26 Şubat 2013 Salı

Sevgilinin Geciken Ölümü


Bu yılın ilk Murat Gülsoy kitabıyla karşınızdayım. Takip edenler, yakın zamanda tanıyıp da en sevdiğim yazarlar mertebesine kısa sürede ulaştığını bilirler Murat Gülsoy'un. Tabii ama daha okumadığım birçok kitabı var. Sevgilinin Geciken Ölümü de bunlardan biriydi. Adını daha önce duymamıştım, yeni kitabı diye pek bir heveslenmiştim ama kitap epey bir eskiymiş, İlk baskısı 2005 yılında yapılmış. Bendeki 3. baskısı ise, 2011 tarihli.
Murat Gülsoy'u genelde öykücü olarak biliyoruz ama benim ilk okuduğum kitabı olan Baba, Oğul ve Kutsal Roman gibi harika romanları da var. Sevgilinin Geciken Ölümü de bunlardan biri olsa gerek.
Kitabın konusunu şöyle bir genel olarak özetlemek gerekirse; Cem adında bir gazeteci, Cem'in trafik kazası sonucu bitkisel hayata giren eşi Serap, bu kazayla birlikte Cem'in eşinin başından bir an ayrılmayıp evlerinde sağladığı steril ortamda eşinin gerek duyduğu tüm bakımı üstlenmesi, milyonda bir olan hayata dönme mucizesini beklemesi, işini bırakması, evden dışarı adımını atamaz olması... Ve yan rollerde; Cem'in bir şeyler hissettiği asistanı Aslı, Serap'ın onu ve annesini yıllar önce genç bir kadın uğruna terk eden babası ve de Cem'in haberini yapmış olduğu için yakından ilgilendiği, eşini öldürmekle suçlanıp ömür boyu hapse mahkum edilen ardından masum olduğu ortaya çıkıp serbest kalan Neşet Akıncı...
Konuya genel olarak bakınca aslında ne kadar sıradan diyorsunuz. Bir adam, eşi kaza geçirmiş, o da başından ayrılmıyor. Hoş bir sadakatlik örneği. Peki ya yan rollerdeki kişilerin olayla ne ilgisi var? İşte tam burada Gülsoy'un kaleminin inanılmaz ustalığı sahneye çıkıyor. 
O hiçbir şeyi olduğu gibi göstermeyen bir yazar, görünürün altında başka anlamlar arayan, farklı alemlere yolculuk yapan ve yaptıran, simgelerle imgelerle anlamlar yüklemeyi seven bir yazar.
Hal böyle olunca, hikayenin sonunda kadın bitkisel hayattan çıkacak ve mutluluk göz yaşları sel olup akacak gibi bir düşünceye kapılmanız abes oluyor.
Kitap, bitmek tükenmek bilmeyen kocaman bir günü anlatıyor sadece. Aslında sıradan bir gün. Evden hiç çıkmayan, eşinin ihtiyaçlarını gideren bir adamın günü ne kadar sıra dışı olabilir ki zaten. Ama o gün birazcık farklı. Cem'in hatıralara dalışı, Serap'ın beynine girip onu konuşturması ve onunla konuşması, Aslı'dan gelen mektup, Serap'ın hayırsız babasının şaşırtıcı ziyareti ve son olarak Neşet Akıncı'nın eve gelişi...
Tüm bu gelişen olaylar içerisinde aslında hikayenin Berzah'ta geçtiğini ve insanların kendi hikayeleriyle ve kendi hayatlarıyla sınırlı olduğunu anlıyorsunuz...
Yan rollerde saydığım isimlerin hepsinin birbiriyle ve Cem'le bağlantılı olduğunun farkına varıyorsunuz..
İlk başlarda epey ağır ilerleyen olaylar, sayfalar geçtikçe bir çırpıda okumama neden oldu kitabı. Beni bekleyen şaşırtıcı sona ulaşırken yine her zaman olduğu gibi yazarın sayesinde bir dolu yeni bilgi ekledim belleğime.
Ayasofya'ya, Selimiye'ye, Yedi Uyurlar'a, Meryem Ana'ya, ters lale figürüne uzanan bir yolculuğa çıktım. Doğu ile Batı arasında, bilim ile mistik arasında sürüklendim durdum. 
Her okuduğum Murat Gülsoy kitabında  olduğu gibi yine eski kitaplarından ufak dokunuşlar buldum. Burada geçen o resim hikayesi misali aslında hepsi bir bütünün parçaları gibi.
Cem'in, benim henüz okumadığım Bu Kitabı Çalın adlı kitabının baş kahramanı olduğunu öğrendiğim şu dakikalarda, bundan sonraki okunacak olan Murat Gülsoy kitabını da böylelikle belirlemiş oluyorum.
Ve henüz bir Murat Gülsoy kitabı okumadıysanız, çok şey kaçırdığınızı belirtip en yakın zamanda onun kalemiyle tanışmanızı öneriyorum.
Herkese keyifli okumalar...

