14 Ekim 2013 Pazartesi

Sarı Naciye ile Yeni Sezona ve Ankara'ya Merhaba


Hiç olmadığım kadar içten merhaba demek istiyorum herkese. Kocaman, heyecan ve mutluluk kokan bir merhaba! 
Ben tiyatro yorumlarına böyle başlamazdım aslında. Ama bu sefer farklı. Hem tiyatroyu, hem Ankara'yı hem de doyasıya yazmayı çokça özlediğim için bu sefer farklı. 
İstanbul'da günlerim çok yoğun geçiyor. Bir şeyler yapmaya ya da daha doğrusu yaptığım şeyleri anlatmaya hiç vakit bulamıyorum. Neyse ki Cuma günü güzel şehrimle kavuştuk da birazcık olsun o yoğunluktan uzaklaştırabildim kendimi. Gelir gelmez de soluğu tiyatroda aldım. Aslına bakarsanız geç bile kalmıştım...

Kuğulara alelacele bir göz kırpıp parktan geçiyorum ve hızlı adımlarla Akün'e doğru yürüyorum. Biraz ileride en yakın arkadaşım bekliyor beni. Sıkıca sarılıp ilk hasret giderme ritüelini gerçekleştiriyoruz. Yüzümde kocaman pembe bir gülüş, Ankara'nın beni mutlu eden havası ve cebimizde 13 gün önceden aldığımız biletlerimiz...

Oyunun adı Sarı Naciye, Naciye rolünde Feray Darıcı. Feray Darıcı deyince aklıma gelen Fosforlu ve tereddütsüz oyuna gitmeye karar verme halimiz...

Fosforlu Cevriye'yi ayıla bayıla iki kere izlemiş olmam, arkadaşımın benim izlediğimin iki katı kere izlemiş olması, bu yıl tekrar sahnelenecek olsa bir kez daha koşa koşa gidecek olmamız, benim oyunun konusunu bile okumaya fırsat bulamam nedeniyle Fosforlu Cevriye gibi bir oyun izleyecek olmamı düşünmem ve salona girip sahneyi görmemle birlikte tüm hayallerimin yıkılması...

Biraz kötü ve garip bir giriş yaptım sanırım ama oyun öncesi yaşadıklarımı hissettirmiş olduğumu düşünüyorum. Şimdi daha doğal ve güzel anlatmaya başlayabilirim :)


Sarı Naciye, ilk kez 1972 yılında olmak üzere sayısız tiyatroda, sayısız kere seyirciyle buluşmuş belki de kült diyebileceğimiz bir oyun. Aslında tam bir köy piyesi, tam bir köy hikayesi. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen tekrar sergilenecek kadar değerli olması ise sanırım değindiği insanı neye uğradığını şaşırtan, acıtan, çok içten, çok bizden olan konusu...

Recep Bilginer'in yazdığı oyun, Toroslar'da bir orman köyünde geçiyor. Köklerine ve töreye sıkıca bağlı baba, diğerleri gibi Çukurova'ya inip pamuk tarlalarında çalışmak isteyen oğul, duyguları ve kökleri arasında sıkışıp kalan yayla kızı Naciye ve diğerleri bize hayatı sorgulatmak için sahnedeki yerlerini alıyor. 


Bir tarafta yayladan göç edip kendi yuvasını kurmak isteyen bir çocuğun geleneklerle büyümüş ve töresine bağlı olan babasına karşı gelmesi karşısında arafta sıkışıp kalırken diğer taraftan elçi tarafından duyguların en masumu olan aşkla kandırılan Sarı Naciye'nin haline üzülmekten ve ben onun yerinde olsaydım ne yapardım demekten kendinizi alamıyorsunuz.


Sarı Naciye bir töre hikayesinden çok daha fazlası aslında. Hayallerin, aşkın, gururun, masumiyetin ve inancın töre karşısında dimdik duruşunun hikayesi. 


Oyunun, şimdiye kadar sergilenmiş olanlardan farkı ise sanırım hikayenin biraz mistik bir hava katılarak seyircinin beğenisine sunulması. Dekor, kostümler ve bir dolu dansçı bu durumun en açık göstergeleri. İlk başta garipsediğim kostümler üzerindeki çaputlar aslında bizi bize bağlayan köklerimizin bir simgesi. Yayladan ovaya göç etmek isteyip sürekli babasına karşı çıkan Osman'ın kıyafetinde hiçbir çaput bulunmaması da bana göre gözden kaçmaması gereken önemli bir detay.


Başta da belirttiğim gibi Fosforlu Cevriye tadında bir oyun beklerken bambaşka bir oyunla karşılaştım. Bu nedenden olsa gerek, ilk perdeyi çok endişeli bir şekilde izledim ama ikinci perdenin başlamasıyla kendimi tamamen hikayenin içine bıraktım, son sahnelere doğru göz yaşlarıma engel olamadım. Oyun, kesinlikle etkileyici ve güzel. Muhtemelen sezonun en iddialı oyunlarından biri olacak. Aynı zamanda oyunun yönetmen yardımcılığını yapan, Gülsün karakterini canlandıran ve şimdiye kadar izlediğim her oyununda beni kendine hayran bırakan Deniz Gökçe Kayhan başta olmak üzere fazlasıyla başarılı bir ekip. Dansçılardan Sarı Naciye'yi temsil eden adını bilmediğim sarışın kız oyunun en ses getiren gizli kahramanı olsa gerek, gerçekten etkileyiciydi. Sahnenin bir köşesinde tatlı tatlı oyuna eşlik eden müzisyenlerle, diğer köşede aslında oyunun büyük bir parçası olan dansçılarla hoş bir 2 saat geçirdim. Tek rahatsızlık verici durum, sanki Feray Darıcı'ya baktığımda hala Cevriye'yi görüyor olmamdı. Bambaşka bir hikaye olmasına rağmen birbirine çok yakın roller olduğunu düşünüyorum. Tepkiler, serzenişler, şarkı söyleyişler hep aynı. Belki de bana öyle geldi ama bu ufak eleştirimi yapmadan yazımı sonlandırmak istemedim.


 Müzikal olarak geçmese de müzikal tadında bir oyun. Fakat gülüp eğlendirenlerden değil, hüzünlendirip yüreğe dokunan cinsten. Hikayeyi özellikle uzun uzun anlatmadım, sizin de izlemenizi istedim. Eminim sizi de etkileyecektir. 

Ve son olarak, bu güzel oyunla sezona merhaba dediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Umarım güzel bir sezon bekliyordur hepimizi. Tüm ekibi bir de buradan alkışlıyorum ve hepinize iyi seyirler diliyorum...

4 yorum:

  1. canım öncelikle hoşgelmişsin Ankara'ya. Bu sezonu ikimizde aynı oyunla açmışız. Ben de oyunun ikinci bölümünü daha çok sevdim. Konuyu öğrenmeden bilet almıştım nedense beklentim müzikal olmasıydı:( Şimdi yazını okuyunca kostümlerdeki çaputların anlamını anladım. Güzel bir yazı olmuş, oyunu izlememe rağmen yazından da yeni şeyler öğrendim:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoşbulduk Lulucum :) Ne güzel bir tesadüf olmuş aynı oyunla sezona merhaba dememiz, umarım tiyatro adına güzel bir sezon geçiririz :) Bu hoş yorum için çok teşekkür ediyorum, mutlu ettiniz yine beni fazlasıyla :)

      Sil
  2. Salı gecesi izleyeceğim, bakalım ben de ne gibi duygular oluşacak. Anlaşılan mendille gitmem gerek :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım beğenirsiniz, iyi seyirler :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...