, Belarus, Rusya, Almanya ve Japonya'dan kilometreler teperek posta kutuma gelip beni mutlu eden kartpostallarım. Ne zamandır gözüm yollardaydı, hepsi benim tatile çıkmamı beklemiş meğer, dönüşte hepsi güzel birer sürpriz oldu benim için.


Ve gelelim bu hediyeye, Pinuccia'nın Kitapları'nın düzenlediği kitap çekilişine hiçbir beklentim olmadan katılmıştım ama şans işte, kazanan üç kişiden biri de ben olmuşum. 


Buğday Kokusu isimli bu roman da tatil sonrası beni bekleyen sürprizler arasında yerini almış. Hem de Kitabın yazarı sevgili Deniz İrfan tarafından adıma imzalanarak.


Sevgili Pinuccia'ya da Deniz İrfan'a da çok teşekkür ediyorum ve kitabı en yakın zamanda okuyarak yorumlamayı diliyorum...

İşte ben yokken buralarda olanlar böyle. 
Unutmadan, bu güzelliklerin başına bir şey gelmeden bana kavuşturan canikoma da çok teşekkür ediyorum. 

Yarın yeni bir aya ve hafta sonuna merhaba diyeceğiz, herkese güzelliklerle dolu başlangıçlar ve mutlu bir hafta sonu diliyorum, kendinize iyi bakın...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yine Bir Ara Zamanı


Ne zamandır kıvranıyorum duygularımı dökmek için. Uzun zaman oldu buraları günlük niyetine kullanmayalı. Öyle gelgitli hisler yaşıyorum ki, çekiniyorum bazen kendimden. Bazen ruhum melankoliyi özlüyor bazen de mutluluk güzel, neyinden sıkılıyorsun diyorum. Aslına bakarsanız her şey güzel ama bir de kalabalıktaki yalnızlık duygusu var. Birkaç gündür yalnız başıma yaşıyorum. Ailem tatile çıktı. Günlerdir ben idare ediyorum koca evi. Hani, o hep hayal ettiğim kendi ayaklarımın üzerinde durma isteği. Ailem gider gitmez ilk darbe kedimden geldi. Tuvalet eğitimi olan kedi birden bire bana meydan okumak istercesine oraya buraya tuvaletini yapmaya başladı. Sabahları babamın güzel sözlerini, akşamları annemin yumuşak okşayışlarını bulamayınca sıkıldı da sıkıldı, bu şekilde ilgimi çekmeye çalıştı. Önümde çalışmam gereken bir sınav, evde tek başıma yerine getirmem gereken sorumluluklarım, kedinin beni iyice strese sokması ve başlı başına bir dert yalnızlığım...
Şimdi buraya kadar çok melankolik geldik ama durumu biraz fazla ajite etmiş olabilirim.
Canım arkadaşlarım hiç yalnız bırakmadılar beni, güle oynaya geçti günlerim. İyi ki telefon denen bir icat var; ailem, sevenim ve sevdiğim, onlar da hiç yalnız bırakmadılar beni uzaklardan. Ne kadar kem küm etsem de ev işlerini de öğrenmem lazım yani bu konuda da fazla bir serzenişim yok.
Size başta demiştim gelgitli duygular yaşıyorum diye.
Sanırım beni en çok üzen durum, kedimi yeni bir yuvaya teslim etmek oldu ama severek ayrıldık biz birbirimizden. O beni yaladı, ben onu öptüm. Bu konuyla ne kadar meşgul ettim sizi biliyorsunuz ve anladığınız gibi ben bir kez daha yenildim. Hem de yalnızlığımın ilk gününden. Ne onunla oluyordu ne de onsuz. Zamanla geçmesini beklediğim buruk bir acı var şimdi içimde. Bir de çok iyi bildiğim bir şey, kedileri çok sevsem de bir daha asla bir kedi besleyemeyeceğim...
En sevindiğim durum ise, kısa bir süredir dargın olduğum dostumla barışmam ve birlikte tatil planlarına kaldığımız yerden devam etmemiz oldu. İçimde yine heyecanlar var, sabırsızlıklar var, çok fazla geleceği de düşünmemeye çalışıyorum bu aralar.
Bir de bu aralar izlediğim, okuduğum, gezdiğim, gördüğüm şeyleri yazmayarak yaptığım her şeyi yazmak zorunda olmadığımı kendime telkin etmeye çalışıyorum.
Kaç gündür, normalde hiç sevmediğim şeyleri yemek istiyorum ve o an anlıyorum ki bu işte bir yalnızlık var...
Bir de, birini sevmeye fazlasıyla ihtiyacım var...
Şu an, ezberlediğim onca Latince kelime aklımdan uçup gitmesin diye beynimi sıkıyorum. Ve gerçekten zor bir bölümde okuduğumun farkına varıyorum. Ve de, derdin neydi de yazın üstten ders aldın diye kendime kızıyorum.
Bakıyorum da ne kadar çok konuşmuşum. Oysa sadece kedimden ayrıldığım için üzgün olduğumu, yalnız geçen günlerimde bu durumun tadını çıkarmanın yanında ailemi ne kadar çok özlediğimi ve yarın öğlen sınavıma girdikten sonra onların yanına uçacağımı, yalnız kuşluktan çıkıp tekrar sürüye katılacağımı ve bir süre buralarda olamayacağımı söylemek istemiştim.
Evet sevgili takipçiler, Greta tekrar tatile çıkıyor ve yine denize, kuma, güneşe doğru evrimleşmek istiyor. Ne yapsın, seviyor onun içindeki kelebekler tatili, gezmeyi, dinlenmeyi.
Eylülde tekrar görüşmek üzere, şimdiden herkese iyi bayramlar ve  gelgitlerin yaşanmadığı, mutluluklarla dolu güzel günler dilerim, kendinize iyi bakın...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Kramer vs. Kramer


