28 Ocak 2013 Pazartesi

13 imzalı ilk resmim :)


Yavaş yavaş hayata dönüyorum. Hatta tam olarak döndüm, keyfim pek bir yerinde. İnsanoğlu bir garip işte :)
Fırçamı da elime aldım. Katalog çalışması gereği yine demir yolu temalı resimler yapıyorum ama olsun resmin her türlüsü keyif veriyor bana. 
Şu amcayla da pek bir dalga geçtim, tren çarpacak ne işin var orada?, diye ama tren gelmeden resmi sonlandırmayı başardım ve amcayı o ölümsüz ana hapsettim. 
Umarım sizler de beğenmişinizdir...

27 Ocak 2013 Pazar

Ben Feuerbach


İlk turnesinde izleme fırsatı bulamadığım Ben Feuerbach'ı bu kez kaçırmak istemedim ve rahata ermiş olmayı da fırsat bilerek soluğu yine tiyatroda aldım.
Oyun öncesi Bay Feuerbach yani Hakan Meriçliler ile yan yana masalarda yemek yediğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim :)
Doğrusu oyun hakkında pek bir fikrim yoktu. Benim izlemeye pek vaktimin olmadığı Yalan Dünya dizisinde herkesi kendine hayran bırakan, namı değer Çağatay Koçtuğ'un oyunu olduğunu görünce balıklama atlayıverdim. Sahnede tanıdık yüzleri izlemekten hoşlanıyorum. Ayrıca, Hakan Meriçliler'in Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı olduğunu da böylelikle öğrenmiş oldum.


Oyun, Ben Feuerbach adında bir tiyatrocunun kısa bir anını kaplayan upuzun hikayesi. Tiyatroya tutkun bu adam, sahnelere yedi yıl ara vermenin ardından tekrar sahnelere dönmek amacıyla eskiden tanımış olduğu ünlü bir rejisörün oyuncu seçmelerine katılır. Üzerinde paltosu, boynunda atkısı, elinde bavulu oynayacağı monoloğa hazırdır. Fakat karşısında rejisörü beklerken rejisörün asistanıyla karşılaşır.


 Bu duruma sinirlenen Ben Feuerbach ile asistan arasındaki diyaloglarlar başlar ve oyun sürüklenip gider. Rejisörün beklendiği bu süre zarfı içinde Ben Feuerbach'ın hayatından gerçek hayata, sözde oyuncudan gerçek oyuncuya ve tiyatronun her bir noktasına dair gerçekler havada uçuşmaya başlar.


Ne yalan söyleyeyim, oyundan çok fazla keyif alamadım. Aslında çok bir beklentiyle de izlemeye koyulmamıştım ama oyunun genelini düşününce maalesef beğenmediğimi söylenmek zorundayım.
Evet, Hakan Meriçliler gerek ses tonu gerek sahne duruşuyla çok başarılı bir oyuncu ama canlandırmış olduğu, yıllardır akıl hastanesinde yatmış ve bunun izlerini hala üzerinde taşıyan karakter gereği neredeyse oyunun tümünde çok hızlı konuşmasından dolayı ben oyunu takip etmekte epeyce zorlandım. Dediğim gibi bu, karakterin getirmiş olduğu bir durum ama yok mudur acaba bunun başka bir yolu? Tek bir kelime bile sürçmeden cümleleri noktalandırmak, elbetteki takdire şayan bir performans ama bir de cümleler anlaşılsa sanki daha bir tadından yenmez olacak.


Ama öyle sahneler de var ki, örneğin kuşların uçuştuğu, beni benden aldı. Gerçekten çok beğendim. Ama bu durum süreklilik göstermedi. 
Oyuncu performansıyla oyunun temposu çok yüksek gözükse de genele bakınca aslında çok ağır ilerlediğini düşünüyorum. Sonu bile güzel bağlanamadı bana göre. Rejisör geldi ve ne oldu? Çok hafifçe geçilmiş bunun üzerinden. Oyunlarda alkışı başlatmayı çok seven ben, oyunun sona erdiğini bile anlayamamdan mütevellit neredeyse herkes alkışını bitirmeye başladığı anda ellerimi birbiriyle buluşturdum.


