31 Aralık 2014 Çarşamba

Mutlu Yıllar!


Bugün 2014’ün son günü. Ben bu yazıyı o son günden bir gün önce yazıyorum. Şu an, iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaki yolcularıyla sevimsiz bir Havataş’ın içinde, yaklaşık bir buçuk saat sonra havalanacak uçağıma yetişme telaşında içimdeki kelebeklerden biri.  Diğerleri ise, 2014’ün giderayak yaptığı son kıyağına kendini teslim etmiş, beyaz taneciklerin havadaki hareketlerini izleyerek anın tadını çıkarıyor. Oysa ben hiç sevmezdim karı, kışı… Kulağıma da Enya fısıldıyor bu arada; who can say where the road goes? Ve evet, insan değişiyor…

Bu yıl için genel bir yıl değerlendirmesi yazısı yazacağımı tahmin etmiyordum hatta bu yazıyı böyle bir ortamda yazacağımı hiç tahmin etmiyordum. Şu an çekip gitmeye hazırlanan yılın son anları ve ben sevimsiz bir araçta İstanbul’dan Ankara’ya havalanacak uçağıma yetişip aileme sürpriz yapma heyecanı içindeyim. Mutluyum. Çünkü 2014’ten ne dilediysem oldu. Tek serzenişim, dileklerimi tam anlamıyla betimleyememiş olmam. Yani evrenin hiçbir suçu yok, tüm suç bende.

Hayatımdaki mutluluğu tek bir olguya, varlığa ya da duruma odaklarsam ve tüm mutlu olma şartımı onun üzerine kurarsam, şu an ciddiyetle mutsuzum diyebilirim fakat ben mutluluğu böylesine basite indirgememeyi öğrendim. Evet evet, muhtemelen şu an bize el sallayan yıldan öğrendim bu erdemi.

Şimdi dönüp bakıyorum 2014’e, gerçekten de her istediğimi başardım. Öncelik; yeni bir şehre alışmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmek, yeni arkadaşlıklar kurmak, yeni yerler keşfetmek, kafamı ardıma çevirmeden hep ileri bakmak ve yaşadığım her anın keyfini çıkarmaktı benim için. Bu anlamda ne dilediysem çok daha fazlasını getirdi bana 2014. Uzun süredir planladığım, gidip görmek istediğim bir dolu ülkeyi de gezme şansına eriştim bu yılda, hem de çok sevdiğim arkadaşımla kız kıza, baş başa! Ardından, belki de 2014’teki en büyük ve en önemli hedeflerimden biri olan o çoook zor sınavı verdim. Sevincim, hala aklımda. Harika bir tatil geçirdim. Birilerini sevdim. Birilerini sevebileceğimi zannettim. Çok güldüm. Çok yüzdüm. Çok yedim. Çok İçtim. Bir sürü yeni lezzet keşfettim. Çok Çok eğlendim. Masterımı yaparken işe bile başladım ben bu yıl giderayak. Ben 2014’e kendime bir dolu güzel an biriktirdim; ailemle, arkadaşlarımla, tüm sevdiğim insanlarla. Tabii ki üzüldüğüm, gözlerimden damlaların şapır şapır aktığı anlarım da oldu. Ama dönüp bakınca, nankörlük edemeyeceğim 2014 güzel bir yıldı.

Yine 2014 son anda güzel bir ders verdi bana, hayatın alışık olmadığım farklı bir yüzünü sundu avuçlarımın içine. Hiç kuşkusuz, hayatın makyajsız yüzünü de göreyim ki yeni yılda daha temkinli olayım istedi. Çünkü belki de asıl dünya buydu ve ben artık büyümüş bir kız olarak bu gerçek dünyayı tüm benliğimle öğrenmek zorundaydım. Ve belki de 2014’ün bana en büyük katkısı, büyümeyi ve olgunlaşmayı daha bir derinden öğretmiş olması oldu. Hadi hadi, biliyorum bence 2014 de beni sevdi.

