24 Eylül 2013 Salı

Resim Sergim "Demiryolcu Çocukları"

Herkese merhaba. Uzun zamandır gerek kendi dertlerimden gerekse bitmek tükenmek bilmeyen gezilerimden fırsat bulamadığım için resimlerim blogda kendine yer bulamaz oldu. 

Aslına bakarsanız, birkaç aydır fırçayı hiç elime almadım. Artık İstanbul'da yaşamaya başlayacağım için atölyeden de uzak kalacağımdan hayatımın resim dolu günlerinin bir süreliğine azalacağını düşünerek resimle birbirimizi özleyeceğimize ama sonra tekrar birbirimize kavuşacağımıza söz verip vedalaştığım bir anda güzel bir haber aldım.

Geçen yıl bu zamanlarda başlayan ve yaklaşık on ay süren demir yolu temalı bir katalog çalışmamız olmuştu. Tüm atölye ekibi olarak aylar boyunca trenlerle meşakkatli bir yolculuğa çıkıp dumanlarının kokusunda boğulmuştuk. Çalışma birkaç ay önce bitmiş, seçilen resimler fotoğraflanıp katalogdaki yerini almak üzere sıraya dizilmişti.

İşte bu katalog çalışmasının sonucu olarak sevgili hocamız bu kadar emek verdiğimiz işi bir de sergiyle taçlandırmak istemiş. 

Serginin açılış günü İstanbul'da olacağım için sergi hazırlıkları biter bitmez soluğu Ankara Tren Garı'nda aldım ve sergimi gezdim. 

Demiryolcu Çocukları ismini verdiğimiz sergide katalog çalışması boyunca yaptığım onlarca resimden altı tanesi bulunuyor. Bir kısmını daha önceden burada paylaşmış olabilirim fakat çerçevelenip de panoya asılınca şövalede durduğundan çok daha güzel duruyor tabii :)







Bunlar da hocamızın ve atölye arkadaşlarımın yapmış olduğu birbirinden güzel resimler, hepsi görülmeye değer :)








Siz de TCDD Ankara Garı 1. Peron'da sergilenen resimlerimizi 4 Ekim Cuma gününe kadar gidip gezebilir, trenlerin dumanına karışan boya kokusunu içinize çekebilir ve kara trenlerin arkasındaki renklerin dansını izleyebilirsiniz.

Trenlerin size her zaman sevdiklerinizi ve güzel haberleri getirmesi dileğiyle...

19 Eylül 2013 Perşembe

Kafamda deli sorular...


Kayıtlarımda terk edilmiş bu başlıklı bir taslak buldum. Hatırlıyorum da, şu an söyleneceğim şeylerden çok farklı bir ruh haliyle çok farklı bir konudan bahsedecektim. Ama maalesef konular değişse de aklımı bir dolu şeyin meşgul etme durumu hiç değişmiyor.

Bu yazın, gezme tozma yazılarını henüz bitirmiş değilim. Daha anlatılmayı bekleyen ülkeler, şehirler, sahiller var. Bunlar bir kenarda dursun, daha okuyup çok beğendiğim kitapların ballandıra ballandıra anlatılması var. Diğer bir yanda da, giderek yaklaşan ekimle birlikte izlenecek oyunların, gezilecek sergilerin planları var.

Ama benim, kelimelerimi toplayıp da sıraya dizmeye hiç hevesim yok. Kendi kendime diyorum hep, daha çok zamanım olacak o zaman yazarım, o zaman anlatırım...

Peki, gerçekten çok zamanım olacak mı? Onu da tam bilmiyorum ya, sadece öyle ummakla yetiniyorum...

Bir veda yazısı yazmayı bir gün düşünüp bir gün düşünmediğimden olsa gerek ufak ufak gireyim dedim konuya. Gerçi tam olarak veda sayılmaz benimki. Gün saymaktan pek haz etmesem de az zaman kaldı yeni hayatıma. Yeni hayat! Barındırdığı anlam bir yana, kelimeler bile heyecan kokuyor. Belki mutluluk, belki korku ama basbayağı heyecan...

Bir dolu hazırlıkla ve bir dolu eksik bulmakla geçiyor günler. Tatlı bir telaş var içimdeki kelebeklerde her zaman olduğu gibi. Bugün saçlarımı boyattım mesela, hayatımda ilk defa. Bir yerlere not etmek lazım aslında ama ne parmaklarımın kalem tutmaya mecali var ne de kalemimin kağıtla öpüşmeye...