24 Şubat 2013 Pazar

Yosunlar


Ankara Devlet Tiyatroları programında neredeyse çoğu oyunu izlemiş olduğum için artık oyun seçerken pek fazla seçeneğim olmuyor. Tabii, ikinci defa izlemek istediğim oyunları saymazsak...
Yosunlar da, kenarda köşede kalmış bir oyundu benim için. İlk defa geçen sezon sahnelenen oyun, o zaman çok fazla ilgimi çekmemişti. Bu ayın programında izlemediğim oyun olarak yeşil yeşil ve vıcık vıcık parladığı için haydi bari bu sefer izleyeyim dedim. 



Çok bir beklentim yoktu açıkçası hatta epeyce vasat bir oyun bekliyordum. Sahne bile fazlasıyla iç karartıcı gelmişti gözüme. Bu düşüncemi yanıltmayacak şekilde başladı hikaye ama öyle güzel haller aldı ki; bir buçuk saat boyunca çok eğlendim.



İhsan ve Nurettin, aynı evi paylaşan, yaşlı başlı çocukluk arkadaşları. İkisi de eşleri ve çocukları tarafından terk edilmiş. Dört duvar arasında birbirleriyle atışmalarından, yersiz huysuzluklarından ve çiçekleri Nazlı'dan başka kimsecikleri yok. Ama aralarında öyle bir dostluk var ki, bir kadın gördü mü anında birbirlerini satacak cinsten...



Cinsellikten elini eteğini çektiklerini dile getiren, her fırsatta kadınlara olan ilgisizliklerinden hatta düşmanlıklarından bahseden bu iki ihtiyar, bir gün yolunu şaşırıp kapılarını çalan bir kadınla neye uğradıklarını şaşırırlar.



Bu esrarengiz yabancının asıl niyeti başkadır ama o kadar ettikleri lafın altında aslında bir kadına susamışlık yatan bu iki ihtiyar, kadının evlerine gelmesine pek sevinirler. Ve kadını elde etmek için kendi aralarında başlar bir hengame...
Bu andan sonra da seyrine doyulmaz sahneler çıkar ortaya...



Daha önce hiç izlemediğim Neşet Erdem ve Şemsettin Zırhlı var baş rollerde. Neşet Erdem'in tatlılığı komikliği bir yana, Şemsettin Zırhlı öyle güzel rol yapıyor ki, bayıldım. İkisi de birbirinden başarılı, uyumları ise takdire şayan.


Dostluk, yalnızlık ve cinsellik üzerine harika bir oyun. Kimi zaman kahkahaya boğup kimi zaman da hüzünlendirip, düşüncelere daldıran cinsten. Seyircilerin üzerine pırıltılar uçuşturacak kadar da renkli.
Gider ayak, ey erkekler sonunuz yine bir kadının yüzünden olacaktır mesajını da hafiften hissettirdi bana ama görmezden geliyorum. Ve herkesin kesinlikle izlemesini tavsiye ediyorum.
İyi seyirler....

22 Şubat 2013 Cuma

Breakfast Club


Sözde tatilde bir dolu film izleyecektim. Maalesef tatilimi bu açıdan pek verimli geçiremedim. Neredeyse tatilin sonuna geldim anca bugün şöyle ayaklarımı uzatıp güzel bir film keyfi yapabilme fırsatı bulabildim.
Aslında izlemeyi düşündüğüm başka filmler vardı listemde ama geçen hafta konu nereden açıldıysa bir anda bir arkadaşımla John Hughes filmlerinden bahsederken bulduk kendimizi. Sanırım, Molly Ringwald'dan açılmıştı konu. Başta Breakfast Club olmak üzere yönetmenin filmleri üzerine konuştuk ama ben bu filmi henüz izlememiş olduğum için ve arkadaşım da pek bir överek bahsettiği için epey bir merak ettim ve vakit kaybetmeden izlemeye karar verdim. 



Film, 1985 yapımı yani tam 80'lerin gençlik filmi. Ama aslına bakarsanız bu sadece görünen kısmı. En azından ben, hiç bu kadar mesaj veren ve çıkarım yaptıran bir gençlik filmi izlemedim. Breakfast Club, diğer gençlik filmlerinden biraz farklı.



