30 Eylül 2012 Pazar

Adım Adım


O kadar kelime var ki bana dair dilimin ucunda ama hep erteliyorum onları birleştirip süslemeyi.
Hepsi tek tek, ayrı ayrı birer yazıya dönüşmeyi beklerken şimdi hepsini bir yerde birleştirip biraz içimi dökesim var.
Mutlu muyum? Sanırım son bir yıl içinde hiç olmadığım kadar çok. 
Peki ya endişeler? Onlar da hiç peşimi bırakmıyor.
Yıllar önce İstanbul'a ilk gittiğimde "istanbulunuz batsın!" nidaları atan ben, şimdi bu şehre gitmek için can atıyorum ve yine o aynı İstanbul, şu an hayallerimin baş kahramanı. 
Hayat işte, belli olmuyor insanın bugünü yarını.
İstanbul'a son ayak basışımdan bir fotoğraf. Ceplerimde hayallerim, adımlarımda bir heyecan, yüreğimde kocaman bir sevgi; ona, aileme ve tüm iyilere...
En çok tatil yapan okul unvanına sahip okulum yarın açılıyor. Leyleği havada görmüş olsa da tatile doyamayan bir ben var hala. 
Okulun ilk günlerini hatta okul açılmadan önceki pazarları hiç sevmesem de son kez yaşıyor olacağım bu duyguyu. Son sınıfa gelmiş koskoca bir kızım artık. Bu nedenle bu nefret duygusuna bile sımsıkı sarılasım var.
Önümde de, bu son yıl psikolojisinin verdiği kuvvetli adımlarımı bekleyen zorlu bir süreç.
Yarın sabah her şeyin güzel, çok güzel olması dilekleriyle çıkacağım yola, rüzgarın değerek sızlattığı dirseğimdeki yaramı hissedip gülümseyeceğim. Hayallerimin, hayallerimizin gerçekleşeceğine olan inancım hep yanı başımda büyük bir kararlılıkla atacağım adımlarımı mutluluğa...

27 Eylül 2012 Perşembe

Pierre Loti


İstanbul'da sergi bahane, İstanbul'da olmak şahane diyerek okulumun açılmasına bir hafta kala son tatilimi yapmak üzere İstanbul'a sergiden birkaç gün önce gittim. 
Koca şehir, ne kadar gezsen de bir şeyler hep eksik kalıyor. İşte Pierre Loti de hep gitmek istediğim ama bir türlü fırsatını bulamadığım bir yerdi. Ama bu sefer aklıma koydum ve bu harika manzaranın tadını çıkarmak üzere yollara düştüm.


Eyüp'te bulunan Pierre Loti tepesinin ismi, Fransız yazar Pierre Loti'den geliyor. Ünlü yazarın Türkler'e duyduğu sempati ve İstanbul'a olan hayranlığı sebebiyle bu güzel yere yazarın adı verilmiş. Yazar İstanbul'da bulunduğu zamanlarda Haliç'in en güzel göründüğü yerlerden biri olan Pierre Loti Kahvesinde oturur ve bu güzel şehre, manzaraya şiirler yazarmış.


Biz de hafta sonu bu güzel manzara eşliğinde kahvaltımızı yapıp kahvemizi içip, uzaklara dalarak şehrin güzelliğini izledik.

  


Manzara gerçekten hayranlık uyandırıcı. İstanbullular, yerli yabancı turistler, bir dolu insan ellerinde fotoğraf makineleriyle bu manzarayı ölümsüzleştiriyorlar.



 Bir de, yine Pierre Loti'nin adının verildiği bir teleferik bulunuyor tepede. Herhangi bir toplu taşıma aracı yokmuş buraya çıkan bu nedenle insanlar teleferiği tercih ediyorlar. Biz teleferikten habersiz taksiyle çıktık tepeye ama inerken teleferiği kullandık. 
Tepeden indiğimizde gördüğümüz manzara ise gerçekten şaşırtıcıydı. Uzun bir kuyruk oluşmuş  Pierre Loti'ye ulaşmak için teleferik sırası bekleyen. Bu yüzden, çıkarken teleferikle değil de taksiyle çıkmanızı öneririm :)



Bu son fotoğraf, Pierre Loti'nin aşağıdan görünümü. Göze çarpan beyazlıklar ise, mezarlıklar. Ne de güzel yerde uyuyorlar. Hepsinin mekanı cennet olsun.



