31 Aralık 2013 Salı

Hoşgeldin 2014!


2013'e hoşçakal demeye vaktim olmadığı için 2014'e hoşgeldin diyorum. Ama geçmiş yılın arkasından konuşmazsam da olmaz. Kısa kısa değinmeden geçemeyeceğim. 
2013'ü tek bir kelimeyle özetlemem istenirse herhalde Gökkuşağı derdim onun için. Gerçekten bir gökkuşağı kadar güzel ve renkliydi benim için ama bir o kadar da gökkuşağının ortaya çıkmasını sağlayan yağmurlar gibi bol göz yaşlı ve hüzünlü.
Hiç beklemediğim bir anda hayatımda en değer verdiğim insanla yollarımız ayrıldı. Hayal kırıklığının en uç noktasında dolandım epeyce bir süre. Ama hepsi geçti. Unutmadım ama kabullendim ve şu an yaşadığım hiç bir şeyden pişmanlık duymuyorum. Mutlulukla hatırlıyorum yaşanan güzellikleri...
Üniversiteden mezun oldum. Garip bir heyecan ve sevinç...
Mezuniyetin ardından master serüvenimin başlaması ve merhaba Boğaziçi, merhaba İstanbul!
Bir yıl önce bugün, seneye İstanbul'da yaşayacaksın bir de Boğaziçi'nde master yapacaksın deseler güler geçerdim ama şu an bu noktadayım. Aileme çok bağlı olan benin, sanırım şu yaşına kadar verdiği en radikal karardı bu başka şehirde yaşama durumu. Bu yüzden de ayrı bir özel 2013 benim için.
Bunlar geride kalan yılın en unutulmaz anlarıydı ama bir dolu ülke gezmem, tadı damağımda kalan tatiller yapmam, yeni yeni yerler keşfetmem ve yeni dostluklar edinmem de 2013'ün diğer güzelliklerinden...
Ben 2013'te çok üzüldüm, çok ağladım ama çok eğlenip çok da mutlu oldum. Ama her şeyden önce ben 2013'te büyüdüm...
2014'ten dileğim sağlıklı, mutlu, başarılı ve huzur dolu bir yıl geçirmek. Bu yılın kelimesi gökkuşağı değil sadece güneş olsun...
Herkesin yeni yılı kutlu olsun!

27 Aralık 2013 Cuma

Son Çıkan Işığı Söndürsün


Yılın son oyunuyla karşınızdayım. Prömiyer biletleri hemen tükendiği için ve anca iki gün sonraya bilet bulabildiğim için, oyunla ilgili beklentilerim çok yüksekti. Yine konusunu bilmiyordum fakat keyif alabileceğim bir oyun olacağını tahmin ediyordum.

Oyun, yıkık dökük bir evde açılmayı bekleyen koliler arasında sıkışıp kalan evin kızı ve hizmetçisinin kendi aralarında konuşmalarıyla başlıyor. Bu konuşmalardan anladığımız kadarıyla, bu aile son yıllarını hep taşınmakla geçirmekte ve kendilerini hiçbir zaman hiçbir bir yere ait hissedememektedir.


Ailenin babası genel müdürlükten kovulma seviyesine gelmiş, anne ailesini terk edip gitmiş, yıllar önce evden ayrılan evin oğlu ansızın çıka gelmiş, evlilik planları yapan evin kızının sabırları son raddeye gelmiş, evin hizmetçisi ise çoktan başka alemlere geçmiş...


Zaten bu açılmayı bekleyen eşyalar da onlara ait değilmiş. Taşınma sırasında bir karışıklık olmuş. Olsun ama, ne olurmuş sanki bu eşyalarla yaşamaya başlasalar, insanoğlu nelere nelere alışıyormuş, buna mı alışamayacakmış?


Aslında bu ev de onlara ait olmayabilir, hatta böyle bir aile bile olmayabilir. Yaşanan her şey bir hayal ya da gerçeğin ta kendisi olabilir.


