6 Kasım 2013 Çarşamba

2013 Yazında Elimden Düşmeyenler ve Diğerleri

Bu yazıyı hiç böyle planlamamıştım. Muhtemelen tatilden döndüğüm eylülün ilk haftası yaz boyu okuduğum kitapları paylaşacak, içlerinden çok sevdiklerimi, çok etkisinde kaldıklarımı ballandıra ballandıra anlatacaktım. Belki de henüz tatile çıkmayanlar not edecekti bu kitapları. Sonra da büyük bir iştahla okuyacaklardı aynı benim gibi...
Şimdi takvime bakıyorum bırakın eylülü, ekim bile tasını tarağını toplayıp gitmiş, hatta kasım sahneye çıkalı altı gün olmuş ama ben hala bir fırsat bulup da yazamamışım yazdan kalan kitaplarımı.

Diğer bir konu da, ki daha bir içler acısı olan, artık eskisi kadar çok kitap okuyamıyor olmam. Nerede o ayda dört beş kitap okuduğum günler. Şimdi ay boyunca bir kitap bitirirsem mutlu hisseder oldum kendimi. Gelin siz düşünün halimi.


Pek hoş bir giriş olmadı ama daha fazla uzatmadan anlatayım artık şu kitapları :)


İlk kitap, Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın'dan Yorgun Anılar Zamanı. Yazarı daha önce hiç okumadığım halde adından çok etkilenip almıştım bu kitabı. Tam da anılarımın fazlasıyla yorgun olduğu bir dönemdeydim. Sonra öyle iyi geldi ki bana, bir kadın gözünden kadın karakterlerle anılara yolculuk eden birbirinden güzel öyküler, bir solukta okuyuverdim. Kitap bittiğinde de ben de dedim kendi kendime; yine anılarımı yoruyorum hiç bıkmadan...


İlk kez bir Faik Baysal kitabı okudum. Aslında onun Sraduvan'ı ve Rezil Dünya'sı Elleri Sesinin Rengindeydi'den daha çok ilgimi çeken kitapları olmasına rağmen beş uzun öyküden oluşan bu kitabını da sevdim. Hikayelerin hepsi aynı akıcılıkta ve ilgi çekici seviyede olmasa da hepsine hakim olan derin bir hüzün var. Öykülerin değindiği ortak nokta ise, değişen dünyada artık daha da bir artmaya başlayan duyarsızlık. Dokunaklı ve ürpertici bir kitap. Hüzünlü olmadığınız bir dönemde mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 


Hiç kuşkusuz bu yazın favori kitabı benim için Kardeşimin Hikayesi oldu. Sanırım sadece benim için değil birçok kişi için de durum aynı. Kitabı okuyup da beğenmeyen bir kişi bile duyamadım henüz. Ben uzun zamandır bir kitabı böyle güzel okumamıştım. Hiç bitmesin istedim ama üç dört gün içerisinde bitiriverdim. Nasıl güzel bir hikayeydi öyle. Tadı hala damağımda. Olayların gelişimini az biraz tahmin ediyordum ama bu kadarı beni bile şaşırttı. Hikaye çok güzel kurgulanmış, Livaneli o güzel dilini de öyle güzel adapte etmiş ki hikayeye; hiç sıkmadan, bunaltmadan, meraktan içiniz içinizi kemire kemire akıyor hikaye. Tüm yakınlarıma tavsiye ettim. Siz de henüz okumadıysanız bu edebiyat şöleninden daha fazla mahrum bırakmayın kendinizi ve hemen okuyunuz derim...


