27 Ekim 2013 Pazar

Aşk Hastası


Bayramda dokuz günlük Ankara mutluluğuma sığdırdığım bir diğer oyun da Aşk Hastası idi. Fakat koşuşturmacadan bir türlü fırsat bulup da yazamadım. İstanbul'da blogla ilgilenecek vaktim hiç olmuyor maalesef. Şimdi dört günlük tatilde soluğu yine Ankara'da aldım. Bu sefer koşuşturmadan ziyade dinlenmek ve yazmak üzerine planladım kendimi. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden başlıyorum anlatmaya.

Aşk Hastası aslında geçen sezon prömiyer yapmış bir oyun. Konusu pek ilgimi çekmediği için o zamanlar es geçip izlemeyi hiç düşünmemiştim. Tatilde, belli bir oyun değil de herhangi bir oyun izleyeyim düşüncesiyle bilet bakarken karşıma çıkınca hadi izleyelim diyerek bir anda atlayıverdim. Tabii, kısa bir süre önce oluşan Kenan Işık sempatimin de bu duruma bir katkısı olmuş olabilir.


Oyun, bir tiyatro sahnesinde başlıyor. 1750 yıllarında yaşamış Divan Edebiyatı'nın ünlü şairi Şeyh Glip'in hayatını anlatan oyunda Şeyh Galip'i canlandıran genç bu rolden pek memnun olmamasına rağmen yakın bir zaman önce kendi gibi oyuncu olan kız arkadaşının intihar etmesinden sonra kendini tamamıyla bu karakterle özdeşleştirip sevgilinin intiharındaki sır perdesini Şeyh Galip'in Hüsn-ü Aşk'ıyla aralamaya başlıyor.


Oyuncu, sahnede tek başına oyunu rejisör gibi kendi zihninde sahneleyerek Şeyh Galip'i, onun Hüsn-ü aşkını, kendisini, kendi aşkını ve aşkının intiharını sorguluyor.


Girdiği arayışta, aklından hiç çıkmayan ve bunu her seferinde seyirciye yansıtan, sevgilisinin kendi kalbine ateş ederek hayatına son verdiği sahneyi ve ölmeden önce söylemiş olduğu oyuna dair göndermeleri hatırlayarak oradan oraya savruluyor. 


Bahsettiklerimden anlayacağınız üzere, oyun fazlasıyla edebi, mesnevi ve hatta felsefi bir yapıya sahip. Konuyla paralel bir şekilde dili de epeyce ağır. Benim gibi, bu konuların pek ilgilerini çekmediği insanlar için ise sıkıcı bile olabilir. Ben de oyunun büyük bir bölümünde çok sıkıldım. Çoğu kavramı zihnimde canlandırmakta zorlandım. Fakat, garip bir şekilde oyun beni çok etkiledi. Çok beğendim gibi iddialı bir laf kesinlikle edemem ama özellikle son sahnenin ruhumda bırakmış olduğu o hoş tat nedeniyle olsa gerek oyunu sevdim. Tam intihar sahnesi tüm açıklığıyla tekrarlanırken arkada bangır bangır çalan Cry For The Moon şarkısı belki tezat ama etkileyici bir etki yarattı.


İşlenen konuya dair pek bir bilgim olmadığı için maalesef oyunu çok fazla eleştiremiyorum. Okuduklarıma göre oyunu çok seven ve hiç sevmeyen iki keskin grup oluşmuş. Bense bu iki grubun arasında kalmakla yetineceğim gibi görünüyor. Konuyu bir kenara bırakıp genel olarak oyunu düşününce görsellik açısından epeyce başarılı sayılır. Kostümler, ışıklar, danslar çokça emek kokuyor. Favorim intihar eden kız olmak üzere, oyuncuları da başarılı buldum sayılır ama oyun kesinlikle çok uzun. Bir de eğreti duran sahneler var mesela; o ekrana yansıyan koca hiç, hiç mi hiç bir şey anlayamadım.


Sanırım başta söylemem gerekiyordu ama unutmuşum; oyunun yazarı ve yönetmeni Kenan Işık. Onun mesneviye karşı ilgisini bildiğim için tam bir  Kenan Işık oyunu çıkmış ortaya dedim kendi kendime. Başarılı olmuş ya da olmamış tartışılır ama 18. yüzyılda geçen bir hikaye günümüze ancak bu şekilde uyarlanarak işlenebilirdi diye düşünüyorum. Sırf bu yüzden bile olsa sevgili Kenan Işık'ı ve ekibini tebrik ediyorum.

