30 Ekim 2012 Salı

Bayramın Filmleri

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen tatlı tatil günlerinin ardından işlerimize, güçlerimize kaldığımız yerden aynı hızda devam ediyoruz. Anlatacak çok lafım olmasına rağmen, tatil sonrasının vermiş olduğu bir hüzün müdür bilmem canım pek fazla konuşmak istemiyor.
Bu nedenle, bayramda izlediğim filmleri size kısacık kısacık anlatıp hemen susacağım.
Şimdiden herkese iyi seyirler olsun :)


Bu tarz filmleri normalde hiç sevmememe rağmen, vizyona girmeden önce Açlık Oyunları'nın fragmanını izleyince film, büyük bir merak uyandırmıştı bende. O an, mutlaka izlemeliyim desem de bir türlü fırsat bulup izleyememiştim. Bayramda sinema kanallarımdan birinde kendilerine rastlayınca tüm işimi gücümü bırakıp kuruldum televizyonun karşısına.
Fansatsik mi desem bilim kurgu mu desem bilemiyorum ama benim asıl ilgimi çeken filmin derinliklerinde yatan duygusallık. Bunun dışında, asıl olarak insanlık ve toplum açısından birçok konuyu irdelese de o duygusallığı sayesinde benim fazlasıyla beğenimi kazandı. Filmin eleştireceğim noktaları olmasına rağmen, genelini düşününce gerçekten izlenilmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.


Rina'yı vizyona girdiğinde duymuştum ama hiç merak edip de izleme gereği duymamıştım.
Maksat film izlemek olsun dediğim bir anda kanallarda rastlayınca çok bir beklentim olmadan izlemeye başladım.
Bir ada hikayesi Rina, sanırım rina da bir balık ismi zaten. Hikaye, üç yakın arkadaş ve onlaırın hayalleri üzerine kurulu. Beğendim mi diye sorarsanız, açıkçası bana fazlasıyla vasat geldi. Zaman ayırıp izlenebilir belki ama özellikle oyunculuklar açısından filmden çok da bir şey beklememek lazım bana göre.


Entelköy Efeköy'e Karşı adını duyduğumda gülüp geçmiştim. Sonra, film fesitvallerinde gösterime layık görüldü, annem ve babam izleyip çok beğendiklerini dile getirdi, bana da anca bu tatilde izlemek nasip oldu.
Bir kere hikaye Ege'de geçiyor, bu bile çok sevmem için yeterli olabilir ama sadece bu özelliğiyle değil konusuyla, konuyu ele alış biçimiyle, her bir şeyiyle beğenimi kazandı. Dondurmam Gaymak tadında bir film. Köylülerle bu ekoloji dostu entellerin hikayesini izlerken eminim siz de çok eğleneceksiniz. Mükemmel doğa manzaraları da cabası, şimdiden söylemiş olayım.


Derdim yok, tasam yok oturayım da şöyle bana yakışır bir Fransız chick flick filmi izleyeyim diyerek başladım Aşkın Renkleri'ni izlemeye ama maalesef ilk andan itibaren hiç ilgimi çekmedi. Hayata küsen bir kadının aşk sayesinde yeniden doğuşunu anlatan filmin sonunu getirmekte epeyce zorlandım. Aynı tarzda çok daha güzel bir dolu film olduğuna eminim, tercihinizi onlardan yana kullanmanızı tavsiye ederim :)

Son olarak herkese, güzel bir film tadında günler dilerim...