Yine bir Meryl Streep filmiyle karşınızdayım. Film kültürüne güvendiğim insan kitabını bildiğim bu filmden bahsedince, bakayım neyin nesiymiş, dedim ve Meryl Streep'i de görünce izlemeye karar verdim. Ama hemen söyleyeyim, bu filmde Meryl Streep'i hiç sevmedim. Oyunculuğundan bahsetmiyorum tabii ki, canlandırdığı karaktere hafif bir nefret besledim. Zaten bu da gösteriyor ki, Meryl Streep gerçekten iyi bir oyuncu. Kramer Kramer'a Karşı, Avery Corman'ın kitabından uyarlanan 1979 yapımı bir film. Başrollerde Dustin Hoffman ve Meryl Streep var.



Üzerinde örtü olan gece lambasının ışığının aydınlattığı, bulutların üzerinde uyuyan melek yüzlü bir çocuğa sevgi ve hüzün dolu gözlerle bakan bir annenin çaresizliğiyle başlıyor film. Daha bu sahneden annenin çocuğuyla vedalaştığını anlamak mümkün. Evet, Ted'in işine olan bağlılığına ve kendi yalnızlığına daha fazla dayanamayan Joanna, kendini bulma arayışıyla kocasını ve oğlunu terk eder. Kariyerinde adım adım ilerlemekte olan Ted bir anda küçük oğlu Bill'in sorumluluklarıyla baş başa kalır. 


Bu sahneden sonra, bir baba oğul filmine dönüşüyor film. Ama bana göre, şimdiye kadar izlediğim diğer baba oğul filmlerinden çok farklı. Hiç abartı yok, her şey çok gerçekçi. O zamanlar filmin çekimi sırasında Dustin Hoffman'ın ilk eşinden boşanma aşamasında olduğunu öğrenince filmdeki tüm sahneleri birebir yaşadığını, bu yüzden de bu kadar gerçekçi olduğunu düşündüm. 