Aynı lisede okuyan, birbirinden farklı karakterlere sahip olan beş genç işledikleri farklı suçlar nedeniyle ceza alırlar ve bir cumartesi gününü sabahtan akşama kadar okulun kütüphanesinde bir arada geçirmek zorunda kalırlar. Gün boyu yapmaları gereken şey ise, kütüphaneden hiç çıkmayıp kendilerini anlatan bir yazı yazmaktır ama bunu yapmak yerine bunu izleyiciye göstermeyi tercih ederler.



Biri prenses, biri sporcu, biri dahi, diğeri çöp tenekesi, bir diğeri de suçlu... Yeme alışkanlıkları bile birbirinden farklı. Sushi, fast food, sadece karbonhidrat, dengeli bir yemek ya da sadece asitli içecek...
Yedikleri şeylerin ardında bile kişiliklerini saklıyorlar.



Hiçbir ortak noktası yokmuş gibi görünen bu beş karakter, birlikte geçirdikleri bir gün içinde aslında birbirlerine ne kadar da benzediklerini anlıyorlar. Kendi benliklerine uygulanan ailesel baskıları dile getirip birbirlerini dinliyorlar. Film, bir yandan da aile ve toplum yapısını insana sorgulatıyor. 



Film, kötü gibi görünenin sahip olduğu sevgiyi, yüzüne bakmayacağımız insanın içindeki güzelliği, kültürel baskı nedeniyle kendini cinselliğe kapamış kızın duygularını ortaya çıkarıyor. Ve bunların hepsini birlikte başarıyorlar. Sonuç olarak da, cezalarını ödüle çevirmiş olarak arkadaşça okuldan ayrılıyorlar. 



Sanırım, sinema tarihinin en iyi gençlik filmlerinden birisi Breakfast Club. İzlemek için geç bile kalmışım. Herkese iyi seyirler diliyorum...

20 Şubat 2013 Çarşamba

Quick China

Şimdi gece gece herkesin iştahını açacak bir yazı yazacağım. Yazımı dün akşam yazacaktım aslında ama bırakın size anlatmayı yemeklerin adını bile duyamayacak kadar fena haldeydim. 
Çin yemeği sevdiğimi daha önceden bahsetmiştim ve benimseyip bana ait olduğunu düşündüğüm Çin lokantamın dışındaki yerlere karşı çok mesefeli olduğumu, hele ki bu yazıda bahsi geçen Quick China gibi bir dolu şubesi olan mekanlara karşı. 
Gelin görün ki, arkadaşlarla toplu buluşmalarda dik başlılık edemiyorum. Bu sefer Quick China'da felekten bir Çin yemeği günü geçirelim denilince kimseyi kıramadım. Zaten yemek bahane, birlikte güzel vakit geçirmek şahane.

Dün öğlen beş kız toplanıp Park Caddesi Quick China'nın yolunu tuttuk. Hafta içi olduğu için gayet tenha bir ortamda istediğimiz masada yerlerimizi aldık.
Quick China müdavimlerinin de bileceği üzere, müşterilerine normal menünün dışında bir de sınırsız menü sunuyorlar. Yani sabit bir fiyat karşılığı, belli saatler içinde o menüden istediğiniz kadar, sınırsız bir şekilde yeyip içebiliyorsunuz. Zaten öncesinde sınırız yiyelim diye konuşmuştuk, gidince de fikrimizi değiştirmedik.


Menüde; çorba, sushi, Çin böreği, Çin salatası, noodle, ana yemek ve tatlı bulunuyor. Yani bunların hepsinden dilediğiniz kadar isteyip yiyebiliyorsunuz.

Normal menülerinde çok daha fazlası olsa bile yine de sınırsız menüdeki sushi çeşidi çok fazla. Biz ortaya 8 çeşit sushi istedik. Tabii ki en fazla sayıda herkes tarafından çok sevilen California Roll'ler gördüğünüz gibi en ön sırada yerlerini aldı. Hemen yanlarındaki onlara çok benzeyen Manhattan Roll'ler de benim önerimdi. California'dan tek farlı yengeç ve karides yerine somon ve levrek olması, bir de üzerilerindeki siyah susamlar.





Sushi açısından çok ekstrem tercihlerde bulunmadığım için hep klasiklerle yetinirdim ama bu sefer ilk defa denediğim yengeçlerin bacakları dışarı sarkan Ebi Ten Crispy Roll, favori sushilerim arasında yerini aldı.



Ama asıl favorim bu görmüş olduğunuz, Super Crunchy Roll. Pişirilmiş ve sıcak bir şekilde servis ediliyor ve de tadı bir harika. Sushiden çekinen, çiğ çiğ nasıl yiyorlar, diyenler için birebir. Pişmiş olduğu için gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz. Hatta ben, ilk defa sushi deneyecek olanlara California Roll'den evvel Super Crunchy Roll'ü tavsiye ederim, gerçekten çok beğeneceksiniz.