23 Ekim 2012 Salı

Küçük Prens


Çok sevilen bir film tekrar tekrar izlenilebilir, keza tiyatro da aynı şekilde beğenimizi fazlaca kazandıysa bir defadan fazla izlenebilir. Müptelası olduğumuz dizileri hiç sıkılmadan tekrar tekrar izleyebiliriz. Çok sevdiğimiz şarkıları bıkmadan usanmadan başa sara sara büyük bir zevkle dinleyebiliriz ama iş kitaba gelince, nedense bu tekrar etme alışkanlığımızı pek gerçekleştirmeyiz.
Sanırım, kitap okumak uzun soluklu bir eylem olduğu için zamanımızı aynı kitabı tekrar okumaya ayırmaktansa yeni bir kitabı keşfetmeye ayırmak daha cazip geliyor çoğumuza.
Ben de beğenerek okuduğum bir kitabı tekrar tekrar okumayı tercih eden kitapseverlerden değilim ama kitaplığımda bazı kitaplar var ki, onları bir kez daha bir kez daha okumaktan hiçbir zaman vazgeçmiyorum.
Bu kitapların en başında da Küçük Prens geliyor. 
Küçük Prens'i okumayan ya da duymayan yoktur sanırım. Ben kitabı ilk okuduğum zamanı tam olarak hatırlamasam da, muhtemelen ilkokul çağlarındaydım. O zaman bende ne duygular uyandırdığını da tam olarak hatırladığımı söyleyemem. Hatta lise yıllarına kadar tamamen unutmuşum ben bu buğday saçlı bilge çocuğu. 
Sonra benim hayatıma bir prens girdi ve aklıma Küçük Prens yeniden düştü. Kitaplığımı talan etsem de bir türlü bulamadım Küçük Prens'i ve gidip şu görmüş olduğunuz kim bilir kaçıncı baskısı olan kitabı aldım bundan beş ya da altı yıl önce.
O zamandan bu yana okuduğum kitaplardan sıkılırsam, canım hiç kitap okumak istemezse, kendimi kötü hissedersem alırım kitaplığımdan Küçük Prens'i ve okumaya başlarım ilk defa okur gibi. Ve her seferinde farklı anlamlar çıkarırım. 
Küçük Prens, çocuk kitabı görümünün altında çok büyük anlamlar ve duygular barındırır. Her yaştan okuyucunun beyninde apayrı düşünce baloncukları oluşturur. Ama bu kitap, bence en çok çocukluğunu unutan büyükler içindir. Küçük bir çocuğun gözünden dünyaya bakarken hiç de farkında olmadıkları hallerini gösterir tüm büyüklere.
İleride hepimiz bir kendini beğenmiş, bir iş adamı, bir coğrafyacı, bir fenerci, bir sarhoş, bir kral olabiliriz ama çocukken sahip olduğumuz masumiyete hiçbir zaman erişemeyiz.
Çoğu zaman unuttuğumuz iyilik ve güzelliği hatırlamak için bile tekrar tekrar okunur bu güzel kitap.
Kitaplığınızda mutlaka bulunması gereken kitaplar başlığı altında kitap isimleri sıralanır ya, ben bir sıralama yapsam sanırım Küçük Prens benim listemin en başında yer alırdı.
Yirminci yüzyılın en iyi 100 kitabı listesinde de dördüncü sırada bulunuyor zaten bu kitap. Yani öyle, çocuk kitabı bu ya, diyerek hafife almayın bu küçük çocuğun kocaman duygularını.
Zaten biz küçükken yüreğimiz daha büyük değil midir, bedenimiz büyüdükçe unuturuz tüm güzel duyguları, önemsiz gelir bir kuzunun bir çiçeği yemesi ve güllerin neden dikenlerinin olduğu...
Her yaştan insanın okumasını ve kitaplığınızda mutlaka bulunmasını tavsiye ederek herkese çocukluğunda sahip olduğu duygular kadar güzel günler dilerim...

21 Ekim 2012 Pazar

Yine Yeniden Fosforlu


Tiyatro sezonu açılıp, bu yıl bizi bekleyen oyunlar açıklanır açıklanmaz, bir dolu yeni oyunun mutluluğu yanında gözüm seyretmekten keyif aldığım oyunları aradı hemen. Kuşkusuz, bunların başında da Fosforlu Cevriye geliyor. 
Yıllardır oynamasına rağmen, ben maalesef anca geçen sene tadına bakabilmiştim bu güzel oyunun. Şurada da yazmıştım hatta uzun uzun. Tadı damağımda kalmışken bir de bu sezon beşinci kez yine bizimle birlikte olmaya devam ettiklerini öğrenmişken, bir kez daha izlemeye gittim dün matinede yine önlerden ve yine oyunun içinden...
İzlediğim bir oyunu bir kez daha izleme huyunu yeni yeni edinmiş olsam da, sanırım Fosforlu Cevriye tekrar tekrar izlenmeyi hak eden oyunların en başında geliyor.

 
Üç saat boyunca hiç sıkılmadan, hiç bitmesin isteyerek yine aynı heyecanla izledim oyunu, hatta daha da çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Yine kahkahalarla güldüm ve yeri gelince yine aynı şekilde hüzünlendim.  


