31 Aralık 2013 Salı

Hoşgeldin 2014!


2013'e hoşçakal demeye vaktim olmadığı için 2014'e hoşgeldin diyorum. Ama geçmiş yılın arkasından konuşmazsam da olmaz. Kısa kısa değinmeden geçemeyeceğim. 
2013'ü tek bir kelimeyle özetlemem istenirse herhalde Gökkuşağı derdim onun için. Gerçekten bir gökkuşağı kadar güzel ve renkliydi benim için ama bir o kadar da gökkuşağının ortaya çıkmasını sağlayan yağmurlar gibi bol göz yaşlı ve hüzünlü.
Hiç beklemediğim bir anda hayatımda en değer verdiğim insanla yollarımız ayrıldı. Hayal kırıklığının en uç noktasında dolandım epeyce bir süre. Ama hepsi geçti. Unutmadım ama kabullendim ve şu an yaşadığım hiç bir şeyden pişmanlık duymuyorum. Mutlulukla hatırlıyorum yaşanan güzellikleri...
Üniversiteden mezun oldum. Garip bir heyecan ve sevinç...
Mezuniyetin ardından master serüvenimin başlaması ve merhaba Boğaziçi, merhaba İstanbul!
Bir yıl önce bugün, seneye İstanbul'da yaşayacaksın bir de Boğaziçi'nde master yapacaksın deseler güler geçerdim ama şu an bu noktadayım. Aileme çok bağlı olan benin, sanırım şu yaşına kadar verdiği en radikal karardı bu başka şehirde yaşama durumu. Bu yüzden de ayrı bir özel 2013 benim için.
Bunlar geride kalan yılın en unutulmaz anlarıydı ama bir dolu ülke gezmem, tadı damağımda kalan tatiller yapmam, yeni yeni yerler keşfetmem ve yeni dostluklar edinmem de 2013'ün diğer güzelliklerinden...
Ben 2013'te çok üzüldüm, çok ağladım ama çok eğlenip çok da mutlu oldum. Ama her şeyden önce ben 2013'te büyüdüm...
2014'ten dileğim sağlıklı, mutlu, başarılı ve huzur dolu bir yıl geçirmek. Bu yılın kelimesi gökkuşağı değil sadece güneş olsun...
Herkesin yeni yılı kutlu olsun!

27 Aralık 2013 Cuma

Son Çıkan Işığı Söndürsün


Yılın son oyunuyla karşınızdayım. Prömiyer biletleri hemen tükendiği için ve anca iki gün sonraya bilet bulabildiğim için, oyunla ilgili beklentilerim çok yüksekti. Yine konusunu bilmiyordum fakat keyif alabileceğim bir oyun olacağını tahmin ediyordum.

Oyun, yıkık dökük bir evde açılmayı bekleyen koliler arasında sıkışıp kalan evin kızı ve hizmetçisinin kendi aralarında konuşmalarıyla başlıyor. Bu konuşmalardan anladığımız kadarıyla, bu aile son yıllarını hep taşınmakla geçirmekte ve kendilerini hiçbir zaman hiçbir bir yere ait hissedememektedir.


Ailenin babası genel müdürlükten kovulma seviyesine gelmiş, anne ailesini terk edip gitmiş, yıllar önce evden ayrılan evin oğlu ansızın çıka gelmiş, evlilik planları yapan evin kızının sabırları son raddeye gelmiş, evin hizmetçisi ise çoktan başka alemlere geçmiş...


Zaten bu açılmayı bekleyen eşyalar da onlara ait değilmiş. Taşınma sırasında bir karışıklık olmuş. Olsun ama, ne olurmuş sanki bu eşyalarla yaşamaya başlasalar, insanoğlu nelere nelere alışıyormuş, buna mı alışamayacakmış?


Aslında bu ev de onlara ait olmayabilir, hatta böyle bir aile bile olmayabilir. Yaşanan her şey bir hayal ya da gerçeğin ta kendisi olabilir.