Asistan ve köpek sahibesi karakterleri ise, gerçekten başarılıydı. Aslında oyuncular değil, oyun gülümsemedi yüzüme. Bir aksilik oldu sanki. Normalde bir saat kırk dakika gözüken oyun, bir saat yirmi dakikada son buldu. Çıkışta, asistanı canlandıran oyuncunun yakınlarının "neden kısa sürdü bu sefer?" dediğini duydum ama maalesef cevabı duyamadım. 

Son zamanlarda ne yazık ki kötü seçimler yapıyorum. Ama bu durum beni tiyatroya küstürür mü? Tabii ki, hayır :) Zaten ben iyi oyun izlemeyi değil, oyun izlemeyi seviyorum ama tabii ki güzel olunca tadı da bir başka oluyor.

Ve son olarak, çok geç kalınmış bir teşekkürde bulunmak istiyorum izninizle. İnsanın kendi gibi tiyatroyu seven arkadaşlarının olması çok güzel bir şey. Hep birlikte tiyatroya gitme alışkanlığı olan bir aileyiz. Bunun dışında sevdiğimle aynı şehirdeyken ikimiz birlikte giderdik. Yani, ya ailemle ya sevdiğimle. Sonra, benim gibi tiyatro tutkunu olan şu an üniversitedeki en yakın arkadaşımla tanıştım ve bu oyunda olduğu gibi sezon boyunca izlediğim oyunların neredeyse yarısından çoğunu birlikte izlemeye başladık. Ayrıca kendisi, en sadık takipçim. Buradan kendisine teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletir ve de birlikte daha bir dolu oyun izlemeyi dilerim...
:)

25 Ocak 2013 Cuma

Daha daha...


Herkese merhaba. Uzun süredir sesim soluğum çıkmıyor. Malum final haftası. Nihayet bugün geride kaldı. Ben de hemen koştum buraya. Doğruyu söylemek gerekirse final haftası filan bahane. Hiç mi hiç istemedi canım yazmak. 
Beni bekleyen bir buçuk aylık tatile gülen gözlerle merhaba demem gerekirken bir türlü kendimi tam olarak rahat hissedemiyorum. Normalde bu tatil günlerini doyasıya değerlendirmek için bir dolu plan yapmam gerekirken -ki yapmıştım çok önceden- şimdi, önce bir kendimi mutlu hissedeyim de gerisi gelir diyorum.
Sanki yaşamaktan çekinir oldum. Korkuyorum elimi bir şeylere götürmekten, ürküyorum planlar yapmaktan. Oysa ne çok kitap, film, resim, puzzle, kartpostal ve keşfedilecek yeni yerler var...
Övülmekten korkar mısınız? Yani, övülmek sizi korkutur mu? Garip bir saplantı belki ama sevdiğim insanlar tarafından ya da hiç tanımadığım insanlar tarafından övülmek beni korkutuyor. Mahcubiyet durumu vardır ya hani layık olamamak ya da bir kere başkalarının gözünde kocamanlaştıysanız en ufak hareketiniz sizi bir anda parça pinçik ettirir ya, işte asıl bu durumdan korkuyorum. Hele de bugünlerde... 
Aklıma gelmişken, sevgili yazar Adem Özbay çok güzel şeyler yazmış blogum hakkında. Unutmadan kendisine teşekkürlerimi ileteyim. Okumak isteyenleri de buraya alayım.
Dün gece itibariyle, artık ben de bir Instagram kullanıcısıyım. Şu an keşifteyim ama en yakın zamanda icraata başlayacağım. İnsanlar paylaşıyor ya hani kullanıcı adlarını, bakarsınız belki ben de paylaşırım. Kimmiş bu greta kız diyenler de öğrenmiş olurlar kim olduğumu. 
Dışarıdan pek bir suskun görünüyorum ama içimde Darwin'in ispinozları uçuşuyor. Beynimdeki kanat çırpışları kelebeklerimi korkutuyor.
Ne güzel insanları kaybettik geride kalan günlerde, şimdi buruk gülümseyişler kaldı geride.
Korku, beyni felce uğratırmış, şimdilik beynim yerinde.
Her gece bir dua, hep aynısı aslında...