Favorim, ilk izlediğimde olduğu gibi yine Kader İlhan'ın canlandırdığı Güllü karakteriydi, zaten ben bu kadının hayat verdiği tüm karakterlere hayranım ama bu sefer Zeynep Aytek Metin'in tüm tatlılığıyla ve tüm samimiyetiyle ortaya koyduğu Top Melahat karakteri de fazlasıyla gönlümü kazandı. 
Feray Darıcı, yani namı değer Fosforlu yine mest etti tüm seyircileri ama gözümden kaçmadı, Fosforlu birazcık kilo almış. Gülriz Suriri ne der bu duruma bilemem ama bence daha bir hoş olmuş, geçen sezon izlediğimde fazlaca zayıftı :) İşte bir oyunu birkaç kez izlemenin böyle hoşlukları da var. Kim kilo almış, kim kilo vermiş, hangi oyuncu değişmiş, farklı kostümler mi giyilmiş hemen anlayıverirsiniz. Bir de böyle bir müzikal izliyorsanız, benim gibi oyunun şarkılarının albümüne sahipseniz çalan her şarkıya keyifle eşlik edebilirsiniz. Unutmadan, öyle bir orkestrası var ki bu güzel oyunun hepsini tek tek tebrik ediyorum buradan.


Bunun dışında, Uğur Çavuşoğlu'ndan Ali Hakan Beşen'e, Nermin Uğur'dan İclal Karaduman'a, dansçılar ve tüm koca ekip hepsi birbirinden harika.
Fosforlu ne kadar başarılı olsa da yan roller aynı ölçü de o kadar kuvvetli ki, hiçbir oyuncu ön plana çıkmıyor. Tüm ekibin böyle başarılı olması da daha bir izlenilesi yapıyor oyunu.


Temposu hiç düşmeyen ve bu yüksek tempo içinde derdini de çok güzel anlatan bir oyun. Çok içimizden ve söylemeye çok çekindiğimiz cinsten. 


Henüz izlemediyseniz mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Bu fosforlu yıldızın hikayesini hiç sıkılmadan büyük bir keyifle izleyeceğinize eminim. Oyun bitince tüm ekibi ayakta elleriniz acıyana kadar alkışlayacağınızı ve son şarkı ağzınızda kalmış şekilde büyük bir coşkuyla salondan ayrılacağınızı da garanti ederim.
Ve herkese şimdiden iyi seyirler dilerim...