Oyunun taşıdığı derin anlamın pek de farkına varmadan ilk perdeyi çok keyifli şekilde izledim. Fakat  tabii yine olayı çözmek için bin bir soru işareti dolanıyordu zihnimde.
 Evin babası çok başarılıydı ama benim favorim evin hizmetçisi oldu. O kadar tatlıydı ki kahkahalarla güldüm tüm hareketlerine. 
Sonra ikinci perde başladı ve oyun bir anda bitti. Ne olduğunu anlayamadım. Sonu seyirciye bırakılan filmler gibiydi. Oyunun adına yakışır bir sona bağlandı hikaye ama çok zoraki ve ansızın. Bu kötü sonla ilk perdenin tüm güzelliği de uçup gitti. 
Oyunun ne anlatmak istediğini gerçekten anlayamadım. Günümüzde insanların birbirine ne kadar yabancılaştığını anlatmak istiyor gibi geldi bana ama yine çok zoraki bir anlam.
Devlet tiyatrolarının bu huyunu hiç sevmiyorum işte. Her oyun zorlama mesaj kaygısı taşıyor. Çoğu oyun bu konuda hakkını veriyor, saygı da duyuyorum fakat biraz da sadece kafa dağıtmak için oyunlar sahnelensin artık. Bu konuda özel tiyatroları taktir ediyorum doğrusu.

Anlayacağınız üzere, bu sezonun diğer oyunlarında olduğu gibi Son Çıkan Işığı Söndürsün'ü de maalesef beğenmedim. Ne oluyor bu Ankara Dt'ye, nazar mı değdi diyeceğim ama çok iyimser davranmış olurum herhalde.

Neyse sevgili okurlar, kendime tiyatroya olan tutkumu kaybetmememi, sizlere de mutlu bir hafta sonu diliyorum...

25 Aralık 2013 Çarşamba

Sırbistan - Belgrad

Şu an Ocak ayında beni bekleyen upuzun sömestr tatilim için yurt dışı tatil planları yapmaktayım. Neredeyse bakmadığım tur kalmadı ama ben hala istediğim gibi bir şeyler bulabilmiş değilim. Neyse. Ben yine, yeni yerleri keşfetme tutkumun tavan yaptığı bir döneme girmişken ve 2013 ile vedalaşmamıza sayılı günler kalmışken bu yaz gezdiğim ama yazmaya fırsat bulamadığım şehirleri yazmaya koyulayım dedim. Hem, belki benim gibi arayışta olanlara da bir nebze olsun yararım dokunmuş olur :)

Bu yaz Bosna Hersek'ten sonraki durağım Sırbistan'ın başkenti Belgrad idi. Belgrad yani beyaz şehir, ülkenin başkenti olmasının yanında aynı zamanda ülkenin en büyük şehri. Zamanında eski Yugoslavya'ya da başkentlik yapmış. Bosna Hersek'ten sonra çok Avrupai geldi benim gözüme. Diğer Balkan ülkeleri gibi değil. Daha az acı çekmiş ve bu acılarını da çoktan unutmuş izlenimi veriyor insana.


Şehir, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği bölgede yer alıyor. Bu iki nehrin en seyirlik yeri ise Belgrad Kalesi.



Kalenin bulunduğu bölgede Kalemegdan adı verilen yerde ise şehrin en popüler simgesi haline gelmiş Pobednik Anıtı bulunuyor. Anıt, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın anısına Sırbistan Krallığı tarafından dikilmiş ve turistler tarafından da oldukça ilgi görüyor.


Görülmesi gereken bir diğer şehir simgesi ise, St. Sava Klisesi.


Daha önce hiç gezmediğim bir şehri gezerken böyle çok popüler olmuş ve mutlaka görülmesi gereken yerlerden ziyade şehrin sokaklarında fütursuzca dolaşıp hoşuma giden yerleri fotoğraflamayı daha çok seviyorum daha önce de dile getirdiğim gibi :)






Beni mutlu eden bu şehir turumun ardından soluğu hemen bir restoranda aldık. Sırbistan'a ait özel bir yemek var mı bilmiyorum ama biz yemek için Savamala'yı tercih ettik ve gayet bilindik tatları deneyerek bu mekandan oldukça memnun kaldık. 


Yemeğin ardından Blegrad'ın İstiklal Caddesi olarak bilinen Khez Mihailova Caddesi'ne geçtik. Belgrad'ın kalbi bu caddede atıyor desem abartmış olmam sanırım. Trafiğe kapalı cadde boyunca tatlı tatlı hediyelik eşya dükkanları, hoş cafeler ve restoranlar yer alıyor. Cadde, şehrin sakinleri, turistler ve sokak sanatçılarıyla daha da bir cıvıl cıvıl hale geliyor. Eğer kale civarından hediyelik eşya almadıysanız alışverişinizi buradan yapabilirsiniz. Yeri gelmişken ülkenin para birimi Sırp Dinarı ve benim ülkeyi gezdiğim Temmuz ayında 1 Euro 113 Dinar idi. Diğer Balkan ülkelerine göre hediyelik eşyalar daha pahalı. Fakat, gerçekten paranızı değeceği çok hoş şeyler var. Şu an bizim buzdolabımızı süsleyen en güzel magnetler de Belgrad'dan. :)