Oyunun taşıdığı derin anlamın pek de farkına varmadan ilk perdeyi çok keyifli şekilde izledim. Fakat  tabii yine olayı çözmek için bin bir soru işareti dolanıyordu zihnimde.
 Evin babası çok başarılıydı ama benim favorim evin hizmetçisi oldu. O kadar tatlıydı ki kahkahalarla güldüm tüm hareketlerine. 
Sonra ikinci perde başladı ve oyun bir anda bitti. Ne olduğunu anlayamadım. Sonu seyirciye bırakılan filmler gibiydi. Oyunun adına yakışır bir sona bağlandı hikaye ama çok zoraki ve ansızın. Bu kötü sonla ilk perdenin tüm güzelliği de uçup gitti. 
Oyunun ne anlatmak istediğini gerçekten anlayamadım. Günümüzde insanların birbirine ne kadar yabancılaştığını anlatmak istiyor gibi geldi bana ama yine çok zoraki bir anlam.
Devlet tiyatrolarının bu huyunu hiç sevmiyorum işte. Her oyun zorlama mesaj kaygısı taşıyor. Çoğu oyun bu konuda hakkını veriyor, saygı da duyuyorum fakat biraz da sadece kafa dağıtmak için oyunlar sahnelensin artık. Bu konuda özel tiyatroları taktir ediyorum doğrusu.

Anlayacağınız üzere, bu sezonun diğer oyunlarında olduğu gibi Son Çıkan Işığı Söndürsün'ü de maalesef beğenmedim. Ne oluyor bu Ankara Dt'ye, nazar mı değdi diyeceğim ama çok iyimser davranmış olurum herhalde.

Neyse sevgili okurlar, kendime tiyatroya olan tutkumu kaybetmememi, sizlere de mutlu bir hafta sonu diliyorum...

25 Aralık 2013 Çarşamba

Sırbistan - Belgrad

Şu an Ocak ayında beni bekleyen upuzun sömestr tatilim için yurt dışı tatil planları yapmaktayım. Neredeyse bakmadığım tur kalmadı ama ben hala istediğim gibi bir şeyler bulabilmiş değilim. Neyse. Ben yine, yeni yerleri keşfetme tutkumun tavan yaptığı bir döneme girmişken ve 2013 ile vedalaşmamıza sayılı günler kalmışken bu yaz gezdiğim ama yazmaya fırsat bulamadığım şehirleri yazmaya koyulayım dedim. Hem, belki benim gibi arayışta olanlara da bir nebze olsun yararım dokunmuş olur :)

Bu yaz Bosna Hersek'ten sonraki durağım Sırbistan'ın başkenti Belgrad idi. Belgrad yani beyaz şehir, ülkenin başkenti olmasının yanında aynı zamanda ülkenin en büyük şehri. Zamanında eski Yugoslavya'ya da başkentlik yapmış. Bosna Hersek'ten sonra çok Avrupai geldi benim gözüme. Diğer Balkan ülkeleri gibi değil. Daha az acı çekmiş ve bu acılarını da çoktan unutmuş izlenimi veriyor insana.


Şehir, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği bölgede yer alıyor. Bu iki nehrin en seyirlik yeri ise Belgrad Kalesi.



Kalenin bulunduğu bölgede Kalemegdan adı verilen yerde ise şehrin en popüler simgesi haline gelmiş Pobednik Anıtı bulunuyor. Anıt, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın anısına Sırbistan Krallığı tarafından dikilmiş ve turistler tarafından da oldukça ilgi görüyor.


Görülmesi gereken bir diğer şehir simgesi ise, St. Sava Klisesi.