Henüz buraya gitmemiş ve manzaranın tadını çıkarmamış olan tüm İstanbullular'a ve yolu düşecek olan herkese güzel bir öneri olmuştur umarım.
Herkese gezmeli tozmalı günler dilerim :)



26 Eylül 2012 Çarşamba

Bir İstanbul Sergisi

Herkese merhaba, bir hafta sonunu daha İstanbul'da geçirdikten sonra tekrar Ankara'dayım. Bu sefer İstanbul'da bulunma nedenim ise, bu güzel şehirle resimlerimi buluşturacak bir sergimizin olmasıydı. Duyduğum andan itibaren içimi kıpır kıpır yapan bu sergiyi hazırlıklarıyla birlikte sizlerle paylaşacağım :)


Demiryollarının 156. yıl kutlamaları etkinliklerinde yer alan sergimiz Haydarpaşa'daydı.
Hocamızın kişisel sergisinin yanında benim ve tüm atölye arkadaşlarımın resimlerinin yer aldığı karma bir sergi gerçekleştirdik. 
Tüm resimler Ankara'daki atölyemizden İstanbul'a taşındı.


Resimler Haydarpaşa'ya geldikten sonra sergi hazırlıkları başladı.
Şimdiye kadarki hiçbir sergimin hazırlıkları içinde bu kadar yer almamıştım. Resimlerin yerlerine karar verme, tek tek asma, jelatinlerini çözme, olmadı yerlerini değiştirme, resimleri sabitleme...
Gerçekten yorucu bir iş :)




Hazırlıkları tamamladıktan sonra 24 Eylül Pazartesi günü sergimizin açılışını gerçekleştirdik.





Sergide yer alan benim resimlerim;

 Kara trenim

Gün batımım

 Sokak manzaram



Bunlar da hocamızın kişisel sergisinde yer alan demiryolları konseptli resimler;






Sergimiz 6 Ekim tarihine kadar Haydarpaşa'da, 8 Ekim - 14 Ekim tarihleri arasında ise Sirkeci Tren İstasyonu'nda sizlerle buluşmaya devam edecek. 
Tüm İstanbullular'ı sergimize beklediğimizi buradan duyurup herkese renklerle dolu güzel günler dilerim :)

20 Eylül 2012 Perşembe

"Aşka Gittim Dönmeyeceğim"e Dair


Daha önceden okuyup 7 Nisan 2012 tarihinde beğenilerimi ve eleştirilerimi yazmış olduğum Aşka Gittim Dönmeyeceğim adlı kitaba dair yazıma dün bir yorum geldi. Kitabın yazarı Adem Özbay tarafından gelen bu yorum beni fazlasıyla mutlu etti.
Yazım hatalarına, diğer aşk romanlarına olan benzerliğine ve kitabın seri şeklinde pazarlama taktiğine dair yaptığım tüm eleştirilere içtenlikle verdiği cevaplar gerçekten büyük bir incelik. 
Aynı zamanda bilgilendirme niteliğinde de olan bu yorumu sizlerle de paylaşmak istedim.

"Sevgili dostlar,

Öncelikle teşekkürler, bir yazar için övgü ne kadar anlamlıysa, eleştiri de o kadar anlamlıdır, zira yazarın yolculuğunda övgüler değil eleştiriler rehberlik eder.
Öncelikle yayınevim adına ben özür diliyorum, gerçekten çok yazım hatası olan bir basım oldu. Bana yapılan açıklamada, 'düzeltmelerin girildiği ama sonradan eski tasarımın yanlışlıkla basıldığını' söylendi. Şu an zaten yeni baskısı var yayınevinde. Ben yutdışında olmam nedeniyle göremedim henüz ama umarım hatasız bir basım olmuştur.
Diğer aşk romanlarıyla benzeşmesi konusunda "doğrudur" diyeceğim, zira elimizde bir tane "aşk" var. Aşkın farklılaştıran insanların kendisi bence. Ama yine de okuduklarımızda ve yaşadıklarımızda ortak benzeşmeler olmasını normal karşılıyorum. Bir yazar için farklılık yazma tekniğinde olmalı. Bu kitapta olabildiğince sade ve hepimize dokunan bir aşk hikayesi yazmaya çalıştım. Hepimizin hayatında olmuş şeyler...
Kitabın seri şeklinde olmasına gelince dediğiniz gibi tarih verilmesi yanlış oldu. Zaten o tarihlere uyamayacağımızı biz de gördük, zira yazmak palanlamaktan daha zor:)
Kitabın 2. bölümü yani kadın kahramanın anlatımıyla yazılan AŞK YALNIZLIĞI kitabını bu ve benzeri sorunları tekrar yaşamamak için blog olarak yayınladım. Kitap şu anda http://askyalnizligi.blogspot.com/ adresinde bitmiş olarak yayınlandı. Burada da göreceğiniz eksikleri bildirmeniz beni onurlandırır.
Bir yazarın kendisini savunması babında değil, dostlarıyla hasbihal etmesi olarak yorumlanmasını arzu ettiğim bu mesajla birlikte ortak yolcuğumuz için sevgilerimi sunuyorum. Bu harika blog için de sevgili greta'yı kutluyorum. 