Caddeyi boydan boya gezdikten sonra gözümüze en hoş gelen cafeye geçip güzelce bir dondurma keyfi yapalım dedik ama ben burada hayatımda yediğim en kötü dondurmayı yedim. Herkes meyveli dondurmalarıyla serinlerken ben çikolatalı dondurma adı altında resmen tatsız tuzsuz kakao yemek zorunda kaldım :( Bu da Belgrad gezime dair unutamayacağım bir anı olarak blogumdaki yerini almış olsun :)

Sırbistan maceramı da böylece noktalamış bulunuyorum. Ülkeye dair son notlarım ise; şehrin hiçbir yerinde Türkler'e karşı bir ön yargı hissetmedim ki ben bu ön yargıya sahip bir şekilde ülkeye ayak basmış olsam bile. Diğer bir önemli konu ise, gözlemlediğim kadarıyla İngilizce ile araları pek iyi değil ya da biliyorlar ama bilerek konuşmuyorlar. Siz de derdinizi anlatmak için bin bir şekle giriyorsunuz karşılarında. Neyse ki rehberimiz bu konuda çok yardımcı oldu bize de fazla rezil olmaktan kurtulduk :) Son olarak, diğer birçok Avrupa ülkesinde gördüğüm gibi burada da sokaklarda herkesin kullanımına açık internet ağı var. Eğer yurt dışındaysanız ve herhangi bir konuşma veya internet paketiniz yoksa bu hizmet tam bir hayat kurtarıcı :)

Yolunuz Belgrad'a düşerse benden çok daha güzel gezip, mutlu anılar biriktirmeniz dileğiye, bol seyahatli günler....


23 Aralık 2013 Pazartesi

Sound of Noise


Bu aralar şarkıların peşine takılıp koşmak en büyük tutkum oldu. Bu sefer de bir şarkıdan yola çıkıp bu güzel filmi buldum. Sound of Noise için, son zamanlarda izlediğim en ilginç ve aynı zamanda en eğlenceli film desem kesinlikle abartmış olmam.


Bir tarafta, tüm ailesi müzisyen olan ve bu nedenle müzikle büyümüş fakat kendisi müzikten nefret eden bir polis memuru, diğer tarafta ise şehri orkestra olarak kullanan müzikal bir çete. 
Müzikten nefret eden polis memuru sadece sessizlik isterken, müzikal çete üyeleri de şehri kötü müzikten arındırmak için şehir ve 6 davulcu için müzik adı altında 4 farklı eylem planlıyor.


Her eylem, olayın ardından kanıt olarak bıraktıkları bir metronomla başlıyor. Ardından herhangi bir müzik aleti kullanmadan ortamda bulunan aklınıza gelebilecek her türlü nesneyi kullanarak sizi müzik şölenine dahil ediyorlar. Ameliyathanedeki bir hastanın vücudu, bankadaki para sayma makinesi, koca iş makineleri ya da tüm şehri aydınlatan elektrik telleri... Hepsi onlar için potansiyel bir müzik aleti...




Aslında tüm bunlar koca bir konserin parçası ve Electric Love adını verdikleri son parça belki de bu konserin ve filmin en etkili parçası. Altı müzik eylemcisinin amacını ortaya koyan, müzikten anlamadığı düşünülen bir adamın bestesinin tüm şehre dinletilmesi ve aşkın melodilerinin elektrik tellerinde yankılanması...


2010 İsveç yapımı film, bir yandan müzikten çok sese odaklanarak müziğe farklı bir bakış açısı getiriyor, diğer bir yandan ise aslında müziği bir metafor olarak kullanarak süre gelen düzene serzenişte bulunuyor. Bu derin anlamını bir kenara bırakırsak, kesinlikle çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor. Gerçekten yaratıcı bir senaryo. Sinema adına değişik bir şeyler arayışındaysanız mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Beni filme getiren şarkıyı da buraya eklemezsem olmaz :) Electric Love, filmin kapanış şarkısı olarak ruhunuzda hoş bir tat bırakıyor. Öyle güzel ki tekrar tekrar dinlenilesi...


Filmin fragmanı için de buyurunuz buraya. En kısa zamanda bir buçuk saatçiğinizi ayırıp izlemeniz dileğiyle, iyi seyirler :) 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...