Daha önce hiç gezmediğim bir şehri gezerken böyle çok popüler olmuş ve mutlaka görülmesi gereken yerlerden ziyade şehrin sokaklarında fütursuzca dolaşıp hoşuma giden yerleri fotoğraflamayı daha çok seviyorum daha önce de dile getirdiğim gibi :)






Beni mutlu eden bu şehir turumun ardından soluğu hemen bir restoranda aldık. Sırbistan'a ait özel bir yemek var mı bilmiyorum ama biz yemek için Savamala'yı tercih ettik ve gayet bilindik tatları deneyerek bu mekandan oldukça memnun kaldık. 


Yemeğin ardından Blegrad'ın İstiklal Caddesi olarak bilinen Khez Mihailova Caddesi'ne geçtik. Belgrad'ın kalbi bu caddede atıyor desem abartmış olmam sanırım. Trafiğe kapalı cadde boyunca tatlı tatlı hediyelik eşya dükkanları, hoş cafeler ve restoranlar yer alıyor. Cadde, şehrin sakinleri, turistler ve sokak sanatçılarıyla daha da bir cıvıl cıvıl hale geliyor. Eğer kale civarından hediyelik eşya almadıysanız alışverişinizi buradan yapabilirsiniz. Yeri gelmişken ülkenin para birimi Sırp Dinarı ve benim ülkeyi gezdiğim Temmuz ayında 1 Euro 113 Dinar idi. Diğer Balkan ülkelerine göre hediyelik eşyalar daha pahalı. Fakat, gerçekten paranızı değeceği çok hoş şeyler var. Şu an bizim buzdolabımızı süsleyen en güzel magnetler de Belgrad'dan. :)








Caddeyi boydan boya gezdikten sonra gözümüze en hoş gelen cafeye geçip güzelce bir dondurma keyfi yapalım dedik ama ben burada hayatımda yediğim en kötü dondurmayı yedim. Herkes meyveli dondurmalarıyla serinlerken ben çikolatalı dondurma adı altında resmen tatsız tuzsuz kakao yemek zorunda kaldım :( Bu da Belgrad gezime dair unutamayacağım bir anı olarak blogumdaki yerini almış olsun :)

Sırbistan maceramı da böylece noktalamış bulunuyorum. Ülkeye dair son notlarım ise; şehrin hiçbir yerinde Türkler'e karşı bir ön yargı hissetmedim ki ben bu ön yargıya sahip bir şekilde ülkeye ayak basmış olsam bile. Diğer bir önemli konu ise, gözlemlediğim kadarıyla İngilizce ile araları pek iyi değil ya da biliyorlar ama bilerek konuşmuyorlar. Siz de derdinizi anlatmak için bin bir şekle giriyorsunuz karşılarında. Neyse ki rehberimiz bu konuda çok yardımcı oldu bize de fazla rezil olmaktan kurtulduk :) Son olarak, diğer birçok Avrupa ülkesinde gördüğüm gibi burada da sokaklarda herkesin kullanımına açık internet ağı var. Eğer yurt dışındaysanız ve herhangi bir konuşma veya internet paketiniz yoksa bu hizmet tam bir hayat kurtarıcı :)

Yolunuz Belgrad'a düşerse benden çok daha güzel gezip, mutlu anılar biriktirmeniz dileğiye, bol seyahatli günler....


23 Aralık 2013 Pazartesi

Sound of Noise


Bu aralar şarkıların peşine takılıp koşmak en büyük tutkum oldu. Bu sefer de bir şarkıdan yola çıkıp bu güzel filmi buldum. Sound of Noise için, son zamanlarda izlediğim en ilginç ve aynı zamanda en eğlenceli film desem kesinlikle abartmış olmam.


Bir tarafta, tüm ailesi müzisyen olan ve bu nedenle müzikle büyümüş fakat kendisi müzikten nefret eden bir polis memuru, diğer tarafta ise şehri orkestra olarak kullanan müzikal bir çete. 
Müzikten nefret eden polis memuru sadece sessizlik isterken, müzikal çete üyeleri de şehri kötü müzikten arındırmak için şehir ve 6 davulcu için müzik adı altında 4 farklı eylem planlıyor.