10 Ocak 2013 Perşembe

2012'de İzlediğim Oyunlar


2012 değerlendirmelerime tiyatrolarla devam ediyorum. Bakalım geride bıraktığımız yıl içerisinde hangi oyunları izlemişim, en çok hangilerini beğenmişim, en çok hangi oyunda sıkılmışım ve daha da dahası :)
  1. Hüzzam
  2. Barış
  3. Narnia Günlükleri
  4. Ramazan'la Cülide
  5. Gizler Çarşısı
  6. Rab Şeytana Dedi Ki
  7. Şimdi Olmaz Sevgilim
  8. George Dandin
  9. Kontrabas
  10. Açık Aile
  11. Kırmızı
  12. Soğuk Bir Berlin Gecesi
  13. Venedik Taciri
  14. 33 Varyasyon
  15. Fosforlu Cevriye
  16. Euridice'nin Elleri
  17. Mirasçılar
  18. Ben Ödüyorum
  19. Dolores Claiborne

Evet, sevgili okurlarım 2012'de sırasıyla bu 19 oyunu izlemişim.
Ve gelelim ayrıntılara:
En çok beğendiklerim; Gizler Çarşısı, Soğuk Bir Berlin Gecesi, Dolores Claiborne, Narina Günlükleri
En az beğendiklerim; Ramazan'la Cülide, George Dandin
Birden fazla izlediklerim; Barış, Fosforlu Cevriye
Bir kez daha izlemek istediklerim; Soğuk Bir Berlin Gecesi, Dolores Claiborne
Bir kez daha izlemeseydim de olurdu dediğim; Barış
Turne kapsamında izlediklerim; Açık Aile, Kırmızı, Mirasçılar
Başka şehirde izlediğim; Şimdi Olmaz Sevgilim (Eskişehir)
Devlet Tiyatroları dışında izlediğim; Ramazan'la Cülide, Şimdi Olmaz Sevgilim, Açık Aile,

Daha da ayrıntı isterseniz, oyun isimlerinin üzerine tıklayıp yorumlarımı okuyabilirsiniz.

2013'te daha güzel ve daha çok oyun izlemeyi temenni ederek herkese tiyatro dolu günler dilerim... 

6 Ocak 2013 Pazar

Jerry ve Tom


2012'nin son oyunu olacakken aniden gelişen sergim nedeniyle bir hafta gecikmeli olarak izlediğim Jerry ve Tom, böylelikle 2013'ün izlediğim ilk oyunu olma unvanını kazanmış oldu.
Oyuna geçmeden önce öncelikle size oyunun sahnelendiği Ankara Stüdyo Sahne'den bahsetmek istiyorum.
Bir tiyatro müdavimi olarak daha önce hiç gitmediğim bir sahneydi Stüdyo Sahne. Yerini tam bilmemem nedeniyle uzak gelen, nasıl gideceğimi bilmediğim bir sahneydi. Fakat çok sonradan öğrendiğim Büyük Tiyatro'dan kalkan servisler sayesinde bugün kısacık bir yolla aslında her gün okula giderken bu sahnenin civarlarından geçtiğimi öğrenmiş oldum. Evet, siz de Stüdyo Sahne'de veya hemen yanı başındaki İrfan Şahinbaş Sahnesi'nde bir oyun izlemek isterseniz oyun saatinden bir saat önce Büyük Tiyatro otoparkından kalkan servislere binerek ulaşımınızı rahatça sağlayabilirsiniz.
Ama asıl bahsetmek istediğim şey, sahnenin güzelliği. Hiç gitmemiş olanlar için belki sürprizi kaçıracağım ama anlatmak istiyorum.
Bu sahnede öyle her oyun sahnelenmiyor. Genellikle belli başlı oyunlara ev sahipliği yapıyor. Tabii bunun da bir nedeni olmalı. İşte o neden, sahnenin alışılagelmişin dışındaki ilginç tasarımı. Sanırım her oyun için özel olarak tasarlanıyor fakat yine de klasik perde ve dizili koltuklardan oluşmuyor. Bu nedenle biletler de numaralı satılmıyor. Kapılar açılıyor ve siz gözünüze kestirdiğiniz yeri seçiyorsunuz. Tabii en iyi yer neresidir onu kestirmek de zor. 
Bugün oyunu izlemek için salona girdiğimizde tiyatrodan çok bir discoda hissettik kendimizi. Ortada 360 derece dönebilen bar sandalyeleri, dört bir yanında dekorlar, renkli ışıklar ve bizi karşılayan hoş müzikler. 
Bir oraya, bir şuraya oturarak sonunda ortaya oturursak her tarafı eşit şekilde göreceğimizi düşünerek yerimizi aldık. Sonra bir köşeden oyun başladı ve her sahnede oyuncuların yer değiştirmesiyle birlikte biz de aynı doğrultuda sandalyelerimizi çevirerek oyun boyunca bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durduk.
Sahneyi görür görmez büyülendik zaten, böyle ilginç bir şekilde izlemek de ayrı bir hoş oldu. 
Ama gelgelelim oyun, sahnenin yaratmış olduğu bu büyüyü devam ettiremedi benim için.