Tabii bir de talihsiz seçimlerde bulunmuşuz, adını tam bilmediğim yılan balıklı olanı gibi. Neyse onu da yemeyiveririrz, gibi bir lüksünüz de yok maalesef ki, çünkü masada kalan her sushi başına sizden 4 lira ceza kesiyorlar. Bu nedenle, tüm sushileri bitirmek için hep birlikte epey bir çaba gösterdik ve resmen Çin işkencesi çektik :)




Yine ortaya istediğimiz Çin böreği, noodle ve Çin salatasının eşliğinde ana yemeklerimizi yedik. Dilerseniz et yemeği ya da tavuk yemeği seçebilirsiniz. Ben tercihimi her zamanki gibi tatlı ekşi tavuktan yana kullandım ama bu konuda benim canım Çin lokantamın eline su dökemeyeceklerini hemencecik anladım. Maalesef, ana yemeklerini hiç beğenmedim ama tabağımda bırakırsam bunun için de bir 9 lira ceza kesileceği için mecburen yedim :)



Günün en tatlı kısmı, Zencefilli Profiterol. Dondurma ve meyveyle servis ediliyor ve gerçekten çok güzel. Yanında bir de şarabınızı yudumlarsanız, sizden keyiflisi yok vallahi.

Bu görmüş olduğunuz her şeyden ve daha da fazlasından istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Sınırsız saat aralıkları şubelere göre değişiyor ama genelde 11 ve 5 arası fakat sakın buna aldanıp 11'de gelirim 5'e kadar yavaş yavaş istediğim kadar yerim düşüncesine kapılmayın. Herhangi bir uyarı yapmamalarına ve hiçbir yerde yazmamasına rağmen sınırsız menüden sadece 2 saat yararlanabiliyorsunuz. Yani ne yiyecekseniz, ne kadar çok yiyecekseniz 2 saat içinde en azından siparişinizi vermiş olmanız gerekiyor. Biz bu durumu bilmediğimizden süreyi biraz açtığımız için sizi uyarıyorum sevgili okurlarım, yoksa bir de burada kızarmış ballı muzla gözünüzü şenlendirecektim ama kısmet değilmiş, bir daha ki sefere artık  :)

Neyse tıka basa yedik, içtik, doyduk, sonunda mide problemi bile yaşadık ama hiçbir ceza parası ödemeden günü sonlandırdık. Bu işin raconu da böyle aslında. Sınırsız yiyecekseniz hakkını vermeniz gerekiyor. 
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; sınırsız menünün fiyatı 39 lira sınırsız içecek de alırsanız bir 10 lira daha ödüyorsunuz yani toplam 49 liraya istediğiniz kadar yeyip içiyorsunuz. Her birini tek tek yemeye kalksanız çok daha fazla hesap ödersiniz bu nedenle sınırsız menü çok karlı ve gayet makul. Sushi çeşidi çok fazla olduğu için ve gerçekten güzel olduğu için bir yıldız daha alıyor benden :) Ama ana yemek açısından biraz vasat, başka bir şeyler daha deneyip karar vermek lazım. Unutmadan, Çin böreğinin içine kıyma ya da herhangi bir et konulmaz ama burada yediğim Çin böreğinin de, şimdi neredeyse tüm cafelerin menülerinde bulunan ve kıymalı yapılan sözüm ona Çin böreğinden hiçbir farkı yoktu. Bu açıdan da notum düşüyor.

Quick China'yı benim için bir daha gidilesi yapacak olan, sushileri ve tatlıları olacaktır, tabii bir de sınırsız menünün avantajı :)

Şimdi herkese afiyetler diliyorum, ağzınızın tadı hiç mi hiç bozulmasın...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Gaga Manjero


Mekan ve tadım önerilerime hiç ara vermeden devam ediyorum sevgili okurlarım.
 Gaga Manjero'nun adını ilk olarak Lulu'nun blogunda duydum ve ardından da gidilecek yerler listemin en başına ekledim. 
Lulu sangrialardan bahsetmişti ve bana da içmemi tavsiye etmişti. Ben de hiç vakit kaybetmeden sangria içmek üzere Gaga Manjero'nun yolunu tuttum.
İspanyolların ünlü içkisi olan sangria, aslında meyveli şarap kokteyli. Alkol oranı çok düşük, içimi çok tatlı. İçkiyle pek arası olmayan ve de en fazla içebildiğim içki meyve şarabıyken sangriada da aynı meyve şarabındaki tadı aldım. Hatta sangria  meyvelerle dolu olduğu için meyve şarabından daha da çok severek içtim. Sanırım içine her türlü meyve koyulabiliyor ama mevsime ve elde olan malzemeye göre bu durum değişiklik gösterebiliyor, şansımıza bizim sangrialarımız çilek ve elmayla süslenmişti.
Biz iki kişi olduğumuz için sangrialarımızı kadehte aldık ama eğer kalabalık bir grupsanız sangrialarınızı sürahide de isteyebilirsiniz. 