Her eylem, olayın ardından kanıt olarak bıraktıkları bir metronomla başlıyor. Ardından herhangi bir müzik aleti kullanmadan ortamda bulunan aklınıza gelebilecek her türlü nesneyi kullanarak sizi müzik şölenine dahil ediyorlar. Ameliyathanedeki bir hastanın vücudu, bankadaki para sayma makinesi, koca iş makineleri ya da tüm şehri aydınlatan elektrik telleri... Hepsi onlar için potansiyel bir müzik aleti...




Aslında tüm bunlar koca bir konserin parçası ve Electric Love adını verdikleri son parça belki de bu konserin ve filmin en etkili parçası. Altı müzik eylemcisinin amacını ortaya koyan, müzikten anlamadığı düşünülen bir adamın bestesinin tüm şehre dinletilmesi ve aşkın melodilerinin elektrik tellerinde yankılanması...


2010 İsveç yapımı film, bir yandan müzikten çok sese odaklanarak müziğe farklı bir bakış açısı getiriyor, diğer bir yandan ise aslında müziği bir metafor olarak kullanarak süre gelen düzene serzenişte bulunuyor. Bu derin anlamını bir kenara bırakırsak, kesinlikle çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor. Gerçekten yaratıcı bir senaryo. Sinema adına değişik bir şeyler arayışındaysanız mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Beni filme getiren şarkıyı da buraya eklemezsem olmaz :) Electric Love, filmin kapanış şarkısı olarak ruhunuzda hoş bir tat bırakıyor. Öyle güzel ki tekrar tekrar dinlenilesi...


Filmin fragmanı için de buyurunuz buraya. En kısa zamanda bir buçuk saatçiğinizi ayırıp izlemeniz dileğiyle, iyi seyirler :) 

30 Kasım 2013 Cumartesi

Herkesin Bildiği Sırlar


Sanırım, bu yıl İstanbul'da yaşamaya başlamamın beni en çok mutlu eden yanlarından biri de artık İstanbul DT'den oyunlar izleme şansını yakalayabilecek olmam. Her ne kadar buralı olalı neredeyse iki ayı geçse de, ben anca fırsat bulabildim ve iki hafta önce Küçük Sahne'nin yolunu tuttum. Geçen yıl İstanbul kaçamaklarımın birinde Herkesin Bildiği Sırlar oyunu için bilet alıp bir aksilikten dolayı bileti açığa almak zorunda kalmıştım ve oyunu izleyememiştim. Bu yüzden İstanbul DT ile tanışmak için ilk tercihimi bu oyundan yana yaptım. 


Bir kadın, bir erkek, bir aşk, bir ilişki, problemler, bitmek tükenmez tartışmalar, anlayışsızlıklar, anlayamamalar, terkedişler, terkedemeyişler, kahkahalar, göz yaşları, kısacası herkesin bildiği sırlar...


Yani konu çok sıradan, çok bilindik ve eminim sayısız kere de ele alınmıştır tiyatrolar tarafından. Fakat bu güzel ikili, herkesin bildiği sırları öyle güzel anlatılıyor ki seyirciye, saatin nasıl geçtiğini anlamadan kaybolup gidiyorsunuz kahkahalar arasında. Oyun gerçekten çok keyifli, o kadar eğlendim ki onları izlerken, hiç bitmesin istedim. Burak Şentürk'ün temposu birazcık daha yüksek Ebru Unurtan'a göre fakat onlar o kadar güzel bir ikili olmuşlar ki, birbirleriyle olan uyumları ve bunu seyirciye yansıtma biçimleri gerçekten harika. 