19 Ekim 2012 Cuma

Tatil ve Diğer Şeyler


Spordan gelmişim, duşumu almışım, çayımı demlemişim -çay falan demlemedim ama lafın gelişine pek güzel uydu :)- oturmuşum bilgisayarımın başına.
Bu sabah girdiğim dersin ardından, daha okul başlamadan sevgili rektörcüğümüzün bize vermiş olduğu upuzun bayram tatiline girmiş bulunmaktayım. 
Gönül isterdi ki Orta Avrupa turuna çıkayım olmadı Roma, Floransa ve Venedik'i kapsayan küçük bir İtalya turu yapayım. Ama hayatta gönlümüzün her istediği istediğimiz anda olmadığı için benim bu ufacık isteklerim de başka bir bayrama kalıyor. 
Neyse efendim, tatil planlarıma geçmeden önce birazcık bugünümden bahsetmek istiyorum.
Bugün okul çıkışı canikomla buluşup güzel bir yemek eşliğinde, ne zamandır ertelediğimiz, benim gelecek planlarım üzerine tatlı bir sohbet gerçekleştirdik. Hafta içinde oturup annem, babam ve kardeşimle de bu konuyu konuştuk. Ayrıca sevdiğimle ve arkadaşlarımla da bu konuyu epeyce konuştuğumuzu düşünürsek, bu aralar kafayı fazlasıyla bu konuya takmış olduğumu anlayacaksınız. E nasıl düşünmeyeyim, gelecek benim geleceğim ve şu an son sınıf olmanın verdiği psikoloji daha da bir düşünmeye sevk ediyor beni. Ama sürekli düşünmenin de çok sağlıklı olmadığının bilincinde olduğumu bilerek, şu an her şeyi oluruna bırakmış olduğumu belirtmek istiyorum. Ama tabii ki elimden geleni sonuna kadar yapmaya devam. Bu konuları buralara pek fazla taşımak istemesem de girmiş bulundum. Gerçi uzatmayacağım, tek söylemek istediğim canikomla konuşmak epey iyi geldi bana. Etrafımda bana destek veren insanları hissetmek fazlasıyla mutlu ediyor beni.
Üyesi olduğum ve yüzmeye gittiğim spor merkezi tadilata girerek, tatil dönüşü bana yapmış olduğu bu kötü sürprizle epey sinirlerimi bozmuştu. Ne yapacağım şimdi diye telaşlanıp, düzenli spor yapma arayışına girmişken, okulun spor salonu nedense hiç aklıma gelmezken, bugün kendimi bir anda orada buluverdim. Canikomla bir saat bacaklarımızı, karnımızı, kollarımızı çalıştırdık. Son seneye kadar neredeymiş aklım yanarım yanarım ona yanarım. Neyse artık bundan sonra müdavimiyim okulun spor merkezinin :)
Ve sonra yazı başa dönüyor; spordan gelmişim, duşumu almışım, tatile girmişim, yurt dışına gidememişim ama ne planalarım var ne...
Öncelikle okul derslerine çalışmaya başlayıp iyice yaklaşan ALES'e yoğunlaşmalı ve ÜDS'yle ufaktan merhabalaşmalıyım. Ne kadar eğlenceli planlar dimi, ama unutmayın ki tüm kimliğim bir yana ben hala bir öğrenciyim, hem de ne biçim bir öğrenciyim :)
Bu iç karartan kısmı kısa kesip daha eğlenceli planlarımdan bahsetmek gerekirse; beni bekleyen tiyatrolar ve sergiler var. Çok gitmek istediğim Van Gogh Alive sonunda Ankara'da, gidilecekler listeme eklendi. Yani, aslında bu tatil planım değil araya karıştı :)
En geç kasımın ortasına kadar bitmesi gereken katolog çalışmam için daha bir dolu tren buharı kokan resimler yapacağım.
İzlemekten çokça keyif aldığım dizimde epey bir bölüm ilerlemeliyim. İzlenmeyi bekleyen birkaç güzel film de mutlaka bunların yanına eklenmeli.
Bu ara çok kitap okuyamıyorum; hep şu dünyaya hakim olan İngilizce yüzünden, kitaplarımın tadını çıkaracağım anları sıkıcı İngilizce öyküler okuyarak geçiriyorum ama bu uzun tatilde kitaplarıma kaybetmiş oldukları eski değerlerini tekrar kazandırmayı düşünüyorum.
Canım kardeşimle puzzle partilerimiz, kıkırtılı gecelerimiz ve kahve kokan güzel anlarımız da olmazsa olmazı olacak bu tatil günlerinin...

18 Ekim 2012 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna


Beğenerek okuduğum birçok kitap için, keşke daha önce okusaymışım, demişimdir ama sanırım hiçbiri  için Kürk Mantolu Madonna kadar geç kalmış olduğumu düşünmemişimdir. 
Belki, sen bu kitabı daha yeni mi okudun, diyenler olabilir şimdi bana ama Türk edebiyatına yeni merak sarmış biri olarak beni mazur görmenizi diliyorum ve yine ama, herkesin önünde Türk edebiyatının değerini bilmediğim için kocaman bir özür diliyorum.
Ben ergen yıllarımda Türk klasiklerine burun kıvırırken meğer nasıl bir aşktan mahrum kalmışım da haberim yokmuş.
Maria ve Raif; yüreğime en çok dokunan ve en sevdiğim aşk hikayesinin baş kahramanları, Maria Puder; resim yapmasıyla, o birazcık büyük alt dudağıyla kendimden çok şey bulduğum en sevilesi hayali kahramanım olacakken ben onlardan bihabermişim. 
Öyle garip bir tesiri oldu ki kitabın üzerimde; bitecek diye okumaya kıyamadım, tadını çıkara çıkara, hissede hissede çevirdim her bir sayfasını.
Hissettirdiği tüm duygular bir yana, Berlin'e gidip bu iki aşığın ayak bastığı her yeri bir de ben gezip dolaşmak istedim. Galeride Kürk Mantolu Madonna'yı Raif gibi uzun uzun izlemek, Atlantik'te kemanın sesini dinlemek, nebatat bahçesinde oturup huzuru hissetmek, yeni yılı Avrupa denen o mekanda kutlamak istedim.
Ne acıdır ki yabancı sevdiğinin dilini her gün hatırlatıp belki de tüm hatıraları yeniden canlandıracak bir işte çalışmak, hayata küsmek ve hem acı hem de ne de güzeldir teknolojinin gelişmediği zamanlarda birilerini sevmek, hem de deli gibi değil gayet aklı başında olarak sevmek...
Kitap bitiğinde; gözlerimde hissettiğim yaşlar, yüreğimde bir cız ve içimdeki kelebeklerde kitabı okumak için neden daha önce heves etmediğime dair kızgınlıklar...
Siz de henüz okumadıysanız, tavsiye ettiğim tüm kitaplardan daha birçok tavsiye ederim Kürk Mantolu Madonna'yı. Hem de birden çok kez okunmaya laik olduğuna canı gönülden inanarak...