Adem Özbay 
www.ademozbay.com
ademozbaya@gmail.com"


Yorumda da belirttiği gibi kitabın 2. bölümünü yazarın blogundan okuyabilirsiniz.
Tabii öncelikle bu kitabı okumanızı tavsiye ederim, yeni baskısıyla yazım hataları olmadan keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

Adem Bey'in göstermiş olduğu bu güzel davranış için kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. Kitabına önem veren, hakkında yazılanlara kulak veren yazarlar benim için her zaman değerlidir. 
Blogum için dile getirdiği güzel sözler için de ayrıca teşekkür ederim.
Herkese bol kitaplı günler dilerim.

18 Eylül 2012 Salı

Body Worlds


Herkese merhaba, herkesin keyfi yerindedir umarım. Eğer keyfiniz yerinde değilse bile neşelenmeniz için hiç farkına varmadığınız bir dolu sebep var. Bu sebeplerin belki de en başında gelen, canlılığımız ve varoluşumuz. Dünyaya gelişimiz bile bir mucize. Milyonlarca sperm hücresi arasından o bir taneciğin bizi oluşturmak üzere yumurtayla buluşması, anne karnında geçen zaman, ciğerlerimize dolan havayla ilk ağlayışımız, hücrelerimizin her gün yenilenerek bizi güzelleştirmesi, büyümek, işler yolunda gitmediğinde organlarımızın bize haber vermesi, bağışıklık sistemimizin tüm zararlılarla mücadelesi, iyi bakıldığı zaman tüm onarım sistemlerini devreye sokması, vücudumuzun istekleri arzuları, heyecanlandığımızda gümleyen kalbimiz, beynimizin tüm güzel anıları kıvrımlarında saklayıp kötüleri yakıp yıkması, iskelet sistemimizin ve derimizin iç organlarımızı koruması, kaşlarımızın ve kirpiklerimizin gözlerimizi koruması, kulak kepçemizin sesleri toplaması, burnumuzun güzel kokuları hissetmesi, midemiz dolduğunda doymamız, çok yediğimizde kilo almamız, çok yememiz gerektiğini anlamamız,  beyne iletilen tüm sinyaller, kullanılan organların gelişmesi, kullanılmayanların körelmesi, zamanla yüzümüze yerleşen yaşanmışlıkların kanıtı kırışıklıklar, yerçekimiyle sarkan cildimiz, yavaş yavaş atım sayısını tamamlayan kalbimiz, heyecanlara dayanamamamız, çabuk yorulmamız, vücudumuzun artık nefes alsan neye yarar eziyet bu sana kapat gözlerini ve er rahata demesiyle son bulan yaşamımız...

Ne güzel bir varlığız biz dimi, her şey ne kadar da planlı programlı ve ne büyük bir mucize tüm bunları yaşayacak bir ben olmamız.
İşte bugün gidip gezdiğim Body Worlds, bu yaşam döngüsünü bizlere sunuyor. Anne karnına düştüğümüz o milimetrelik andan metrelik canlılara dönüşmemizin yolculuğu birebir gerçek örneklerle sergileniyor.

 Klasik bir yazı olsun istemedim ve biraz da kendi duygu düşüncelerimi kattım. Sanırım hiç bu kadar mesleğimle ilgili bir yazı yazmamıştım. İnsanın çok daha iyi verimle yüksek kapasitede çalışabileceği halde çoğu şeyin gelişmemiş olduğunu savunan bazı hocalarım bu yazımı okusa beni fena şekilde eleştirirlerdi herhalde ama yaşamak bile büyük bir şans ve mutluluk bence.