Bill'in sorumluluğunu üzerine almasıyla hayatındaki önceliği işi olan bir baba giderek kariyerini geri plana atıyor, kişisel ihtirasından sıyrılıyor ve çocuğu hayatının en önemli parçası haline geliyor.
Akşamları okuduğu hikayeler, bisiklete binmeyi öğretmesi, sabah kahvaltılarında ona yaptığı yumurtalı ekmekler...


Tek eleştirim, sanki anne hakkında çok az bilgi veriliyor. Yazımın başında da belirttiğim gibi, belki de bu yüzden anneye karşı tavırlı olmamıza neden oluyor olaylara sadece baba tarafından yaklaşılması. Aslında annenin ailesini terk etme olayında biraz da feminizm kokusu var. O taraklarda hiç bezim olmasa da, olaylara babanın gözüyle bakıldığı için insanı feminizmden soğutur nitelikte bir film çıkıyor ortaya.


Şimdi tabii ki söylemeyeceğim ama öyle güzel bitiyor ki film, gözlerinizden yaşların akmasıyla anneye olan kızgınlığınız da yok oluyor. Anne çocuğuna ve ailesine geri döndüğü için değil ama, gerisini sizlere bırakıyorum.


Bu güzel filmi izlememe vesile olduğu için sevgili film üstadıma çok çok teşekkür ediyorum.
Filmi izlemeyi düşünenlere de iyi seyirler diliyorum.

5 Ağustos 2012 Pazar

Vazodaki Çiçekler


Uzun zamandır fırçayı almıyordum elime, öyle çok özlemişim ki resim yapmayı. Açık havada resim yapmak da ayrı bir güzel; etrafta çiçekler, tuvalimde çiçekler. Eskiden hiç sevmezdim çiçek resimlerini ama bu aralar vazgeçilmezim oldular. Yapması da çok kolay, elinize fırçayı alınca gerisi geliveriyor hemencecik. İşte, bu hafta sonu fırçamdan tuvalime aktardığım vazodaki çiçekler....

3 Ağustos 2012 Cuma

Steinbeck, Gülsoy, Uzuner, Tanpınar


Temmuzu da geride bıraktık. Zaman böyle acımasızca su gibi akıp geçerken sanırım bu durumun en güzel taraflarından biri, giderek okuduğum kitapların artması. Haydi bakalım, geçtiğimiz ay boyunca hangi kitapları okuduğum kitaplar listeme eklemişim.


İlk sırada Steinbeck'ten Yukarı Mahalle var. Uzun süredir kitaplığımda duruyordu bu kitap. Kitapsız kaldığım zamanlarda elime aldığım, birkaç sayfa okuduktan sonra sıkılıp hep yarıda bıraktığım kitap unvanına sahipti kendisi. Ama bu sefer öyle olmadı, başladım ve devamı geldi. Sanırım bazı kitapları sevip okumanın da doğru zamanı var. Çoğumuz Steinbeck okumuştur, herhalde Fareler ve İnsanlar'ı herkes biliyordur. Yukarı Mahalle de yazarın diğer kitapları gibi sıcacık. Montrey'in yukarı bir mahallesi burası ve bu mahallede yaşayan, yaşamaya çalışan Danny ve onun arkadaşlarının öyküsü. Bana göre, dostluk ve arkadaşlık adına yazılmış en güzel hikayelerden birisi bu kitap. Kimi zaman insanın içini burkan kimi zaman insanı neşelendiren bir avuç insana mahalle halkının da ara ara katılmasıyla renklenen okunulası bir hikaye. Bakın pisiciğim bile çok sevdi bu kitabı :)


Maya ve ben bu kitabı okuyacak herkese keyifli okumalar ve kitabı okurken bizi hatırlamanızı dileriz :)