Herkese mutlaka izleyin diyemiyorum bu sefer ama bu tarz konulara ilginiz varsa mutlaka izleyiniz efendim. Eminim daha çok keyif alacak ve daha iyi eleştireceksiniz. 
Bu sefer aklımdan hiç çıkmayan oyundan bir replikle yazımı noktalıyorum; kalbim neresi?...

16 Ekim 2013 Çarşamba

Yıl dönümleri


Ben bundan tam üç yıl önce bu resmi yaparak yağlı boyaların o renkli ve güzel dünyasına adımımı atmıştım. Bir de hikayesi vardır hatta bu resmin, merak ederseniz şuradan ulaşıp okuyabileceğiniz. 
1 Ekim tarihi de blogumun yıl dönümüydü fakat yoğunluktan kendime bir kutlama yazısı bile yazamadım. Birazcık geç olsa da blogumun da ikinci yaşını buradan kutlamış olayım. 
Daha nice yıllar karşınızda olmak dileğiyle, yazdıklarıma göz veren herkese çok teşekkür ediyorum...
:)


15 Ekim 2013 Salı

Cafe Botanica


Epey zaman önce internette gezinirken rastlamıştım Cafe Botanica'ya. Hem adı çok ilgimi çekmişti hem de fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla insanın yüzünü güldüren hoş atmosferi. Yemekleri de lezzetliymiş diye duyunca hemen ekleyivermiştim gidilecekler listeme. Kış boyunca ha şimdi gideceğiz ha yarın gideceğiz derken bir türlü fırsat bulamamıştım ama bu yaz bir alıştım pir alıştım Cafe Botanica'ya. Öyle çok sevdim ve sevdik ki, adeta bizim mekanımız dediğimiz bir yer olup çıktı kendileri :) 

Bazen hep gittiğim mekanlardan çok sıkılıyorum ve o yeni yerler keşfetme tutkum daha da bir ağır basar hale geliyor. Böyle zamanlarda ilk tercihim çok göz önünde olmayan, herkes tarafından pek keşfedilmemiş yerler oluyor. İşte Botanica tam da böyle bir yer. Tunalı'da cadde kalabalıklığından uzaklaşıp, sokaklarda hafif bir gezintiyle ulaşacağınız, hengameden uzak ama şehrin içinde huzur bulabileceğiniz çok hoş bir mekan. 


Botanica, adından da anlayacağınız üzere yemyeşil bir mekan. Çiçeklerle dolu bahçesi ve hoş dekorasyon detaylarıyla "şehrin ortasında yeşil bir mola" sloganının vurgulamış olduğu huzuru ilk anda müşterilerine hissettiriyor. 

Ben hep yazın gittiğim için her gidişimde yeşillikler içerisindeki güzel bahçesinde oturarak keyifli saatler geçirdim. Fakat iki gün önce gittiğimde artık sonbahar rüzgarları esmesi nedeniyle insanların yavaş yavaş içeride yerlerini almaya başlamış olduklarını farkettim. İçerisinin atmosferinin de en az bahçesi kadar hoş olduğunu söyleyebilirim.

Menüsü çok zengin olmasa da ben her gidişimde damak tadıma hitap eden hoş lezzetler buldum kendime. Yemeklerin lezzeti ve sunumu oldukça güzel. Ayrıca fiyatları da oldukça makul. 
Uzun uzun anlatmayayım, buyurun bakınız :)








Bir dolu yemek fotoğrafı çekmeme rağmen o insana huzur veren ortamın fotoğraflarını pek çekmemişim maalesef. Bu nedenle şuradan mekana dair fotoğraflara, menüye ve merak ettiğiniz diğer şeylere bakmanızı tavsiye ederim.

Bizim çok sevdiğimiz ve artık hem keyifle yemek yiyebileceğimiz hem de rahatça sohbet edebileceğimiz bir yer ararken aklımıza ilk gelen mekan olan Cafe Botanica'yı eminim siz de çok beğeneceksiniz. 
Şu kıymetli tatil günlerinde yeni bir yerler keşfetmek istiyorsanız bu hoş mekanı mutlaka listenize eklemelisiniz. 

 Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki Elizinn Pastanesi'nin bulunduğu sokaktan girince, ilk sağdan dönüp, biraz ilerledikten sonra hemen sol tarafta Botanica sizi bekliyor olacak :) Bence fazla bekletmeyin ve hemen tanışın, kaynaşın kendileriyle. 
Şimdiden afiyetler olsun efendim...