Oyunun yüksek temposunun yanında, şirincecik dekor ve oyunu daha da bir güzelleştiren şarkılar da bende büyük etki bıraktı. O kadar çok keyif aldım ki eleştirecek hiçbir şey bulamıyorum neredeyse. Bu yıl Ankara DT'nin beni hayal kırıklığına uğratmasının ardından bu oyun gerçekten çok iyi geldi bana.


Oyun, sizi eğlendirmesinin yanı sıra sonunda öyle bir kendinize getiriyor ki aşka ve birlikteliğe dair değerlerinizi bir kez daha sorguluyorsunuz ve tatlı bir hüzünle ayağa kalkıp en kuvvetli şekilde onları alkışlıyorsunuz. 
Size tavsiyem, bu oyunu sevgilinizle birlikte izleyin, eminim oyunda kendinize dair çok şey bulacaksınız ve o anlarda birbirinize bir bakış atıp gülümseyeceksiniz, birbirinizi ne kadar sevdiğinizi bir kez daha hatırlayacaksınız. 
Şimdiden hepinize iyi seyirler diliyorum...


27 Kasım 2013 Çarşamba

Para


Geçen hafta sonu yine Ankara'daydım ve yine bu fırsatı kaçırmayıp tiyatronun yolunu tuttum. Para; Necip Fazıl'ın 1941 yılında kaleme aldığı, birçok kez farklı tiyatrolar tarafından sahnelenen ve bu sezonda da Ankara Devlet Tiyatrosu ile birlikte seyircilerle buluşan, belki de tiyatro tarihi açısından kendine önemli bir yer edinmiş oyun. Yani, oyun epey eski, konu güzel, oyuncular da Ankara Devlet Tiyatrosu'nun en sevdiğim oyuncuları olunca  pek bir hevesli şekilde aldım sahnenin karşısındaki yerimi. Fakat sonra perde açılıp, oyun başlayıp, zaman ilerledikçe tüm hevesim kursağımda kaldı.


Bu sezon Devlet Tiyatrolarında nedenini çözemediğim bir tutukluk var. Prömiyer yapan oyunların çoğu konu itibariyle birbirine benzer. Bir diğer ortak özellikleri de çoğunun Türk klasiklerinden olması. Her sezon belli sayıda bu tarz oyunların sergilenmesinin gerekli olduğunu biliyorum fakat sanki bu yılki oyunlar biraz fazla zorlama olmuş gibi. Belki bana böyle geliyordur ama oyunların yavanlığını açıklamak için ben bundan başka bir neden bulamıyorum.


Oyuna dönecek olursak, oyun belki de insanlık tarihin en büyük zaaflarından biri olan paranın bin bir türlü  yüzünü seyirciye sergiliyor. Hikaye, adının ne olduğunun önemi olmayan bir bankada geçiyor, karakterin de bu banka gibi herhangi bir adı yok. Çünkü, günümüzde de olduğu gibi insanın parayla olan ilişkisi spesifikleştirilemeyecek kadar geniş bir anlam ifade ediyor. İsimsiz ana karakter, bankanın kalantor patronu. Ailesi ve çalışanları gibi o da kağıt parçasının adeta bir kuklası ama diğerlerinden farkı, zamanla içinde bulundukları bu acı durumu fark ediyor olması.


Oyun ilerledikçe, paranın insana ne gibi şeyler yaptırabileceğini, tüm değerleri hiçe sayabileceğini ve hatta insanların para nedeniyle en yakınlarını bile tanımaz hale gelebileceklerini hayretler içerisinde izliyorsunuz.


Yani aslına bakarsanız, konu çok bizden olup da yüzleşmekten çekindiğimiz bir konu. Ayrıca 70 yıl önce yazılmasına rağmen hala güncelliğini koruyor olması da ayrıca takdiri hak ediyor. Fakat, oyuncuların arasındaki diyaloglar o kadar uzun, konu o kadar ağır ilerliyor ve oyunun geneli o kadar düşük tempoda ki ilginizin dağılmaması ve sıkılmamanız için epey çaba harcamanız gerekiyor. Son zamanlarda izlediğim oyunların hiçbirinde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum.