Deniz Kavukçuoğlu'nun Kedi Gülüşü kitabına başlayıp kedileri çok sevdiğim halde çok sıkılıp kitabı yarıda bırakmıştım. Tabii o kitabın tarzı çok farklıydı. Bu sefer öyküleriyle bir şans verdim yazara. Öyle konusuna hiç göz gezdirmeden, adını görünce atladım hemen. Bir kız ilk aşk acısını çekiyor, babasına sarılmış "canım acıyor baba" diye ağlıyor diye düşündüm. Biraz da kendime benzettim. Hatta kitabı bitirdikten sonra Instagram'a koyup altına yazacağım yorum bile belliydi; merak etme baba geçti, diyecektim ama ne ben bu yorumu yapabildim ne de hikaye düşündüğüm kadar masum çıktı. Canım Acıyor Baba, kısa kısa kadın odaklı hikayelerden oluşan bir öykü kitabı. Kitaba ismini veren öykü belki de içlerinde insanın yüreğini en çok parçalayanı. Tam bir Dolores Claiborne hikayesi, fazlaca rahatsız edici. Aslında hikayeler çok büyük bir gözlem yeteneğiyle yazılmış ve belki de çok fazla gerçeklik payı taşıyor ama bana göre gereğinden fazla cinsellik içeriyor, doz fazla kaçmış, tadında bırakılmamış. Her öykünün ana düşüncesi cinsellik üzerine kurulu. Bu durum beni çok rahatsız etti ve okumaktan hiç keyif almadım. Okunulması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum ama tercih her zamanki gibi size kalmış sevgili okurlar...


Yaz, bu dört kitapla geride kaldı ama tatil dönüşü kıştan beri yaklaşık yedi sekiz ay boyunca başucumda duran ve yavaş yavaş okuduğum Buket Uzuner'in İstanbullular'ını da bitirdim. Kitap tam 519 sayfaydı ama sadece Atatürk Havalimanı'nda geçen üç dört saatlik bir süreyi anlatıyordu. Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan biraz farklıydı. Hepsi birbirinden farklı on beş kişilik kocaman karakter yapısıyla İstanbul'un her insanına ait kesitlere sahip harika bir hikaye. Buket Uzuner'in her kelimesinden anlaşılan engin İstanbul bilgisi ve sevgisi öyle güzel şekillenmiş ki İstanbullular ile. Kitabı okuduğunuz zaman hem İstanbul'a dokunuyorsunuz hem de onun her yapıdan, her kültürden, Türkiye'nin onlarca farklı yerinden oluşan insanlarına. Biraz sündüre sündüre okumuş olsam da çok beğendim. Yeni bir İstanbullu olarak hepinize tavsiye ederim.


Yaklaşık birkaç gün önce bitirdim Olduğu Kadar Güzeldik'i. Böylece İstanbul'da okuyup bitirdiğim ilk kitap olarak tarihin tozlu sayfalarında da yerini almış oldu kendileri. İstanbul'daki ilk kitabımın adının bu olması biraz manidar oldu ama hiç değinmeden hemen kitaba geri dönelim :) Ya ben bilmiyordum ya da düşündüğüm gibi son zamanlarda pek bir meşhur oldu Mahir Ünsal Eriş. Ben ilk defa bu kitabıyla tanıdım kendisini ama kitabı okuyunca iyi ki de tanımışım dedim. Kitaptaki öykülerin hepsi birbirinden sıcak, hepsi birbirinden cana yakın. Dilini, anlatımını, kurgusunu çok sevdim. En çok da Benim Adım Feridun'u beğendim. İlerleyen zamanlarda diğer kitaplarını edinmeyi ve keyifle okumayı düşünüyorum. Siz de henüz tanışmadıysanız Olduğu Kadar Güzeldik'le yazara bir merhaba diyebilirsiniz. 

Kısa kısa yazmış olsam kitap yorumu yazmayı çok çok özlediğimi farkettim. Bir daha bu kadar bekletmemek ve daha çok okumak dileğiyle herkese bol okumalı günler diliyorum...


2 yorum:

  1. gretamm ya kitapların heeepsini merak ettim :)

    ayrıca şu milkanın yeni çikolatasını çok merak ediyorum :)

    YanıtlaSil
  2. Ben çikolatayı beğendim canım, onu da tavsiye ederim kitaplar gibi :)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...