13 Ekim 2012 Cumartesi

Hiçbir resimden ümit kesilmez


Tatil sonrası bir türlü kendimi toparlayamadım. Resim yapmaya çok hevesli olsam da fırçayı uzun süre elime almayınca istediğim gibi resimler ortaya çıkarmakta epeyce zorlandım. Birkaç haftadır yaptığım hiçbir resimde renkler, çizgiler yüzüme gülmedi, beni mutlu etmedi.
Şu an sizlerin beğenisine sunduğum bu resim, ilk başta gün batımında tren rayları olarak başlamış ama göze hitap eden hiçbir sonuca ulaşamadığı için yeşilliklerin arasından geçen dumanlı bir trene dönüşmüştür.
Sanırım, aylardan sonra içime sinen ilk resmim oldu. İlk başta yine çok ümitsizdim ama renkler, dokular birbiriyle tamamlanmaya başlayınca ortaya çıkan sonuç keyfimi yerine getirdi. 
Keşke o, hiçbir gelecek vaat etmeyen aşamaların da fotoğrafını çekseydim böylece beni daha iyi anlayabilirdiniz. Neyse efendim, önemli olan sadettir diyerek tamamen resmin bitmiş haline odaklanıyorum. Umarım sizler de benim gibi beğenmişinizdir. Başkaları beğense bile bir ressamın, bir resim yapan insanın kendi yaptığı resmi beğenmesi bence fazlasıyla zor bir durum. Zoru başardığım için bir de kendimi tebrik ediyorum. Ha bir de unutmadan, yaşayarak öğrenmiş oldum ki, hiçbir resimden ümit kesilmez, yeter ki siz isteyin...

10 Ekim 2012 Çarşamba

Bu İşte Bir Yalnızlık Var ve Jardinler'in Romanı

Bu yıl eylül, en sevdiğim ay unvanını kazanıp mutlulukla geçip giderken aynı zamanda da en az kitap okuduğum ay olarak kitap listemde yerini aldı. 
Ama şimdi, mutluyken kitap okuma gereği duymuyor insan gibi bir düşünce algılanmasın. Bu durum tamamen benim ihmalkarlığımdan kaynaklandı. Bir süre daha böyle devam edecek olmasının nedeni de, şu an yoğun ve stresli bir dönem geçiriyor olmam. Yine de elimden geldiği kadar kitaplarıma özen gösterdiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim :)
Evet tamamen haklısınız, içimi birazcık olsun rahatlatmak için size bunlardan bahsediyorum :)
Neyse, lafı çok fazla uzatmadan zaten kısacık sürecek olan kitap değerlendirmelerime geçiyorum :)


Tuna Kiremitçi'nin dilini, tarzını, havasını çokça sevdiğimden size epey bir bahsettim sanırım. Eski romanlarından olan Bu İşte Bir Yalnızlık Var da her şeyiyle tam bir Kiremitçi romanı. Yine buram buram hüzün kokan ama içinde mutluluk barındıran sıcacık bir hikaye. 
Eşinden ayrılmış, küçük kızı annesiyle yaşayan, gitarıyla oradan orya koşan yalnız bir müzisyen ve eşi onu terketmiş yalnız bir kadının yanlışlık hikayesi.
Olayları tahmin etmemek çok da mümkün değil sayfaların yolculuğunda, hele ki Kiremitçi'nin tarzına benim gibi fazlasıyla aşinaysanız. Yani farklı bir şeyler vermiyor size kitap ama hissettirdiği duygular için bile okunmaya değer. Baş kahramanımızın müzisyen olması ve olayların İstanbul manzaraları eşliğinde gelişmesi de hoş melodilerle ruhunuzu okşayıp geçiyor ve tatlı bir tat bırakıyor benliğinizde.
Kitabı okurken, Yekta Kopan'ın öykülerinden birinde dolaşıyor gibi hissettim kendimi ara sıra. İkisi de, tarzlarını benzettiğim ve yalnızlığın melodisini en güzel şekilde işleyen yazarlar olduğu için çok da şaşırmamak lazım bu duruma.
Yazarın diğer kitaplarını çok daha beğenmiş olsam da, Tuna Kiremitçi severler için güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Tabii bir de, yanlış yerlerde yalnız hayatların peşinden koşan insanlar için kesinlikle okunması tavsiye edilir...