Özellikle ilk perde gözlerimi açık tutmak için epey uğraştım ama neyse ki ikinci perdede tempo az da olsa yükseldi de oyun biraz olsun toparlanmış oldu. Sevgili Mesut Turan'ın muhteşem performansına da haksızlık etmek doğru olmaz, gerçekten çok başarılıydı. Neredeyse oyunu tek başına götürüyor desem mübalağa yapmış olmam sanırım.


Konu güzeldi, Mesut Turan da bizi kendine hayran bıraktı, sonu da baya bir etkileyiciydi ama sonuç olarak ne yazık ki oyunu beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Tercih yine size kalmış ama yeni sezon oyunları yerine öncelikli olarak eski sezonların oyunlarını tercih etmenizi öneririm. 
Herkese iyi seyirler...

24 Kasım 2013 Pazar

Happiness


Bu hafta sonu canım ailem bana sürpriz yapıp beni ziyarete geldi. Musmutlu bir hafta sonu geçirdim. İstanbul yollarına düşmeden önce Ankara'daki son gecemde günlük yazmaya son verdiğim için bu güzel hafta sonunu buraya not etmek istedim. Uzun uzadıya bir şey anlatmayacağım, sadece ufacık bir not. Şimdi hafta sonunun mutluluğu ve tatlı yorgunluğuyla cumburlop yatıp uyuyacağım. Canikolarım sizi çok seviyorum!

6 Kasım 2013 Çarşamba

2013 Yazında Elimden Düşmeyenler ve Diğerleri

Bu yazıyı hiç böyle planlamamıştım. Muhtemelen tatilden döndüğüm eylülün ilk haftası yaz boyu okuduğum kitapları paylaşacak, içlerinden çok sevdiklerimi, çok etkisinde kaldıklarımı ballandıra ballandıra anlatacaktım. Belki de henüz tatile çıkmayanlar not edecekti bu kitapları. Sonra da büyük bir iştahla okuyacaklardı aynı benim gibi...
Şimdi takvime bakıyorum bırakın eylülü, ekim bile tasını tarağını toplayıp gitmiş, hatta kasım sahneye çıkalı altı gün olmuş ama ben hala bir fırsat bulup da yazamamışım yazdan kalan kitaplarımı.

Diğer bir konu da, ki daha bir içler acısı olan, artık eskisi kadar çok kitap okuyamıyor olmam. Nerede o ayda dört beş kitap okuduğum günler. Şimdi ay boyunca bir kitap bitirirsem mutlu hisseder oldum kendimi. Gelin siz düşünün halimi.


Pek hoş bir giriş olmadı ama daha fazla uzatmadan anlatayım artık şu kitapları :)


İlk kitap, Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın'dan Yorgun Anılar Zamanı. Yazarı daha önce hiç okumadığım halde adından çok etkilenip almıştım bu kitabı. Tam da anılarımın fazlasıyla yorgun olduğu bir dönemdeydim. Sonra öyle iyi geldi ki bana, bir kadın gözünden kadın karakterlerle anılara yolculuk eden birbirinden güzel öyküler, bir solukta okuyuverdim. Kitap bittiğinde de ben de dedim kendi kendime; yine anılarımı yoruyorum hiç bıkmadan...