En büyük mutluluğum unutmak! Ne de güzel bir özelliği var şu beynimizin. Livaneli'nin de dediği gibi aslında unutmak insanlara verilmiş en büyük hediye...

Bir de unutmanın diğer bir yüzü var. Bazen insanı hiç beklemediği anlarda dan diye vuran. Unutmak kadar güzel bir şey belki ama daha acı veren; hatırlamak!

Hatırlamak da değil aslında tam olarak, nasıl denir bilmiyorum ama farkına varmak sanırım. Yani unuttuğumuz kişinin de aynı bizim gibi hayatına devam ediyor olmasını fark etmek. Nesi garip ki bunun. Hatta fazlasıyla olağan. Ama gel de beyne anlat bu durumu. Zavallıcık hala bıraktığımız yerde zannediyor unutulanları...

Başka şeyleri de fark ediyorum bu arada. Mesela aylardır lens kullanmadığımı, özgürce yazamadığımı ama kendime dair şeyler yazmayı çok özlediğimi ve giderek düz yazılarımı şiirselleştirdiğimi. Bu son dediğimin de bir adı vardı aslında ama bakın onu da unuttuğumu fark ettim şu an...

16 Eylül 2013 Pazartesi

Bosna Hersek - Mostar, Poçitel: Mavi ve Yeşil



Mostar için Balkanlar'ın en güzel şehri diye iddialı bir giriş yapsam mübalağa yapmış olmam sanırım. Mavinin ve yeşilin en güzel tonları, harika doğası ve o tarihi dokusuyla adeta ülkenin göz bebeği. Şehir, bu yaz yapmış olduğum gezi maratonu boyunca kendimi en mutlu hissettiğim yerlerin başında geliyor. 

Öncelikle, bu doğa harikası yeri anlatmaya başlamadan en az Mostar kadar güzel başka bir yer; Poçitel'den bahsetmek istiyorum.


Poçitel, ülkenin Hersek bölgesinde yer alan şirin bir Osmanlı köyü. Göğe yükselen minaresiyle, tepedeki kalesiyle, bizim Safranbolu'yu anımsatan evleriyle ve tabii ki yemyeşil doğasıyla insanın hem gözüne hitap ediyor hem de ruhuna.



Arnavut kaldırımlı yollardan geçip kalenin tepesine ulaşmak biraz yorucu olsa da sizi burada bekleyen manzara için gerçekten buna değer. Bosna'nın nazar boncuğu Neretva Nehri, köyün kenarından öyle güzel kıvrılıyor ki, ince beliyle dans eden güzel bir kadın misali.




Tuna alınmasın ama bir nehrin rengi ancak bu kadar güzel olabilir. Resmen turkuaz, resmen güzel, resmen harika, gözlerimi alamadım üzerinden...

UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine de alınan Poçitel, sanırım henüz turistler tarafından çok keşfedilmiş bir yer değil. Turistlerce tıklım tıklım olan yerlerden çok daha güzel olmasına rağmen Poçitel çok daha tenha ve huzur verici. Yine de turistler için hediyelik eşya dükkanları ve burayla özdeşleştirdiğim ufak kese kağıtlarında fazlasıyla lezzetli meyveler satan köylü kadınlar göze çarpıyor.





Poçitel'e hayran kalıp tüm güzel görüntüleri hafızamıza kazıyıp köye dair hatıraları da çantamıza doldurduktan sonra köyle vedalaşarak Mostar'a doğru yolumuza devam ettik.

Size de tavsiyem, Mostar'a gitmeden önce yol üzerindeki bu köye mutlaka uğramalısınız. Duyduğum kadarıyla Dubrovnik'e de birkaç saatlik mesafedeymiş. Dubrovnik tatil planları yapanlar yarım günlerini bu güzel köye ayırarak hem manzaranın tadını çıkarabilir hem de farklı bir ülke topraklarına ayak basma şansına erişebilirler.


Mostar'a doğru yol alırken yine harika doğa manzaraları eşliğinde bir yolculuk gerçekleştirdik. Saraybosna'yı anlatırken dediğim gibi başkentte doğanın güzelliği gölgelenmiş fakat şehirden çıkıp kendinizi yollara atınca gerçek Bosna ile yani mavinin ve yeşilin en güzel tonlarıyla iç içe oluyorsunuz.