Gaga Manjero'ya gitmeden önce İspanyol mutfağınadan lezzetler de sunuyorlar mı acaba diye merak ederken ufak çaplı araştırmamızdan sonra menülerinde İspanyol mutfağına ait yemekler olmadığını öğrendik. Eğer öyle olsaydı sangria yanında tapas ve paella iyi gidermiş efendim.
Biz sadece sangria içtiğimiz için yemekleri nasıl bilmiyorum ama geniş bir menüsü olduğunu söyleyebilirim.


Aslında bu mekan, benim neredeyse her gün önünden geçtiğim bir yermiş de haberim yokmuş. Çünkü mekanın dışında bir tabelaları yok. Aslında bu da, kendilerine ne kadar güvendiklerinin bir göstergesi. Dışarıda hiçbir tabela olmamasına rağmen içerisi tıklım tıklım, çoğu masalar dolu, boş olanlar da rezerve. 
Tam olarak yeri de; Tunus Caddesi'nde Flat'ın tam yanı Tint Cafe'nin de hemen karşısı.
Mutlaka gidip sangria içmenizi tavsiye ediyorum.
 Herkese afiyet olsun...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Küçüğe Bir Dondurma


Geçen yıl olduğu gibi bu yılda da okuduğum ilk kitap Tuna Kiremitçi'den oldu. 
Küçüğe Bir Dondurma, epey bir süre önce yayımlanmasına rağmen benim dikkatimi sonradan çekti. Kapak böyle güzel olunca, turuncu turuncu parlayan Tuna Kiremitçi adını görünce, hiç düşünmeden aldım.
Kitap, bir babanın oğluna karşı olan pişmanlığıyla babasına karşı olan özlemini anlatıyor. 
Varlıklı bir ailede babasından pek de ilgi göremeden büyüyen bir adam, kendi oğlunu hayatının bir yerinde terk ediyor. Kendine başka bir kadın ve yeni çocuklarıyla bir yuva kuruyor. Zaman içinde oğlu ünlü bir oyuncu oluyor ve oğluna ait her şeyi böylelikle rahatlıkla takip ediyor. Oğlunun acı çektiğini görüyor. Bir şekilde kafasına dank edip oğluyla iletişime geçmek istiyor ama aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bu pek de kolay olmuyor. Bu sırada babası vefat ediyor. Hayatını taksicilikle idame ettirmeye çalışan fakat aslında bilge bir yazar olan bu adam uzun zaman sonra eline defteri kalemi alıp oğlu için yazıyor. Oğlu ve babası arasında gidip gelerek, anılara yolculuk yaparak kendi çocukluğunu ve babalığını kıyaslıyor. En azından oğlunun bu defteri okuyacağını düşünüyor.  Onu terketmesinde haklı bir neden olduğunu göstermeye çalışarak bir yerde vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. 
Aslına bakarsanız bilindik bir konu. Hem filmlere hem birçok kitaba konu olmuş bir hikaye. Kiremitçi'nin kalemini çok sevememe rağmen açıkçası bu kitabını çok da severek okumadım. Ya konu yüreğime çok dokunmadı ya da bazı kısımlar eksik kaldı. Buna rağmen son sayfalar yüzümde buruk bir tebessüm oluşturmayı başardı. 
Okumak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar diliyorum. 
Hepimize kitap dolu günler...

11 Şubat 2013 Pazartesi

Friends


Bu yazıyı yazmak için kaç aydır bekliyorum. Sanırım haziranın ortalarında başladım Friends'i izlemeye, birkaç gün önce de son bölümünü izleyerek noktaladım diziyi.
İnternetten çılgınlar gibi yabancı dizileri izleyip yayınlanacak yeni bölümünü heyecanla bekleyen insanlardan olmadım hiçbir zaman. Televizyonda bile hiçbir bölümünü kaçırmadan takip ettiğim bir dizi yokken kaldı ki bilgisayarın başına oturup dizi izleyeceğim. Hiç bana göre şeyler değildi bunlar. Ama ta ki Friends ile tanışana kadar...


94 yılında başlayan diziyi neredeyse 20 yıl sonra izlemek de ayrı bir tat veriyor insana. Dizileri eskiyince izlemek gibi bir huyum var zaten. Friends'i de bu kadar geç izlemeye başlamış olsam da, yine  aynı tadı verdi bana.