14 Ekim 2013 Pazartesi

Sarı Naciye ile Yeni Sezona ve Ankara'ya Merhaba


Hiç olmadığım kadar içten merhaba demek istiyorum herkese. Kocaman, heyecan ve mutluluk kokan bir merhaba! 
Ben tiyatro yorumlarına böyle başlamazdım aslında. Ama bu sefer farklı. Hem tiyatroyu, hem Ankara'yı hem de doyasıya yazmayı çokça özlediğim için bu sefer farklı. 
İstanbul'da günlerim çok yoğun geçiyor. Bir şeyler yapmaya ya da daha doğrusu yaptığım şeyleri anlatmaya hiç vakit bulamıyorum. Neyse ki Cuma günü güzel şehrimle kavuştuk da birazcık olsun o yoğunluktan uzaklaştırabildim kendimi. Gelir gelmez de soluğu tiyatroda aldım. Aslına bakarsanız geç bile kalmıştım...

Kuğulara alelacele bir göz kırpıp parktan geçiyorum ve hızlı adımlarla Akün'e doğru yürüyorum. Biraz ileride en yakın arkadaşım bekliyor beni. Sıkıca sarılıp ilk hasret giderme ritüelini gerçekleştiriyoruz. Yüzümde kocaman pembe bir gülüş, Ankara'nın beni mutlu eden havası ve cebimizde 13 gün önceden aldığımız biletlerimiz...

Oyunun adı Sarı Naciye, Naciye rolünde Feray Darıcı. Feray Darıcı deyince aklıma gelen Fosforlu ve tereddütsüz oyuna gitmeye karar verme halimiz...

Fosforlu Cevriye'yi ayıla bayıla iki kere izlemiş olmam, arkadaşımın benim izlediğimin iki katı kere izlemiş olması, bu yıl tekrar sahnelenecek olsa bir kez daha koşa koşa gidecek olmamız, benim oyunun konusunu bile okumaya fırsat bulamam nedeniyle Fosforlu Cevriye gibi bir oyun izleyecek olmamı düşünmem ve salona girip sahneyi görmemle birlikte tüm hayallerimin yıkılması...

Biraz kötü ve garip bir giriş yaptım sanırım ama oyun öncesi yaşadıklarımı hissettirmiş olduğumu düşünüyorum. Şimdi daha doğal ve güzel anlatmaya başlayabilirim :)


Sarı Naciye, ilk kez 1972 yılında olmak üzere sayısız tiyatroda, sayısız kere seyirciyle buluşmuş belki de kült diyebileceğimiz bir oyun. Aslında tam bir köy piyesi, tam bir köy hikayesi. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen tekrar sergilenecek kadar değerli olması ise sanırım değindiği insanı neye uğradığını şaşırtan, acıtan, çok içten, çok bizden olan konusu...

Recep Bilginer'in yazdığı oyun, Toroslar'da bir orman köyünde geçiyor. Köklerine ve töreye sıkıca bağlı baba, diğerleri gibi Çukurova'ya inip pamuk tarlalarında çalışmak isteyen oğul, duyguları ve kökleri arasında sıkışıp kalan yayla kızı Naciye ve diğerleri bize hayatı sorgulatmak için sahnedeki yerlerini alıyor. 


Bir tarafta yayladan göç edip kendi yuvasını kurmak isteyen bir çocuğun geleneklerle büyümüş ve töresine bağlı olan babasına karşı gelmesi karşısında arafta sıkışıp kalırken diğer taraftan elçi tarafından duyguların en masumu olan aşkla kandırılan Sarı Naciye'nin haline üzülmekten ve ben onun yerinde olsaydım ne yapardım demekten kendinizi alamıyorsunuz.


Sarı Naciye bir töre hikayesinden çok daha fazlası aslında. Hayallerin, aşkın, gururun, masumiyetin ve inancın töre karşısında dimdik duruşunun hikayesi. 


Oyunun, şimdiye kadar sergilenmiş olanlardan farkı ise sanırım hikayenin biraz mistik bir hava katılarak seyircinin beğenisine sunulması. Dekor, kostümler ve bir dolu dansçı bu durumun en açık göstergeleri. İlk başta garipsediğim kostümler üzerindeki çaputlar aslında bizi bize bağlayan köklerimizin bir simgesi. Yayladan ovaya göç etmek isteyip sürekli babasına karşı çıkan Osman'ın kıyafetinde hiçbir çaput bulunmaması da bana göre gözden kaçmaması gereken önemli bir detay.