Mostar yolu  üzerindeki II. Mehmet Köprüsü'ne de uğramadan geçmeyin derim.



Unutmadan, Mostar yolculuğu sırasında mutlaka Blagay Tekkesi'ne uğrayıp balık yemelisiniz. Saraybosna'da köfte, Mostar'da balık...
Ayrıca Blagay'daki hediyelik eşya fiyatları Mostar'a göre çok daha uygun, bu da aklınızda bulunmuş olsun.



Evet, karnımızı da doyurduktan sonra nihayet en güzel ana ulaşıyoruz.
Mostar, Hersek bölgesinin en büyük şehri. Şehre ismini veren Mostar Köprüsü Neretva'nın üzerinden tüm güzelliğiyle kendisini ziyarete gelen halkı ve turistleri selamlıyor.


Doğa ve tarih hiç bir yerde birbirine bu kadar güzel yakışmamıştır sanırım. Bir yanda tarihe meydan okuyan Mostar Köprüsü bir yanda mavinin en güzel tonlarını barındıran Neretva Nehri. Bu ikili, şehrin kokusunu değiştiren yeşillikleri de peşinden sürükleyince işte ortaya bu harika tablo çıkıyor. Meydana ayak bastığım anda gördüğüm manzara karşısında büyülendim. 


Bu güzelliğin ardında da yine hüzünlü bir hikaye var aslında. Şehir, savaş sırasında büyük zarar görmüş. Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin’in inşa ettiği  köprü Hırvatlar tarafından yıkılmış. Boşnaklar şehrin doğusunda Hırvatlar batısında yaşamaya başlamış, Sırplar ise şehri terk etmiş.
Daha sonra 2004 yılında Türkiye’nin de büyük desteğiyle orijinal malzeme ve dönemin inşa teknolojisiyle yeniden yapılan köprü, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini de almış. Muhteşem doğasıyla da iş birliği yaparak şehrin eski hüznünü ortadan kaldırmayı başarmış.

Mostar, ülkenin en turistik yerlerinden biri. Köprüye doğru giden yol üzerinde sayısız hediyelik eşya dükkanı ve resim sergileri var ve de hepsi turistler tarafından oldukça ilgi görüyor. Esnafın çoğu Türkçe biliyor, en azından anlıyor, herhangi bir anlaşma problemi yaşamıyorsunuz. Ben Mostar'dan magnet, yelpaze ve cüzdan aldım. Özellikle Mostar Köprüsü resimli yelpazeler çok hoş.









Köprünün üzerinden görünen manzara da böyle. Aşağıda nazlı nazlı akan Neretva, dört bir yanda yeşillikler ve harika manzara.



Köprü bu kadar güzel ve ünlü olur da hikayesi olmaz mı hiç. Mostar'ın hikayesi de duyduğuma göre şöyleymiş; Şehrin erkekleri evlenmeden önce eşi olacak kişiye cesaretini kanıtlamak için köprüden atlarmış. Tabii artık bu gelenek uygulanmıyormuş fakat yine turistik amaçlı köprünün ortasındaki demirlerde bir adam bulunuyor ve köprüden geçenlerden para topluyor. Eğer toplanan para belli bir miktara ulaşırsa, ki en az bin lira civarında olması gerekiyormuş, köprüden atlıyor. Para toplanmazsa da paraları geri iade ediyor ve aşağıda heyecanla atlamasını bekleyen insanların heyecanını kursaklarında bırakıyor.  Evet, bizim de heyecanımız kursağımızda kaldı ama Neretva'nın kıyısına oturup ayaklarımı suda serinletmek bana çok daha eğlenceli geldi.


Nehirle bire bir temas edip bir de objektiflere bir dolu poz verdikten sonra istemeye istemeye olsa da geldiğimiz yolu geri dönerek şehirle vedalaştık.


Ben Mostar'ı çok beğendim, çok sevdim. Doğası bir ayrı tarihi bir ayrı okşuyor insanın ruhunu. İnsan ne gözünü ayırabiliyor üzerinden ne de ayaklarını.
Kesinlikle Bosna Hersek'e gelip de Mostar'ı görmemezlik yapmayın, Mostar'ı mutlaka ziyaret edin ve Neretva'nın tadını doyasıya çıkarın.