 

Oyun, Jerry ve Tom adında iki kiralık katilin hikayesini anlatıyor. Bu katillere kurban olarak, hepsi sevgili Ünsal Çoşar tarafından canladırılan bir dolu karakter eşlik ediyor. Haydi Karına Koş'tan tanıdığım bu başarılı oyuncu, bu oyundaki performansıyla bir kez daha beğenimi kazandı, gerçekten çok başarılı.
Tom'u canlandıran Cüneyt Mete'yi yine Haydi Karına Koş'tan tanıyorum, bu oyunda çok çok üstün bir performans sergilediğini söyleyemem. Jerry'yi canladıran Özgür Öztürk'ü ise ilk kez izleme fırsatı buldum ve bana göre Tom'dan çok daha başarılı ve etkileyici. 


Oyunun yazarı, Med Men dizisinin ve daha birçok başarılı dizinin senaristliğini yapan Rick Cleveland. Ya metnin aslı nedeniyle ya da çeviri nedeniyle tam bilemiyorum ama oyun bana fazla argo geldi. Argodan rahatsız olan bir izleyici değilim fakat argonun suyu çıkarılırsa bu durum dayanılmaz bir noktaya gelebiliyor. Hele tam yanınızda hatta değişen sahneye göre arkanızda ya da önünüzde olan seyircinin en ufak argo kelimeye basit bir şekilde kahkahalarla güldüğünü düşünürsek ve ondan başka kimsenin gülmediğini de hesaba katarsak durumun nasıl işkenceye dönüştüğünü tahmin edebilirsiniz sanırım.


Bu rahatsız edici anların içinde yine de oyundan keyif almaya ve evlerinde eşleriyle ve çocuklarıyla normal bir yaşam sürdüren fakat dışarı çıkınca nedenini bile bilmeden serinkanlılık ve hatta keyifle insanları öldüren bu iki caninin neden böyle bir işi seçtiklerini anlamaya çalıştım. Çok çabaladım, en ufak sahneden bir anlam çıkarmaya çalıştım ama ne yazık ki bir sonuca varamadım.
Yani oyun bana bunu hissettiremedi ama belki bu sadece benlik bir durum olabilir. Çünkü oyunu izleyen herkesin çok çok beğendiğini hatta tekrar izlemek istediklerini okudum her yerde. Ya ben beklentilerimi yüksek tuttum ya da insanlar sahnenin büyüsüne kapıldıkları için oyunun vermesi gerekenleri geri plana bıraktılar. Belki de oyun sadece şiddet her yerde, herkesin içinde demek istiyordu. Bilemiyorum.


Oyuna danslarıyla renk katmaya çalışan kadın da niyeyse bana çok itici geldi. Maalesef buradan da kurtaramıyor oyun. Ama duvarda asılı Van Gogh tabloları, çalan şarkılar içinde White Rabbit'in olması ve başta belirttiğim gibi Ünsal Çoşar'ın harika performansını da göz ardı edemem.