Yaklaşık 7 ay içinde kimi zaman art arda onlarca bölüm izleyip kimi zaman sadece birkaç bölümle yetinerek kimi zaman da gece uyumadan önce ninni niyetine 10 sezonu yani toplam 236 bölümü aynı istek ve keyifle izledim. Sanırım hayatımda, tüm bölümlerini izlediğim ve bu kadar çok sayıda bölüm izlediğim tek dizi oldu Friends.



New York'ta Central Perk adlı cafede başlayıp yine aynı yerde son bulan bu 6 iyi dostun hikayesini ben çok sevdim. Her bölümünde kahkahalarla güldüm, duygusallıktan gözlerimin dolduğu sahneler de oldu. Hiç bitsin istemedim.


Şimdi, en çok kimi kendime yakın buldum ve benzettim konusuna gelirsek; hepsinde kendimden bir şeyler buldum aslında. Takıntılarım ve düzen tutkum Monica, hayata bakış açım Rachel, fiziksel görünüşüm ise özelikle ilk sezondaki haliyle Phoebe. Erkeklerde ise favorim Ross ama diğerlerini de çok sevdiğimi belirtmeliyim.


Friends aynı zamanda rekorlara doymamış bir dizi. İşte o rekorlar;

  • Dünya ve Amerikan tarihinde en çok izlenen TV komedi dizisidir.
  • Amerika'da sadece final bölümünü 51.1 milyon kişi izlemiştir.
  • 100'den fazla ülkede yayınlanmıştır.
  • Dizinin çekimleri 10 sene sürmüştür.
  • DVD'leri en çok satan televizyon dizisidir.



İlk defa bir dizi yazısı yazıyorum, öyle film ya da tiyatro gibi anlatılmıyor tabii. Hele ki Friends'i anlatmaya kalksam kim bilir kaç satır yazmam gerekir. Zaten bu dizi anlatılmaz izlenir diyerek en klişe şekilde izlemeyen herkese kesinlikle izlemesini tavsiye ediyorum :)


10 Şubat 2013 Pazar

Love


"Kalabalık içinde heyecanla seni ararken bana bakan sevgi dolu gözlerinle karşılaşınca utanıp başımı eğdiğim, sonra yüzüme yerleştirdiğim titreyen gülüşümle sana koşup sarıldığım an hala aklımda.
Tam da burada, garda, aynı buna benzeyen koca kara bir trenin önünde...
Kavuştuğumuz yerde şimdi sıra vedada. 
Gelişin ne kadar mutluluk doluysa gidişin de bir o kadar hüzün yayıyor etrafa. 
Şu kara tren seni bana getirirken onu seviyorum da seni benden götürürken düşman kesiliyorum bir anda...
İçimi bir huzursuzluk kaplıyor trenin sirenini duyunca. 
Ne olur sanki biraz daha sarılsak zamanı durdururcasına...
Kimse görmeden son kez bir öpücük kondur dudaklarıma...
Varınca haber vermeyi unutma.
Ha bir de, ellerimi paltonun cebine sokmuştum ya yolda, çok üşüdü azcık ısınsın demiştim hani, yüreğim ağzımda gizlice bir not bıraktım oraya. Senin aldığın en sevdiğim kalemimle, minik pembe kağıda özene bezene yazdığım iki güzel sözcük. Elini cebine her attığında beni hatırla..."
                                                                            

(Kuşkusuz en değerli tren resmimi yapmış oldum)

8 Şubat 2013 Cuma

Tatlı Bir Kaçamak: Kafes Fırın


Hafta içini tatlıca bitirip hafta sonuna tatlıca merhaba demek için pek tatlı bir öneride bulunmak istiyorum sizlere.
Ankara'ya özgü bir güzellik, Kafes Fırın.
1994 yılında, kendi küçük satış ünitesi ile Ankara’daki kafeler için ev yapımı tatlılar üreterek serüveninin ilk adımlarını atan Kafes Fırın, kısa sürede kendini geliştirerek müdavimlerinin vazgeçilmezi haline gelmiş.

Eskişehir Yolu üzerinde en büyüğü, Gençlik Caddesi'nde sadece ekmek satış noktası ve Filistin Sokak'ta en yenisi olmak üzere üç şubesi bulunuyor.
Bizim bu hafta Filistin Sokak'taki Kafes'e yolumuz düştü ve instagramla güzelleşen fotoğrafta görmüş olduğunuz gibi çilekli tart ve kestaneli pasta yedik. Her ikisi de çok lezzetliydi. Hele ki kestane tutkunları için kocaman olan kestaneli pasta kesinlikle tavsiye edilir.