Sergideki Plastinasyon tekniği ile hazırlanan örnekler ölmeden önce bunu gönüllü olarak kabul etmiş insanların vücutları. Bir anlamda bağış; tüm vücudunuzu iç organlardan saçınıza kadar insanları bilgilendirmek amacıyla bağışlamanız.
Her şey çok gerçekçi çünkü zaten hepsi gerçek. Bu konularla ilgisi olmayan insanlar için belki ürkütücü olabilir ama sadece doktorların ya da biyologların görmesi için değil tüm insanların her şeyden önce kendi vücudunu tanıması için yapılmış bir çalışma bana göre.

Türkiye'de İlk olarak İstanbul'da vücudunu keşfetmek isteyen insanlarla buluşan sergi kasım aynın sonuna kadar da Ankara Kentpark'ta gezilebilecek.

Sergide fotoğraf çekilmesine izin verilmediği için maalesef hiçbir şeyi fotoğraflayamadım ama internetten bulduğum şu görsellerle bire bir aynılar. 





Sanırım her ülkede farklı örnekler segileniyor. İnternette gördüğüm fotoğraflarda benim gezidiğim sergide olmayan örnekler de var. 
Örneklerin hepsi farklı özellikte. Bir koşucunun kaslarının ne kadar geliştiğini ya da satranç oynayan bir insanın gelişen beynini görebiliyorsunuz. Her organ da ayrıca tek tek sergileniyor. 
Yaklaşık iki saatte gezidiğim sergiden gerçekten çok etkilendim. En çok dikkatimi çeken örnekler; daha fetüs olmadan yani 9. hafta öncesi embriyo örnekleriydi, minicik bir pirinç tanesi gibiydiler. Dört aylık bir bebeğin bile daha bir parmak büyüklüğüne gelememesi, derslerde hep anlatılan şeyler ama gerçek bir fetüs görmek gerçekten ilgi çekiciydi.

Sadece bu sergiyi gezin demek için bilgisayarın başına oturmuştum ama farkında olmadan  epey bir konuşmuşum.
Tüm Ankaralılara, Ankara'ya yolu düşecek olanlara bu sergiyi gezmelerini öneriyorum.
Sergi hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz de buraya bir göz atabilirsiniz.
Herkese sağlıklı ve mutlu günler dilerim.
:)

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bolu'dan Sokak Manzaraları

Birkaç gündür sesim soluğum çıkmazken ben yine yollarda, ben yine kendimi şehirden atma telaşındaydım. Yine bir kaçamak yaptım. Bu sefer Bolu'ya, anne memleketime çevirdim yüzümü.
Abant gibi, Gölcük gibi, Yedigöller gibi doğa harikalarıyla dolu bir şehir Bolu. Hem Ankara'ya hem İstanbul'a yakınlığıyla da fazlasıyla cezbedici bir yer.
Bu sefer farklılık olsun dedim, doğanın güzelliğini bir kenara bırakıp Bolu sokaklarında dolanmaya çıktım. Tabii ki Bolu da, birçok küçük şehir gibi kentleşmeye karşı koyamayan şehirlerden ama hala böyle eski evler de var ara sokaklarda. Bakımsızlıktan, ilgisizlikten içler acısı bir durumdalar belki ama insanın gözleriyle buluştukları anda sıcaklık saçıyorlar etrafa. O eski evler, akıp giden zamana meydan okurcasına şirinlikleriyle göz kırpıyorlar etrafa. Yıkılıp yerlerine sevimsiz koca binalar inşa edilmesi an meselesi olsa bile, o ana kadar benim gibi böyle evlere meraklı insanları kendilerine hayran bırakıyorlar.
Gözlerimi mutlu eden evler, sizi de mutlu etsin diye hepsini fotoğrafladım. Tabii bir de öyle güzel resimler yapılır ki bu evlerden, hepsi benim için birer eskiz niteliğinde...












Herkese bol gezip görmeli günler ve güzelliklerle dolu bir hafta diliyorum...

11 Eylül 2012 Salı

Adalar Modalar

Bu seferki İstanbul kaçamağımda gezip görmeyi çok istediğim adalara gittim. Hep çok merak ediyordum. Hemen söyleyeyim, gider gitmez gördüğüm güzellikler karşısında resmen büyülendim. Nasıl güzel yerler buralar, insanın hayran kalmaması elinde değil sanırım.

Sabah erkenden yola koyulduk. Kabataş'tan vapura son anda yetişip uzun bir yolculuk sonucunda ilk olarak Burgazada'da karaya ayak bastık. 