Başta da belirttiğim gibi Fosforlu Cevriye tadında bir oyun beklerken bambaşka bir oyunla karşılaştım. Bu nedenden olsa gerek, ilk perdeyi çok endişeli bir şekilde izledim ama ikinci perdenin başlamasıyla kendimi tamamen hikayenin içine bıraktım, son sahnelere doğru göz yaşlarıma engel olamadım. Oyun, kesinlikle etkileyici ve güzel. Muhtemelen sezonun en iddialı oyunlarından biri olacak. Aynı zamanda oyunun yönetmen yardımcılığını yapan, Gülsün karakterini canlandıran ve şimdiye kadar izlediğim her oyununda beni kendine hayran bırakan Deniz Gökçe Kayhan başta olmak üzere fazlasıyla başarılı bir ekip. Dansçılardan Sarı Naciye'yi temsil eden adını bilmediğim sarışın kız oyunun en ses getiren gizli kahramanı olsa gerek, gerçekten etkileyiciydi. Sahnenin bir köşesinde tatlı tatlı oyuna eşlik eden müzisyenlerle, diğer köşede aslında oyunun büyük bir parçası olan dansçılarla hoş bir 2 saat geçirdim. Tek rahatsızlık verici durum, sanki Feray Darıcı'ya baktığımda hala Cevriye'yi görüyor olmamdı. Bambaşka bir hikaye olmasına rağmen birbirine çok yakın roller olduğunu düşünüyorum. Tepkiler, serzenişler, şarkı söyleyişler hep aynı. Belki de bana öyle geldi ama bu ufak eleştirimi yapmadan yazımı sonlandırmak istemedim.


 Müzikal olarak geçmese de müzikal tadında bir oyun. Fakat gülüp eğlendirenlerden değil, hüzünlendirip yüreğe dokunan cinsten. Hikayeyi özellikle uzun uzun anlatmadım, sizin de izlemenizi istedim. Eminim sizi de etkileyecektir. 

Ve son olarak, bu güzel oyunla sezona merhaba dediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Umarım güzel bir sezon bekliyordur hepimizi. Tüm ekibi bir de buradan alkışlıyorum ve hepinize iyi seyirler diliyorum...

5 Ekim 2013 Cumartesi

Bu yeni beni ben sevdim


Biliyorum aslında çok şey var sırada yazılmayı bekleyen. Yarım kalan gezi yazıları, yazın okuduğum kitaplar, ruhuma dokunan birkaç film, yeni keşfettiğim diziler... Aslında hadi artık yazayım diye uğruyorum buraya sonra vazgeçip yine böyle kendimden bahsetmeye başlıyorum. 
İlk hafta geride kaldı. Şöyle dönüp bakınca sanki hem çok hızlı hem de çok yavaş geçti. Tanışma kısmı hızlı, alışma kısmı yavaş. Ben olduğum yere ve buradaki kendime alıştım ve hatta pek de sevdim ama başkalarına karşı temkinliyim. Çevremde beni kahkahalara boğup zamanımın çok keyifli geçmesini sağlayan insanlar da var pek haz etmediklerim de. Ama hiçbir sıkıntım yok. O niye böyle, bu niye şöyle diye düşündüğüm yok. Hayat bana ne sunarsa sadece onu yaşamakla yetiniyorum. Bugünü yaşayarak yarına yürüyorum fütursuzca. Günler o kadar dolu geçiyor ki zaten çoğu zaman hiç aldırmıyorum eskiden o çok aldırdığım şeylere. İyi hissediyorum kendimi, iyiyim diyebiliyorum kendime...
Eylül de çekip gitti bu arada çaktırmadan. Ekimse, sanki aralıkla anlaşmış gibi iki kat daha soğuk geldi. Hele bizim buralar daha da bir soğuk; deniz hırçınlaşmış, rüzgar esmiyor koşuyor adeta. Ben bavuluma özenle yerleştirdiğim elbiseleri, etekleri giyemeyeceğim ve artık çimenlere uzanıp fotoğraf çektiremeyeceğim için üzülürken, sonbahar kışa biraz daha yaklaştığı için halinden memnun. 
Benim için ekimin tek güzel tarafı ise, devlet tiyatrolarının aylarca kapalı duran perdelerini açması. İstanbul'da şehre uzak olduğum için hiç bakmadım 1 Ekim biletlerine ama Ankara'da olsam on üç gün önceden biletimi alıp akşam saat sekizde de koltuğumdaki yerimi almış olurdum hemen. Neyse artık bu sezon 13 Ekim'de açacağım sezonu, yine Ankara'da, yine en çok sevdiğim arkadaşımla...
Yeni aya da bir göz kırptığıma göre yazımı noktalayabilirim. Ama son olarak bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Odam denizi görmüyor diye biraz üzülmüştüm ama harika bir gün batımı manzarasına sahip olduğunu keşfedince tüm üzüntüm geçti tabii bunda sınıfımın pencerelerinin denize açılıyor olması da etkili olmuş olabilir. Dersten sıkılınca ara ara gözüm dalıyor dalgalara, ne mi düşünüyorum o anlarda, tabii ki bu yeni beni sevdiğimi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...