Tabii ki sadece tatlı çeşitleri bulunmuyor. Çeşit çeşit ekmekler başta olmak üzere, kahvaltılıklar, tuzlular ve hatta kitchen kısmında çorbadan kırmızı ete, salatadan makarnaya her türlü yemek seçeneği konuklara sunuluyor.



Kafes'in sembolü ise, benim çok sevdiğim baykuş. Baykuşu seçmelerinin nedenini, şöyle açıklıyorlar; "Baykuşu sembolümüz olarak seçmemizdeki en büyük etken, baykuşun keskin zeka ve bilgelik kavramlarıyla bağdaştırılmasıdır. Baykuşlar avlanırken gözlerini değil işitme organlarını kullanmalarıyla ünlü hayvanlardır, biz de Kafes Fırın olarak ürünlerimizde sadece görselliğe değil aynı zamanda, koku ve tat özelliklerine de aynı özeni göstermekteyiz."

Hem göze hem de damağa hitap eden bu hoş mekan hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için şuraya bir göz atabilirsiniz. 

 Hafta sonu tatlı bir kaçamak yapmak isterseniz, buyurun Kafes'e.
Tatlı bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle, afiyet olsun...

6 Şubat 2013 Çarşamba

The Bigos

Geçen gün mekan yazıları yazmayı özlediğimden bahsetmiştim. Bahsetmek istediğim yerler hala aklımın bir köşesinde yazıya dökülmeyi bekleyedursun, ben size öncelikle henüz çok yeni yemeklerinin tadına baktığım Bigos'tan bahsedeyim.


Bigos'un adını bu aralar çok duyuyordum ve merak ediyordum, ben de daha fazla vakit kaybetmeden dün akşam yemeğinde bu mekanla tanışmış oldum.

Bigos, Ankara Bahçelievler 7. Cadde'nin sonundan sola dönünce 6. Cadde üzerinde hemen karşınıza çıkıyor. Çok büyük bir yer değil ama anladığım kadarıyla  buranın müdavimi çok fazla. Eğer çok yoğun bir saatte gittiyseniz yer bulmanız birazcık zor.


Genelde benim çok hoşlanmadığım tarzda, hafif loş ve bol gürültülü bir ortama sahip ama bunun yanında çokça içten bir mekan olduğunu düşünüyorum. Ya da ortamda bulunan insanlar nedeniyle bu düşünceye kapıldım. Sloganlarına yaraşır bir şekilde, genelde kalabalık arkadaş grupları vardı mekanda. Benim de en eski arkadaşımla birlikte burayı keşfe çıkmam ayrı bir hoşluk oldu :)


Ve gelelim asıl önemli olan kısma. Ben tercihimi, adını tam olarak hatırlayamadığım parmesanlı tavuktan yana kullandım. İşin içine peynir girince, her yemek benim için güzelleşir ama bu parmesanlı tavuğun tadı gerçekten lezzetliydi ve Bigos'a özel soslarla daha da bir lezzetlendi.
Buranın en güzel yemeği nedir bilmiyorum ama ben seçimimden yana memnun kaldım. 
Tavuk ve et yemeklerinin dışında, dürümler, sandviçler, burgerler, makarnalar, salatalar ve hatta Meksika ve Çin mutfağını da içine alan oldukça geniş bir menüye sahipler.

Dostlarınızla, yakın arkadaşlarınızla güzel vakit geçirip karnınızın da gerçekten doymasını istiyorsanız size Bigos'u tavsiye ederim.
Şimdiden herkese afiyet olsun...
:)

4 Şubat 2013 Pazartesi

Soğuk Bir Berlin Gecesinde Yiyelim İçelim

Biraz garip bir başlık oldu ama bu yazı, hem çok sevdiğim oyunlardan biri olan Soğuk bir Berlin Gecesi hem de Küçük Tiyatro'da oyun izlediğim zamanlarda en uğrak mekanım haline gelmiş olan bir yerle ilgili. 


Soğuk Bir Berlin Gecesi'ni geçen sezonda izlemiş şurada da ballandıra ballandıra anlatmıştım. O yazımda da belirttiğim gibi, oyunu çok fazla beğendiğim için bir kez daha izlemek istiyordum. Şubat soğuğuna yaraşır diye düşünerek geçen hafta sonu soğuk bir Ankara gecesinde soğuk bir Berlin gecesini tekrar izledim. 


Oyun, Almanya'da yaşayan Tarık adında fotoğrafçı bir Türk'ün ve Alman sevgilisi Katrin'in aşkıyla yola çıkıp başka bir ülkede yabancı olmaya, yabancılaşmaya, güven duygusunu yitiren bir adamın kıskançlığının nelere yol açacağına değinerek giderek pis kokmaya başlayarak son buluyor.