Alexandre Jardin'in Fanfan'ını okuyup çok beğendikten sonra, aldığım bu ikinci kitabıyla ilgili beklentilerim epeyce fazlaydı ama kitabı okumaya başladığım andan itibaren tamamen hayal kırıklığına uğradım.
Yazarın dili yine aynı ama kitabın konusunu sevmedim sanırım daha doğrusu çok ilginç olsa da ailesinin hikayesi benim ilgimi çekmedi.
Jardin, Fanfan'da da ufak ufak değindiği uçuk kaçık ailesinin abartılı hayatını bu sefer tamamen ortaya seriyor ve böyle bir ailede bir tek ben normal olarak ortaya çıktım dercesine utanmadan uzak büyük bir övünçle her şeyi açık açık anlatıyor. Bir nevi aile biyografisi fakat oldukça garip bir aile. Başkasının karnındaki paraziti kendi karnına naklettiren kadınlar, maymunlarla aşk yaşayan adamlar ilk anda insana ilgi çekici gibi gelse de okurken hiçbir şekilde keyif almadım. Jardin gerçekten böyle bir aileye sahip mi bilemem ama onun ailesinin hikayesini herkesin öğrenmek isteyeceğini pek zannetmiyorum. Yani sadece, yazarı çok sevenlerin ilgisini çekecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Belki anlatmak istediği şey çok farklıdır ve ben bunu anlayamamışımdır ama hiçbir tarafıyla beni kendine çekmedi kitap, resmen tek tek sayfa saydım bitmesi için. 
Kitabın tek beğendiğim yanı ise, kapağı. Belki de buna aldanmış olabilirim.
Fazlasıyla acımasızca davranmış olsam da, bu kitabı önermiyorum sizlere.
Sanırım bu bitmek bilmeyen kitap nedeniyle bu ay ikide kaldı okuduğum kitap sayısı, evet her şeyin sorumlusu bu kitap :)
Şaka bir yana, yine okumak isteyenler varsa aranızda hepinize keyifli okumalar diliyorum.
Her daim seveceğiniz kitaplar okumanız dileğiyle... 
:)

8 Ekim 2012 Pazartesi

Kitap Çekilişi Sonucu


Herkese merhaba, blogumun birinci yılı şerefine düzenlediğim kitap çekilişimi şu an sonuçlandırmış bulunuyorum. Öncelikle, yorum bırakarak çekilişe katılan ve blogumun birinci yaşını kutlayan herkese çok teşekkür ediyorum. 
29 kişilik ufak bir çekiliş oldu yine de adil olması için kazananı bilgisayar ortamında belirledim. Bunun sonucunda kitabı kazanan şanslı isim, 9. sırada yorum bırakan Agresif Prenses oldu.
Kendisini tebrik ediyorum ve kitabı en az benim kadar beğenerek okumasını diliyorum. 
Bu yazının altına iletişim adresini paylaşırsa, kitabı en yakın zamanda kendisine ulaştıracağım.
Herkese bol kitaplı günler dilerim.
:)

6 Ekim 2012 Cumartesi

33 Varyasyon


Sanırım ekim ayının en güzel yanı, yaz boyu kapalı duran ve kendini özleten tiyatro perdelerinin tekrar açılması. Bu sezon da geçen sezon olduğu gibi prömiyerlere önlerden güzel bir yer bulamadım ama bunu çok da önemsemeyerek perşembe akşamı 33 Varyasyon'la bu yılın tiyatro sezonuna güzel bir merhaba dedim.

Şu an farkediyorum ki, tiyatro yazıları yazmayı da çok özlemişim ama bu yıla çok hazırlıklı olmayan Devlet Tiyatroları sitesine henüz oyun fotoğraflarını eklemediği ve oyunun kapsamlı kitapçığı çıkmadığı için yazım fotoğrafsız olacak. Bu nedenle de içim buruk, belirtmeden geçemeyeceğim.

