27 Kasım 2013 Çarşamba

Para


Geçen hafta sonu yine Ankara'daydım ve yine bu fırsatı kaçırmayıp tiyatronun yolunu tuttum. Para; Necip Fazıl'ın 1941 yılında kaleme aldığı, birçok kez farklı tiyatrolar tarafından sahnelenen ve bu sezonda da Ankara Devlet Tiyatrosu ile birlikte seyircilerle buluşan, belki de tiyatro tarihi açısından kendine önemli bir yer edinmiş oyun. Yani, oyun epey eski, konu güzel, oyuncular da Ankara Devlet Tiyatrosu'nun en sevdiğim oyuncuları olunca  pek bir hevesli şekilde aldım sahnenin karşısındaki yerimi. Fakat sonra perde açılıp, oyun başlayıp, zaman ilerledikçe tüm hevesim kursağımda kaldı.


Bu sezon Devlet Tiyatrolarında nedenini çözemediğim bir tutukluk var. Prömiyer yapan oyunların çoğu konu itibariyle birbirine benzer. Bir diğer ortak özellikleri de çoğunun Türk klasiklerinden olması. Her sezon belli sayıda bu tarz oyunların sergilenmesinin gerekli olduğunu biliyorum fakat sanki bu yılki oyunlar biraz fazla zorlama olmuş gibi. Belki bana böyle geliyordur ama oyunların yavanlığını açıklamak için ben bundan başka bir neden bulamıyorum.


Oyuna dönecek olursak, oyun belki de insanlık tarihin en büyük zaaflarından biri olan paranın bin bir türlü  yüzünü seyirciye sergiliyor. Hikaye, adının ne olduğunun önemi olmayan bir bankada geçiyor, karakterin de bu banka gibi herhangi bir adı yok. Çünkü, günümüzde de olduğu gibi insanın parayla olan ilişkisi spesifikleştirilemeyecek kadar geniş bir anlam ifade ediyor. İsimsiz ana karakter, bankanın kalantor patronu. Ailesi ve çalışanları gibi o da kağıt parçasının adeta bir kuklası ama diğerlerinden farkı, zamanla içinde bulundukları bu acı durumu fark ediyor olması.


Oyun ilerledikçe, paranın insana ne gibi şeyler yaptırabileceğini, tüm değerleri hiçe sayabileceğini ve hatta insanların para nedeniyle en yakınlarını bile tanımaz hale gelebileceklerini hayretler içerisinde izliyorsunuz.


Yani aslına bakarsanız, konu çok bizden olup da yüzleşmekten çekindiğimiz bir konu. Ayrıca 70 yıl önce yazılmasına rağmen hala güncelliğini koruyor olması da ayrıca takdiri hak ediyor. Fakat, oyuncuların arasındaki diyaloglar o kadar uzun, konu o kadar ağır ilerliyor ve oyunun geneli o kadar düşük tempoda ki ilginizin dağılmaması ve sıkılmamanız için epey çaba harcamanız gerekiyor. Son zamanlarda izlediğim oyunların hiçbirinde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum.


Özellikle ilk perde gözlerimi açık tutmak için epey uğraştım ama neyse ki ikinci perdede tempo az da olsa yükseldi de oyun biraz olsun toparlanmış oldu. Sevgili Mesut Turan'ın muhteşem performansına da haksızlık etmek doğru olmaz, gerçekten çok başarılıydı. Neredeyse oyunu tek başına götürüyor desem mübalağa yapmış olmam sanırım.


Konu güzeldi, Mesut Turan da bizi kendine hayran bıraktı, sonu da baya bir etkileyiciydi ama sonuç olarak ne yazık ki oyunu beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Tercih yine size kalmış ama yeni sezon oyunları yerine öncelikli olarak eski sezonların oyunlarını tercih etmenizi öneririm. 
Herkese iyi seyirler...

3 yorum:

  1. sen ankarada değil misin artık ya.

    benim de tiyatrom geldi çok.
    istanbulda bağımsız tiyatroları izleyip yazıcam ben de.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaz, ben de okurum sonra da beğendiklerimi not alıp gider izlerim :)

      Sil
  2. Nereye'yi izle bir daha fırsat bulduğunda.
    Bayıldım oyuna. Bayıldım.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...