İlk kez bir Faik Baysal kitabı okudum. Aslında onun Sraduvan'ı ve Rezil Dünya'sı Elleri Sesinin Rengindeydi'den daha çok ilgimi çeken kitapları olmasına rağmen beş uzun öyküden oluşan bu kitabını da sevdim. Hikayelerin hepsi aynı akıcılıkta ve ilgi çekici seviyede olmasa da hepsine hakim olan derin bir hüzün var. Öykülerin değindiği ortak nokta ise, değişen dünyada artık daha da bir artmaya başlayan duyarsızlık. Dokunaklı ve ürpertici bir kitap. Hüzünlü olmadığınız bir dönemde mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 


Hiç kuşkusuz bu yazın favori kitabı benim için Kardeşimin Hikayesi oldu. Sanırım sadece benim için değil birçok kişi için de durum aynı. Kitabı okuyup da beğenmeyen bir kişi bile duyamadım henüz. Ben uzun zamandır bir kitabı böyle güzel okumamıştım. Hiç bitmesin istedim ama üç dört gün içerisinde bitiriverdim. Nasıl güzel bir hikayeydi öyle. Tadı hala damağımda. Olayların gelişimini az biraz tahmin ediyordum ama bu kadarı beni bile şaşırttı. Hikaye çok güzel kurgulanmış, Livaneli o güzel dilini de öyle güzel adapte etmiş ki hikayeye; hiç sıkmadan, bunaltmadan, meraktan içiniz içinizi kemire kemire akıyor hikaye. Tüm yakınlarıma tavsiye ettim. Siz de henüz okumadıysanız bu edebiyat şöleninden daha fazla mahrum bırakmayın kendinizi ve hemen okuyunuz derim...


Deniz Kavukçuoğlu'nun Kedi Gülüşü kitabına başlayıp kedileri çok sevdiğim halde çok sıkılıp kitabı yarıda bırakmıştım. Tabii o kitabın tarzı çok farklıydı. Bu sefer öyküleriyle bir şans verdim yazara. Öyle konusuna hiç göz gezdirmeden, adını görünce atladım hemen. Bir kız ilk aşk acısını çekiyor, babasına sarılmış "canım acıyor baba" diye ağlıyor diye düşündüm. Biraz da kendime benzettim. Hatta kitabı bitirdikten sonra Instagram'a koyup altına yazacağım yorum bile belliydi; merak etme baba geçti, diyecektim ama ne ben bu yorumu yapabildim ne de hikaye düşündüğüm kadar masum çıktı. Canım Acıyor Baba, kısa kısa kadın odaklı hikayelerden oluşan bir öykü kitabı. Kitaba ismini veren öykü belki de içlerinde insanın yüreğini en çok parçalayanı. Tam bir Dolores Claiborne hikayesi, fazlaca rahatsız edici. Aslında hikayeler çok büyük bir gözlem yeteneğiyle yazılmış ve belki de çok fazla gerçeklik payı taşıyor ama bana göre gereğinden fazla cinsellik içeriyor, doz fazla kaçmış, tadında bırakılmamış. Her öykünün ana düşüncesi cinsellik üzerine kurulu. Bu durum beni çok rahatsız etti ve okumaktan hiç keyif almadım. Okunulması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum ama tercih her zamanki gibi size kalmış sevgili okurlar...


Yaz, bu dört kitapla geride kaldı ama tatil dönüşü kıştan beri yaklaşık yedi sekiz ay boyunca başucumda duran ve yavaş yavaş okuduğum Buket Uzuner'in İstanbullular'ını da bitirdim. Kitap tam 519 sayfaydı ama sadece Atatürk Havalimanı'nda geçen üç dört saatlik bir süreyi anlatıyordu. Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan biraz farklıydı. Hepsi birbirinden farklı on beş kişilik kocaman karakter yapısıyla İstanbul'un her insanına ait kesitlere sahip harika bir hikaye. Buket Uzuner'in her kelimesinden anlaşılan engin İstanbul bilgisi ve sevgisi öyle güzel şekillenmiş ki İstanbullular ile. Kitabı okuduğunuz zaman hem İstanbul'a dokunuyorsunuz hem de onun her yapıdan, her kültürden, Türkiye'nin onlarca farklı yerinden oluşan insanlarına. Biraz sündüre sündüre okumuş olsam da çok beğendim. Yeni bir İstanbullu olarak hepinize tavsiye ederim.