İkinci kitap, sahilde güneşlenirken bana eşlik eden Murat Gülsoy'un ilk kitabı olan Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul. Baba Oğul ve Kutsal Roman'ı okuyup çok beğendikten sonra yazarın tüm kitaplarını okumaya karar verdim ve ilk olarak ilk kitabıyla başladım bu işe. Bu kitap, benim en sevdiğim tür olan bir öykü kitabı. Zaten Gülsoy, esasen öykücü. Kitabın içinde 12 öykü yer alıyor. Hepsi birbirinden zekice kurgulanmış. Sıkılarak okuduğum tek bir öykü bile olmadı. Zaten ben bu yazarın zekasına hayranım. Tüm öyküler birbirinden farklı ama sanki hepsinin ortak bir sonucu var, herkes kendisiyle meşgul...
Kitabın kapağı da kitabın içinde yer alan öykülerden birinde geçen bir resim. Rene Magritte'in öyküye de adını veren Açık Çek isimli resmi. Bu resmin göz yanıltıcılığına bayılıyorum.
Daha önce yazarın bir kitabını okumadıysanız ve benim gibi öykü okumaktan hoşlanıyorsanız bu kitapla yazara bir merhaba diyebilirsiniz. Severseniz, muhabbetiniz ilerleyecektir eminim :)


Üçüncü kitap, Buket Uzuner'den Güneş Yiyen Çingene. Evet, her ne kadar popüler yazarları okumaktan hoşlanmasam da bu kitabı gördüğüm anda içimde büyük bir okuma isteği uyandı. Zaten, baskısı yeni olsa da daha ben doğmadan önce 1989'da yazılmış epey eski bir kitap. Yine bir öykü kitabı, öykü olunca dayanamıyorum sanırım. İçinde 9 öykü yer alıyor ve hepsinin kurgusu birbirinden epeyce farklı. Olaylara bir kadın gözüyle -ama asla feministçe değil- yaklaşıyor ve hikayelerini bu şekilde okurlarıyla paylaşıyor yazar. Bana göre Uzuner'in dili herkesin anlayıp sevebileceği cinsten değil. En azından bu kitap için bunu söyleyebilirim ama şunu da söylemeliyim ki, ben onunla aynı dilden konuşuyorum. Televizyonda katıldığı her programı izlesem de hayatına dair birçok anı hakkında bilgi sahibi olsam da son zamanlarda fazla popüler geldiği için hiçbir kitabını okumamıştım. Yani, Güneş Yiyen Çingene bir ilk oldu. Ayrıca ben bu yazarla aynı şehirde gözlerini dünyaya açmış, aynı okullara gitmiş hatta belki aynı sıralarda oturmuş biriyim. Ve aynı onun küçüklüğünde yaptığı gibi önüne bir dünya haritası açıp bu ülkelerin hepsini gezmek istiyorum diyen, gezmeyi seven şimdilik küçük bir yüreğim. Bu kadar ortak noktamız varken sen gel, hiçbir kitabını okuma yine önyargılı davranışıma büyük bir serzenişte bulundum. Neyse, hiçbir şey için geç değildir diyerek gelecek zamanlarda yazarın kitaplarını okuma sözü veriyorum bu kitabı da okumanızı tavsiye ediyorum.