Salona girdiğimiz anda, vay be mutlaka bir daha gelelim, diyerek izlemeye başladığımız oyunu maalesef oyun sonunda, bir daha izlemeye gerek yok, diyerek sonlandırdık. Sahnesi ve dekoruyla beni büyüleyen oyun, içeriğiyle de bunu sağlasaydı herhalde keyfime diyecek olmazdı. 
Neyse efendim, yine kararı size bırakıp izlemek isteyenlere iyi seyirler ve hepimize tiyatro dolu günler diliyorum. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

2012'de Okuduğum Kitaplar


Bir yılı daha geride bırakmış ve güzel bir yıla merhaba demişken 2012'de neler yaptığıma ufak ufak bir göz atayım dedim ve ilk sırayı kitaplara verdim. Bakalım ben, bu bir yıl içinde hangi kitapları okumuşum, en çok hangi kitabı beğenmişim, hangi kitaptan sıkılmışım ve daha da dahası... :)

  1. Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz / Tuna Kiremitçi
  2. Sokak Kızı / Panait Istrati
  3. Üstü Kalsın / Cemal Süreya
  4. Ölümüne Sadakat / Nick Hornby
  5. Kediler Güzel Uyanır / Yekta Kopan
  6. Neva Caddesi  / Nikolay Gogol
  7. İyilik / Carol Shields
  8. Sol Ayağım / Christy Brown
  9. Yine Seninle Geldi Hayat / Cezmi Ersöz
  10. Aşka Gittim Dönmeyeceğim / Adem Özbay
  11. Yeni Bir Sabah / Gerhard Roth
  12. Bir De Baktım Yoksun / Yekta Kopan
  13. Hayale Yığılan Şeyler / Yaratıcı Yazarlık Atölyesi
  14. Baba, Oğul ve Kutsal Roman / Murat Gülsoy
  15. Bize Göre / Ahmet Haşim
  16. Güvercin / Patrcik Süskind
  17. Moderato Cantabile / Marguerite Duras
  18. Çikolata Kaplı Hüzünler / Canan Tan
  19. Bir Delinin Hatıra Defteri / Nikolay Gogol
  20. Yolda Üç Kişi / Tuna Kiremitçi
  21. Arefe / Turgenyev
  22. Yukarı Mahalle / John Steinbeck 
  23. Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul / Murat Gülsoy
  24. Güneş Yiyen Çingene / Buket Uzuner
  25. Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar
  26. Fildişi Karası / Yekta Kopan
  27. Hiroşima Sevgilim / Marguerite Duras
  28. Alemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikayeler / Murat Gülsoy
  29. Fanfan / Alexandre Jardin
  30. Binbir Gece Mektupları / Murat Gülsoy
  31. Mavi Gözler Siyah Saçlar / Marguerite Duras
  32. Ağustosta Tatil / Cesare Pavese
  33. Bu İşte Bir Yalnızlık Var / Tuna Kiremitçi
  34. Jardinler'in Romanı / Alexandre Jardin
  35. Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali
  36. Küçük Prens / Antoine de Saint-Exupéry 
  37. Ankara, Mon Amour! / Şükran Yiğit
  38. Gölge Hırsızı / Marc Levy
  39. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Marc Levy
  40. Şeker Portakalı / José Mauro de Vasconcelos


Sırasıyla bu 40 kitabı okumuşum geride kalan yıl içerisinde. Ayrıntılarına gelirsek;
En çok okuduğum tür; öykü.
En çok okuduğum yazar; Murat Gülsoy.
En çok okuduğum ay; Ağustos.
En az okuduğum ay; Aralık.
En çok sevdiğim kitaplar; "Kürk Mantolu Madonna", "Baba Oğul ve Kutsal Roman", "Ankara, Mon Amour!"
En çok sıkıldığım kitaplar; "Ağustosta Tatil", "Jardinlerin Romanı" ve "Mavi Gözler Siyah Saçlar"

2013'te daha çok ve daha da önemlisi daha güzel kitaplar okumayı dileyerek herkese kitap dolu günler diliyorum.

Son olarak; tesadüf müdür bilmem ama, Aralık ayı boyunca elimdeki tek kitap olan Şeker Portakalı'na ithafen küçük Zezé'yi müstehcen bulan zihniyete buradan selam olsun...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...