Sahne; en sevdiğim sahne olan Akün, karşısında, tatil boyunca sahne kokusunu özleyen bir ben ve dekoru gördüğümde içimdeki kelebekleri saran hayal kırıklığı. 

Evet, ortada bir dekor göremeyince düşen yüzüm oyunun başlamasıyla yerini büyük bir hoşnutluğa bıraktı. Hemen başta belirtmeliyim ki, alışılmışın dışında çok farklı bir dekora sahip bu oyun. Işıklar ve yansıtmalarla seyirciyi büyüleyen gerçekten güzel düşünülmüş bir sahne tasarımı var.

Tabii oyunun konusundan bahsetmediğim için bu dekor anlamsız gelmiş olabilir sizlere ama oyun, Beethoven'ın dillere destan 33 Varyasyonu'nu anlatıyor dersem ışıkların parlattığı etrafta uçuşan notaların güzelliğini hayal edebilirsiniz herhalde.

Bir tarafta, yıllar önce Diabelli'nin valsi üzerine tam 33 tane varyasyon yazan Beethoven, diğer tarafta bu varyasyonun sırrını çözmek için yaşayan hasta bir müzikolg. Ayrı bir tarafta da annesini düşünen hayat dolu bir kız. Bu üç karakter üzerinde dönen hikayenin başlangıçta beni çok fazla sıkacağını düşünsem de, ilk perdenin sonlarına doğru oyun beni tamamen içine aldı ve bittiğinde çok fazla beğendiğimin göstergesi uzun alkışlarımla sonlandı.

Müzikolog Katherine rolünde, en son yıllar önce Suçlu Yürekler'de izlediğim İpek Çeken vardı. Seyretmeyi özlediğim bu başarılı oyuncu, canlandırdığı ALS hastası akademisyen rolüyle resmen beni büyüledi. Kesinlikle, bu performansıyla bir ödül alacağına inanıyorum. 

Beethoven'ın varyasyonlarını yazdığı dönemle günümüz arasında, hastalığını hiçe sayarak idealleri uğruna onun peşinden giden hırslı bir akademisyenin köprü oluşturması, belki de oyunu fazlasıyla seyredilesi yapıyor. 
Geneli ağır bir oyun olsa da, idealist akademisyenin kızı Clara ve sevgilisinin olduğu sahneler oyunu her daim canlı tutuyor. Beethoven'ın hiç piyano çalmayıp sadece yazması ve bir piyanistin notalara basması da ayrı bir hoşluk. Ayrıca her sahne değişikliğinde ruhunuzu dinlendiren hoş melodiler de oyunu güzelleştiriyor.

Oyunun sonunda aklınızda hiçbir soru işareti kalmadan Beethoven'ın bu 33 varyasyonu neden yaptığının açıklanması da sevdiğim noktalardan biri. Çok da kariyer düşkünü olmamak, hayatın tadını doyasıya çıkarmak da benim çıkardığım sonuçlardan belki de en önemlisi.

Anne kız ilişkisine, hasta psikolojisine, hırslara, anın güzelliğini yaşamaya dair herkesin görmesi gereken bir hikaye. Müzikle ilgilenenlerin çok daha keyif alacağını düşünsem de müziğe dair hiçbir ilginiz ve bilginiz yoksa dahi, seveceğinize inanıyorum.

Şimdi sizi, Diabelli'nin 50 saniyelik valsini 50 dakikalık bir şölene dönüştüren Beethoven'ın  notalarıyla baş başa bırakıyorum ve her anın güzelliğini doya doya yaşamanızı diliyorum.

Yarın son günü olan kitap çekilişime de katılmak isterseniz buraya bir göz atabilirsiniz.



3 Ekim 2012 Çarşamba

Turta Cafe


Bu şirin yerin adını son zamanlarda çok fazla duymaya başlayınca bir an önce gitmek için can atar oldum. Son olarak, çok sevgili arkadaşım gidip görüp mutlaka senle de gitmeliyiz deyince bugün okul çıkışı düştük yollara.
Ümitköy'de bulunan bu cafenin yeri çok kolay. Galeria'nın Kiler tarafından arkaya doğru yürüyünce hemen karşınıza çıkıyor. 
Daha girişte şirinliğini göstererek insanın içini ısıtıyor.


İki katlı, minikçe ama insana evindeymiş hissi uyandıran bir yer burası. Arka kısmında şu an son demlerini yaşayan güzel bir bahçesi ve bahçenin tadını çıkaran çok sevimli kedileri de var.