Oyunun ana karakterlerine Olcay Kavuzlu ve Fulya Koçak can veriyor. Ben bir Olcay Kavuzlu hayranı olarak ve onun birçok oyununu izlemiş biri olarak bu oyundaki performansının ayakta alkışlanacak kadar başarılı olduğunu düşünüyorum. Fulya Koçak da, özellikle ikinci perdede hayret uyandıracak bir performans sergiliyor. Zaten, her ikisi de bu oyundaki rolleriyle ödüle layık görülmüşler.


Ve tabii ki, tavşan Sigi'yi unutmamak lazım. Bu küçük oyuncak tavşancık neredeyse oyunun tüm sahnelerine dahil edilerek oyuna güzel bir renk katıyor. İnsanın ona beş euro borç veresi gelmiyor değil hani :)


Oyun sonunda alkışı başlatma mutluluğuna bir kez daha eriştiğimi belirtip tüm ekibi bir de buradan tebrik ediyorum.

Ve gelelim yiyelim içelim kısmına. Yine aynı tadı yakaladığım bu iki buçuk saatlik gecenin öncesinde oyunun sahnelendiği Küçük Tiyatro'nun hemen yanı başındaki Mudurnu'da oyun öncesi yemeğimi yedim ve bunu alışkanlık haline getirdiğim halde buradan hiç bahsetmeyerek bu mekana haksızlık ettiğimi düşündüm.



Sevgili Maya'nın eski blogu olan Maya'nın Cicileri'nde bulduğum bu fotoğraf. Ankara Ulus'taki Küçük Tiyatro. Ankara'nın ilk sahnesi olması gibi, hemen yanında Oda Tiyatrosu'nu bulundurması gibi birçok özelliğe sahip olan bu tiyatro hakkında ayrı bir yazı yazmak gerekir ama gelelim asıl konumuza. Gördüğünüz gibi hemen köşedeki yer Mudurnu Lokantası. Tiyatronun konumu nedeniyle etrafında pek yemek yenilecek bir yer yok. Bu nedenle benim gibi birçok tiyatrosever oyun öncesi yemeğini burada yemeyi tercih ediyor. 
Ayrıca en güzel taraflarından birisi de, oyuncuları da buradan yemek yerken görebilir ve yan yana masalarda yemek yiyebilirsiniz. Bu oyun öncesi de sevgili Fulya Koçak iki masa ötemizde arkadaşlarıyla birlikte yemeğini yiyordu. Geçen hafta da oyununu izlediğimiz Hakan Meriçliler ile yan yana masalarda yemeklerimizi yemiştik :)
Başka saatlerde işleri nasıldır bilmeme ama tiyatro öncesi veya sonrası bu küçük mekan tıklım tıklım oluyor.
Farklı farklı yemeklerinin tadına bakmış biri olarak lezzet açısından gerçekten başarılı olduklarını söyleyebilirim.

Mudurnu deyince insanın aklına tavuk geliyor elbette ama ben bu sefer tercihimi Beyti kebabından yana kullandım. Yemek öncesi bir de acılı ezme ikram ediyorlar ki, tadı bir harika.



Yemeğinizi afiyetle yedikten sonra mutlaka bir de künefenin tadına bakmanızı tavsiye ederim. Şerbetli tatlılarla aram olmasa da künefe deyince akan sular duruyor ama tabii güzel yapılmış olmalı ve Mudurnu'nun bu konusunda da başarılı olduğunu söyleyebilirim.


Fiyat açısından da gayet makul olan bu mekanda lezzetin tadına vardıktan sonra birkaç dakika içinde koltuğunuzdaki yerinizi almış olup oyunu izlemeye başlayabilirsiniz.

Küçük Tiyatro'da ya da Oda Tiyatrosu'nda oyun izleyecek olan herkese oyun öncesi Mudurnu'da güzel bir yemek yemesini tavsiye ediyor, afiyetler ve iyi seyirler diliyorum...

Bu arada, mekan yazıları yazmayı özlediğimin de farkına vardım. Bu hafta bu konuya ağırlık veriyim ve sizlere güzel önerilerde bulunayım, ne dersiniz?
:)

2 Şubat 2013 Cumartesi

Instagram ve Ben

Herkese günaydın. Geçenlerde, Instagram kullanmaya başladığımdan söz etmiştim sizlere. Hafta boyunca epey bir zaman geçirdik kendileriyle. Keşfetme aşamasını hızlıca geçip fotoğraf paylaşmaya da başladım. Kullanıcı adımı burada paylaşma konusunda şimdilik kararsız olsam da birkaç fotoğrafımı paylaşabilirim diye düşündüm :)








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...