Yaklaşık birkaç gün önce bitirdim Olduğu Kadar Güzeldik'i. Böylece İstanbul'da okuyup bitirdiğim ilk kitap olarak tarihin tozlu sayfalarında da yerini almış oldu kendileri. İstanbul'daki ilk kitabımın adının bu olması biraz manidar oldu ama hiç değinmeden hemen kitaba geri dönelim :) Ya ben bilmiyordum ya da düşündüğüm gibi son zamanlarda pek bir meşhur oldu Mahir Ünsal Eriş. Ben ilk defa bu kitabıyla tanıdım kendisini ama kitabı okuyunca iyi ki de tanımışım dedim. Kitaptaki öykülerin hepsi birbirinden sıcak, hepsi birbirinden cana yakın. Dilini, anlatımını, kurgusunu çok sevdim. En çok da Benim Adım Feridun'u beğendim. İlerleyen zamanlarda diğer kitaplarını edinmeyi ve keyifle okumayı düşünüyorum. Siz de henüz tanışmadıysanız Olduğu Kadar Güzeldik'le yazara bir merhaba diyebilirsiniz. 

Kısa kısa yazmış olsam kitap yorumu yazmayı çok çok özlediğimi farkettim. Bir daha bu kadar bekletmemek ve daha çok okumak dileğiyle herkese bol okumalı günler diliyorum...


2 Kasım 2013 Cumartesi

Instagram ve Ben: İstanbul Halleri

Herkese merhaba. Bir tatili daha geride bıraktım ama maalesef düşündüğüm gibi olmadı ve yazacak vakit yine bulamadım. Çarşamba günü İstanbul'a döndüm ve yoğun günlerim kaldığı yerden tekrar başladı. Buradaki yaşamımdaki tek sıkıntım, derslerimin çok yoğun olması nedeniyle çok yoruluyor olmam. Ama onun dışında her şey çok güzel, keyfim yerinde. Anlatılacak çok şey biriktirdim ama bu vakitsizlikten dolayı yazamıyorum. Blog aleminde durum böyleyken Instagram'a karşı engelleyemediğim bir bağlılığım var. Sanırım, bloga göre çok daha pratik olması nedeniyle durum böyle. Yazma alışkanlığımı köreltse de şimdilik bunu umursamayarak kendileriyle mutlu günler geçirmeye bakıyorum.

Bakalım, İstanbul'daki hayatımın Instagram yansımaları nasılmış :)

Her sabah bu manzara eşliğinde başlıyorum güne. Tabii her gün bu kadar sakin ve tatlı mavilikte olmuyor deniz ama sabah sularını içen kuşlar her daim kumlarda oluyor...

Bizim burada güneş böyle batıyor. Gökyüzü neredeyse tuvalimden fırlayıp poz vermiş gibi...

Boğaziçi'nin kedileri çok yüzsüz, hiç sormadan yanınıza yanaşıp kucağınıza kuruluveriyorlar. Bana da sadece sevmek düşüyor...

Boğaziçi'nin klasik müzik konserlerinin de tadına doyum olmuyor. Charlie Siem'ın hem kemanın sesine hem de kendisine pek bir bayıldım doğrusu...

Hep buradan izliyorum İstanbul'u, gözlerim kapalı...

Karanlık çökünce de böyle poz veriyor bana...

Ben de İnci Pastanesi'nin leziz profiterolleriyle tanıştım sonunda, müdavimi olmazsam iyi...

İstanbul'daki ilk partim Halloween partisi oldu, başımda tüllü şapkam ve yüzümde pembe maskemle fütursuzca dans etmek iyi geldi...

Kahvaltı tutkum, burada da aynı şekilde devam ediyor...

Ankara'ya giderken de böyle vedalaşıyoruz İstanbul'la...

Daha fazla fotoğraf için tık tık
Hepinize fotoğraflar kadar güzel ve mutluluk verici günler dilerim...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...