Home cafe tarzındaki bu mekanın bir menüsü yok. Şansınıza o gün mutfaktan ne çıktıysa onlar içinden seçim yapıyorsunuz. Turtaları ve cheesecakeleri hiç eksik olmuyordur tahminimce. Seçenekler tatlı ağırlıklı olsa da  tuzlu bir şeyler de yeme şansına sahipsiniz ve hepsi tamamen ev yapımı.


Limonlu cheesecakei görünce çok fazla düşünmeden kararımı verdim. Arkadaşım da frambuazlı cheesecakei tercih etti.
İlk çatalda ağzımda bıraktığı enfes tat sayesinde cheesecakelerinin gerçekten çok güzel olduğu kanaatine vardım. Ayrıca porsiyonları da oldukça fazla özellikle kare şeklinde servis edilen frambuazlısı tam cheesecake hastalarına göre. İkisinin de tadına bakmış biri olarak, ikisini de öneririm. 



Bu enfes tatlılarının yanında mekanın zevkle döşenmiş hali insana huzur veriyor. Özellikle iç kısmı koltukların, kitaplıkların ve patchworklerin bulunduğu tam bir ev ortamı. Açık bir şekilde bulunan mutfakta sürekli bir şeyler yapmakta olan insanları görünce sanki evinizde siz arkadaşınızla sohbet ederken anneniz de size yemek hazırlıyor hissine kapılıyorsunuz. Biz oradayken mekanın sahibesi sürekli mutfağa girip bir şeyler yapmakta ardından da masasına oturup arkadaşlarıyla sohbet etmekteydi. Sanırım bu içtenlik de, insanın içinde bu ev ortamı hissini uyandırıyor.




Ankara'nın bugünkü kapalı havasını bu hoş mekanda geçirdiğimiz tatlı ve sohbet dolu saatler sayesinde güzelleştirdik.
Şirin ortamının insana verdiği sıcaklıkla, fırından yeni çıkmış tazecik tatlılarının ağızda bıraktığı tatla bu mekan fazlasıyla beğenimi kazandı. En yakın zamanda tekrar gidip farklı tatlarını da denemeyi aklıma koyarak Turta'ya yolu düşecek herkese şimdiden afiyetler diler ve ağzınızın tadının hiç bozulmamasını dilerim.
Kitap çekilişime de hala katılmadıysanız, sizi buraya beklerim.
Herkese mutlu günler :)

1 Ekim 2012 Pazartesi

1. Yıl ve Kitap Çekilişi

Herkese merhaba, bugün benim içimdeki kelebekleri size anlatmaya başlamamın yıl dönümü. Tam bir yıl önce bugün, ilk blog yazımı yazmıştım şuraya. Resimsiz, yorumsuz ve fazlaca tecrübesiz...
Epey bir süre sesimi kimse duymadı, kendi kendime bağırdım durdum buralarda. 
Sonra birer birer kulak vermeye başladınız kelebeklerimin kanat çırpışına, siz okumaya başlayınca ben daha da çırptım kanatlarımı heyecanla.
Tüm ilgi alanlarımın yanında mutluluğuma, hüznüme ve heyecanıma ortak ettim sizleri.
Yazmanın inanılmaz hafifliğini hissettirdiniz ve iyi ki yazıyorum dedirttiniz her zaman bana.

Şimdi, bu birinci yılın şerefine ufak bir hediyem var sizlere.


Kitaplığımdaki en sevdiğim kitaplardan biri olan ve sevdiğim herkesin okuması için önerdiğim bir kitap, Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey. 


Sürprizlerle ve yoğun duygularla yüklü harika bir hikaye. Baba kız ilişkisiyle başlayıp unutulamayan aşka kadar uzanan tatlı bir yolculuk. 

Hafta sonu gidip sizin için aldığım bu kitap, şimdi hediye paketinin içinde takipçilerimden birinin kitaplığını süslemeyi bekliyor. 

Çekilişe katılmak için takipçim olmanız ve kitabı istediğinize dair ufacık bir yorum bırakmanız yeterli. Bloglarınızda da duyurursanız beni mutlu edersiniz.

7 Ekim Pazar gecesine kadar çekilişe katılabilirsiniz.
Şimdi hepinize bol şanslar, içimdeki kelebeklere de mutlu yıllar!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...