Böylece Bosna Hersek serüvenini de burada noktalamış oluyorum. Belki Avrupa ülkelerinden çok uzak bir havaya sahip ama sahip olduğu yeşili ve mavisi ülkeye kesinlikle çok daha güzel ve özel bir hava katıyor.
Bize çok yakın olan bu toprakları herkesin gezme fırsatı bulması dileğiyle. Kendinize iyi bakın ve her daim gezmeye devam edin...

15 Eylül 2013 Pazar

Bosna Hersek - Saraybosna


Balkanların en hüzünlü ülkesine hoşgeldiniz. Nedense böyle bir giriş yapmak istedim. Şimdi düşününce şehrin bana hissettirdiği ve aklımda yer eden en büyük duygu koca bir hüzün...

Bosna'ya gelmeden önce aslında bir Balkan turunun içinde olduğumu ne yalan söyleyeyim pek de anlamamıştım. Balkanlar deyince, ilk olarak benim aklıma bize olan yakınlığı geliyor, bizden bir şeyler taşıması, uzak olmaması, yabancı durmaması. Macaristan'ı da sayarsak gezdiğim yedi Balkan ülkesi içinde bana en bizdenmiş izlenimi veren şehirlerin başında Saraybosna geliyor. Diğeri de Makedonya Üsküp, gerçi orada sadece eski şehir kısmında bu duyguyu hissedebiliyorsunuz. Neyse onu yeri gelince anlatırım zaten ama baksanıza şu fotoğrafa, ne farkı var bizim Amasya'dan. Göğe yükselen minare bile bir yakınlık hissi uyandırıyor.


Gelelim hüzün meselenize. Benim tarihle pek aram yoktur hatta itiraf edeyim hiç sevmem. Yeni bir yeri keşfederken anlatılan tarihini biraz kulak ardı eder, gözümün gördüklerine daha çok önem veririm ama söz konusu Saraybosna olunca tarih sayfalarında yer etmiş izleri rehber tarafından dinlemeseniz ya da okumasanız bile şehir yaşanmışlığını gözler önüne seriyor. Ve siz de bu duruma kayıtsız kalamıyorsunuz.

Binanın tepesinde kurşun izleri 

Eski Yugoslavya'nın parçalanmasıyla sonuçlanan savaş zamanı büyük kayıplar vermiş ve acılar yaşamış şehrin binalarında hala o günlerden kalma kurşun izleri duruyor. Bu yapıların bazısı maddi durumlar nedeniyle tamir edilmiyormuş fakat büyük çoğunluğunun hala izler taşımasının nedeni, yaşanan acıları unutturmamak içinmiş.

1992 yılında bağımsızlığını ilan eden ülkede Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar bir arada yaşıyor. Yükselen cami minarelerinin yanında sanırım şehrin en yüksek tepesinde kocaman bir haç var. Zor bir durum olsa gerek ama halk savaşta çok kayıp verdiği için hiçbir şeyin o günler kadar kötü olamayacağına inanmış ve bir şekilde birlikte yaşamayı öğrenmiş.
8 aylık periyotlarla ülke bir etnik grubun lideri tarafından yönetiliyormuş. Yani 24 ay boyunca üç milletin lideri de başa geçip görevini tamamlamış oluyor. Durum böyle olunca ülkenin gelişmesi de pek beklenen bir durum değil tabii. Hatta ülkenin para birimi olan Km bile 1 Euro 1.95 Km olacak şekilde sabitlenmiş.

Gelelim şehirde nereleri görmemiz gerektiğine. Bizim Ankara'nın Ulus'unu anımsatan şehrin merkezinde bulunan Başçarşı, gezilecek yerlerin en başında geliyor sanırım. Şehrin kalbi niteliğindeki bu alanın dört yanı camilerle çevrili. İçerisinde ise, lokantalardan alışveriş dükkanlarına, hanlardan medreselere kadar ne ararsanız var. Şehrin en meşhur caddesi olan Ferhadiye Caddesi de Başçarşı'dan başlayıp Tito Caddesi'ne kadar devam ediyor. Bu caddede bir de Ziraat Bankası var. Para bozdurmak için exchangeler yerine burayı tercih edebilirsiniz. 