Ve geldik son kitabımıza, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Uzun zamandır okumak istiyordum. Son olarak, kitaplaşma etkinliğinde sevgili Selim'e verdiğim okumak istediğim kitaplar listesindeydi. O da tercihini bu kitaptan yana yaparak beni fazlasıyla mutlu etmişti. Bir kez daha kendisine teşekkür ediyorum. Ay boyunca diğer kitapları okurken elimden hiç düşmedi. Bir çırpıda okumadım ama gerçekten keyifle okudum. Tabii bazen çok sıkıldığımı da itiraf etmeliyim. Bu sıkıldığım anlar başlarda hikayelerin çok uzadığı kısımlardı ama kitap ilerledikçe anlıyorsunuz ki, geçmişten karakterler hakkındaki bu kadar uzun bilgilerin bir nedeni var. 
Herkes farklı yorumlayabilir ama bana göre, bizim zamana ayak uyduramayan bir toplum oluşumuza mizahla dolu ironik bir gönderme bu kitap. Tanpınar'ın güzel kalemiyle, tatlı imaları ve dokundurmalarıyla da bezenince ortaya harika bir başyapıt çıkmış.
Hayri İrdal'a hak vermemek hatta acımamak içten bile değil ama durum karşısında elden ne gelir. O da bunu fark eder ve bir müddet sonra bırakır kendini bu kurmaca dünyaya. Nasıl olsa zaman her şeyi gösterecektir.
 4 bölümden oluşan romanın bu bölüm isimleri her şeyi anlatır aslında; Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru, Her Mevsimin Bir Sonu Vardır...
Herkesin okuması gereken ve ardından şöyle bir kendimize bakmamız gereken bir kitap sanırım. 
Annemin antika saati de bu fotoğrafa pek bir yakıştı sanki :)

İşte temmuzda benim zihnime aldığım kitaplar bunlardı. Yorumlarım kitapseverler için aydınlatıcı olmuştur umarım. 
Ağustosta daha çok kitap okumak dileğiyle.
Herkese mutlu bir hafta sonu ve kitap dolu günler dilerim...

2 Ağustos 2012 Perşembe

Son Durak Sivas


Herkese merhaba, Anadolu turumun son durağıyla karşınızdayım. Sivas'ı şehir olarak ne kadar beğenmediysem, Sivas öncesi gezdiğimiz Divriği'deki Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'na bir o kadar bayıldım. Mimarisiyle, ince işçiliğiyle, her şeklin birbirine benzer gibi görünüp de aslında hiçbirinin bir benzeri olmamasıyla, görkemiyle, gösterişiyle, her şeyiyle büyük beğenimi kazandı. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde de bulunan bu cami gerçekten görülmeye değer. Daha fazla bilgi edinmek için buraya bakabilirsiniz. 




Ardından, Sivas'ta gezdiğimiz tüm camilerde Divriği Cami esintilerini görmek mümkün.






Sivas Kalesi


Sivas'a tepeden bir bakış

 

 Sanırım bu şehirde zevk alarak gezdiğim tek yer Sivas Kongresi'nin yapıldığı İnkılap Müzesi oldu. Uzun uzun, saatlerce gezdim bu müzeyi. Ben susayım ve fotoğraflar anlatsın gezerken yaşadığım duyguları.


















Bu fotoğraflarla Atatürk'ü anmak ve aynı zamanda bugün hayata gözlerini yuman Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe'ye Allah rahmet eylesin demek istiyorum.

Böylece Sivas gezimizin ve Anadolu turumuzun da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Birkaç gündür gezdiğim yerleri yazarak bir nebze sizi gezdirmiş, daha da önemli sizin de gidip gezmeniz için fikir vermiş oldum.
Ben bu Anadolu şehirlerini gezerken, en büyük hayallerimden olan yurt dışını gezme işini çok geri plana attım. Kendi ülkemde gezip görülecek bu kadar güzel yer varken bu yurt dışı sevdam ne, diye sordum kendi kendime. Sonra bir harita açtım, saydım tek tek 81 ilden kaçını görmüşüm diye. 22, sadece 22 il görmüşüm. Daha gezip görülecek ne çok yer var. Ne çok toprak var basılacak, ne çok hava var içime çekeceğim ve daha ne çok güzellik var içimdeki kelebekleri heyecanlandıracak...
Bu güzel geziyi annemle bana armağan eden canikom babama da bir dolu teşekkürler olsun. Onu çok çok seviyorum, seviyoruz :)
Şimdi herkese mutlu günler daha da önemlisi gezmeli görmeli günler dilerim. Unutmayın, hayat gezip tozunca güzel...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...