Vedat Milor'un tavsiyesi üzerine ASSK Adalar Büfesinde güzel bir kahvaltı yapmayı planlarken, bu klübe sadece üyelerin girebildiğini öğrenince hafif bir hayal kırıklığı yaşasak da sonradan Burgaz Cafe'de kahvaltımızı yaptık. Arasında erimiş kaşar olan sıcacık çekirdekli simitle öyle bir gönlümü kazandılar ki buraya yolu düşenlere kesinlikle yemelerini tavsiye ediyorum, tek kelimeyle enfes.
Burgazada sakin, kendi halinde, şirincecik bir ada. Burada yazlıkları olan insanlar çok şeker. Kimi deniz kenarında güneşleniyor kimi cafelerde güzelim manzaraya doğru kahvelerini yudumlayıp arkadaşlarıyla sohbet ediyor. 


İstanbul sokaklarında kediler çok fazla ama adalar da daha da bir çoklar. Hepsi birbirinden tatlı, sevimli bir dolu pisicik bu güzel adanın keyfini çıkarıyor.






Faytonlar da ada deyince akla gelen ilk şeylerden biri sanırım ama Burgazada küçük bir ada olduğu için burada çok fazla fayton yok. 


Oturup şu manzarayı izlemek de insanın içini huzurla dolduruyor. Burgazada'da yaşayan, sokaklarında bisikletleriyle dolanan güzel ada insanlarına imrenmemek içten değil.


Burgazada'da içimiz huzurla dolduktan sonra Büyükada vapuruna binip Büyükada'ya geçtik.
Vapurun yanından süzülen martılar, onlara atılan simitleri havada kapışları ve güzellikleri karşısında da kendimden geçtim. Hemen fotoğraf makineme sarılıp ölümsüzleştirdim bu güzel anı.


Büyükada Burgazada'ya göre çok daha kalabalıktı. Zaten çoğu insan Büyükada'yı gezmeye geliyor ya da Büyükada'yı gezmeden gitmiyor.


Adından anlaşılacağı üzere en büyük ada Büyükada. Burası adadan çok kendi içinde küçük bir şehir gibi. Ne ararsanız var. Sokaklar adanın simgesi faytonlar ve bisikletli insanlarla dolu. Bunun dışında tek tük araba bile gördük. Yerli, yabancı bir dolu turistin gözde mekanı olmuş burası ama bizim dikkatimizi çeken hem İstanbul'da hem adalarda etrafı saran Arapların çoğunluğu.  Araplar bizim buraları çok seviyor anlaşılan.


İnsan kalabalıklığı beni biraz rahatsız etse de bisikletinize atladıktan sonra kalabalıktan uzaklaşıyor ve ada sokaklarında tura başlıyorsunuz. Biz de bisikletlerimizle tüm adayı baştan sona gezdik. Gezinti sırasında etrafta gördüğüm evlerin güzelliğine hayran hayran bakarken bisikletten düşmediğim için şanslıyım herhalde. Bir de kocaman bir istek düştü içimdeki kelebeklere; adada bir evim olsa ah ne güzel olurdu...
Maalesef bisikletli olduğum için bu güzel evlerin fotoğrafını çekemedim. Çektiklerimde de kendim olduğu için buraya koyamıyorum bu yüzden beni affedin :) 
Uzun zamandır bisiklet sürmediğim için özellikle yokuşlarda epey zorlansam da inanın buna değer. Fazla yorulmak istemiyorsanız faytonları da tercih edebilirsiniz ama biz biraz macera yaşamak istedik, gerçekten çok keyifliydi :)


Yine Vedat Milor'un tavsiyesi üzerine sahildeki Milto'da balıklarımızı yeme hevesiyle yola koyulduk ama rezervasyonumuz olmadığı için maalesef yer bulamadık. Bunun üzerine hemen yanındaki Alibaba'da mezelerimizin, balığımızın ve içkilerimizin tadını çıkararak güzel bir akşam yemeği yedik. 
Tabii pisicikler de yine ayağımızın dibindeydi :)



Sonra gecenin karanlığında tekrar Kabataş'a dönerek ada günlüğümüzü tamamladık.
Gezmediğim adaları da bir daha ki sefere gidip görmeyi dileyerek yine herkese sevdikleriyle birlikte gezmeli tozmalı güzel günler diliyorum.
Hayat gezince güzel! :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...