Şehrin simgesi haline gelen sebil de Başçarşı'da bulunuyor. Bir de bize anlattıklarına göre ilginç bir inanışı varmış bu sebilin. Sebilin iki tarafında bulunan çeşmelerin bir tarafından su içerseniz bir daha bu şehri ziyaret edeceğinize, eğer iki taraftan da içerseniz buradan biriyle evleneceğinize inanılırmış. Sanırım ben tek taraftan içmiştim, bakalım tekrar gidecek miyim.



Bosna'dan alınacak en güzel hediye meşhur kahvesi olsa gerek. Taze kahve, o kadar güzel kokuyor ki, dükkandan ayrılmak istemedim.



Kendimi sanki kendi ülkemin bir kasabasında geziyor gibi hissettim burada. Tabii halkın Türkçe konuşuyor olması da bu durumda etkili fakat bunun yanından çok fazla Türk turist de var Saraybosna'da.

Başçaşı'yı güzelce gezip altını üstüne getirdikten sonra acıkan karnınızı doyurmak için çok fazla uzağa gitmenize gerek yok. Çarşının içinden buram buram yükselen iştah açıcı kokuların geldiği bir yerde hemen soluğu alabilirsiniz.
Bizim yediğimiz yerin adını maalesef not etmemişim ama çarşının hemen girişinde sol tarafta bir yerdi. Ufak çaplı bir araştırmayla neresi en meşhurmuş onu da bulabilirsiniz. Nerede yenileceğini bilmesem de ne yemeniz gerektiğini gayet iyi biliyorum :) Meşhur börek, yine çok meşhur olan ve cevapi denilen köfte ve yanında yoğurt dedikleri gerçekten yoğurt kadar kıvamlı olan ayran. Hepsi çok lezzetli, Bosna'ya yolunuz düşerse bunları yemeden dönmeyin derim.



Şehri gezdiğim Temmuz ayında hava gerçekten çok sıcaktı. Yemek sonrası biraz serinlemek için çarşı içinde bir tatlıcıda dondurma yedik. Tatlılar pek güvenilir gelmedi gözüme ama fotoğrafını çekmeden de edemedim :)


Başçarşı'da epey bir zaman geçirdikten sonra Başçarşı''nın yakınında bulunan ve görülmesi gereken Latin Köprüsü kenarına geçtik. Bu köprü, 1. Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden olan Franz Ferdinand suikastinin gerçekleştiği köprü.



Burayı da gördükten sonra bir diğer görülmesi gereken yer Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç’in mezarının da bulunduğu şehitlik.


 Şehitliğe giden yürüme yolu çok hoş. Tepeden şehrin güzel doğasına da şahit olabilirsiniz.



Şehirde genelde eski yapılar var, başta da belirttiğim gibi çoğu savaş izlerini taşıyor. Fakat şehir merkezi boyunca modern yapılar da dikkat çekiyor. 
.


Şehirde tramvay ulaşımı epey yaygın. Hatta Avrupa'nın ilk tramvay seferi de Saraybosna'da  yapılmış. Şu an hizmet veren renkli tramvaylar şehrin hüzünlü havasını dağıtmak istercesine tatlı tatlı gülümsüyor caddelerde.


Günü bu şekilde geçirdikten sonra asıl ertesi gün yapacağımız Mostar ve Poçitel yolculuğu için sabırsızlanarak otelimize doğru yol aldık. Atlamadan geçmeyeyim;  Bosna deyince akla gelen ve daha iç açıcı olan bir diğer önemli konu; sanırım yeşillikler içindeki harika doğası fakat başkent Saraybosna'da biraz gizlenmiş gibi duruyor doğa. Doğanın tadını çıkarmak için tercihiniz Mostar ve Poçitel olmalı. Soraybosna insanın yüreğine dokunuyor, çok şey hissettriyor ve mutlaka görülmeli ama itiraf etmeliyim ki ben Bosna'da en çok Mostar'ı beğendim. 

Bu arada, biz Hotel Hollwood'da kaldık. Şehir merkezinden biraz uzak ama hava alanına çok yakın. Türkler tarafından da çok tercih ediliyormuş. Gece şehri gezme gibi bir düşünceniz yoksa ve bizim gibi birkaç gece konaklamayı düşünüyorsanız tercih edebilirsiniz. Biz herhangi bir sorun yaşamadık memnun kaldık diyebilirim.

Saraybosna'dan aklımda kalanlar şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıda Mostar ve Poçitel ile karşınızda olmak dileğiyle...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...