Ben geride kalacak olan bu yıl içerisinde yine, düşündüğüm ve yapmak istediğim her şeyi yaptım. Bazılarının sonucunda üzülsem bile, yaptığım hiçbir davranıştan ve yaşadığım hiçbir andan pişman değilim. Her şeyi yaşayarak görme şansını bana verdiği için 2014’e teşekkürlerimi sunuyorum.

2015’ten isteklerime gelince; tabii ki her şeyden önce sağlık ama bu yeni yıldan değil benim her yeni günden dileğim. Bunun dışında her gün dilediğim huzur ve mutluluğun dışında, 2015’ten çok ciddi iki isteğim var. İlki, bu yılın en büyük hayali benim için. Biraz eğitimle biraz kariyerle biraz da kişisel zevklerimle ilgili bir hayal. Gerçekleşmesini çok istiyorum, lütfen bu hayalimi yaşama fırsatı ver bana 2015. Diğer isteğime gelince, o birazcık daha kişisel, çok fazla değinmeyeceğim lakin gerçekleştiği zaman buradan sizlere duyuracağım. 2015cim, bu dileklerimi sağlık, huzur ve mutlulukla birlikte sun bana lütfen, tamam mı canikom?

Şimdi şöyle bir uzanıp 2014’e öpücüklerimi ve teşekkürlerimi iletiyorum bana yaşattığı her güzel an için. 2015’i de kollarımı açıp umutla bekliyorum. Herkese, tüm dileklerinin gerçekleşeceği, mutluluk ve güzelliklerle dolu harika bir yıl geçirmesini diliyorum. Yeni yılınız kutlu olsun güzel insanlar…


Not: Uçağa yetişildi, aileye sürpriz yapıldı ve yazı 2014'ün son gününde, Ankara'da, sıcacık yatağımın içinde noktalandı.  :)

28 Aralık 2014 Pazar

Üç Kız Kardeş


Sanırım 2014'ün son tiyatro oyunuyla karşınızdayım. Muhtemelen bu yazı, 2014'ün de son yazısı olma özelliğini taşıyacak (genel bir yıl değerlendirmesi yapacak gücü bulamadığımdan mütevellit ya da bakarsınız kendime bir güzellik yapar ve yazarım, neyse). Aslında geçen yıl Çehov'un Üç Kız Kardeş oyununu izlememek için çok direnmiştim, özel bir sebebi yoktu ama hep es geçmiştim. Ama iyi ki de  o zamanlar izlemek istememişim. Nasıl birini sevmek için, bir kitabı okumak için ya da bir filmi izlemek için doğru bir zaman varsa, böylesine anlamlı oyunları izlemek için de aynı durumun geçerli olduğunu düşünüyorum. Şanslıyım ki, Üç Kız Kardeş'i izlemek için doğru zamanı seçmişim.


Olga, Irina ve Maşa adındaki üç kız kardeş ve ağabeyleri Andrey, general babalarının tayini nedeniyle geldikleri Rusya'nın taşra bir kasabasında yaşamaktadır. Farklı karakterlerde ve farklı uğraşlarda olsalar da hepsinin içinde koca bir Moskova özlemi yatmaktadır.


Yaşam standartlarının ve sahip oldukları değerlerin çok daha altında bir hayat sürmeye başlayan aile fertleri, değişen koşullar ve yeni değerler karşısında zamanla kendilerini derin düşünceler, çelişkiler ve çıkmazlar içinde bulurlar.


Moskova'ya dönme düşüncesine bağlandıkça, Moskova'dan daha da uzaklaşır hale geliyor tüm karakterler. Zaman ilerliyor, mevsimler değişiyor, kuşlar göç ediyor, yapraklar düşüyor ama tüm bunlar olurken, bu insanlar oldukları yerde, umut ve umutsuzluklarının arasındaki çizgide adeta sıkışıp kalıyor.


İki saat kırk beş dakikalık oyun, konunun ve ele alış tarzının yoğunluğu ve ağırlığıyla çok daha uzunmuş izlenimi yaratabiliyor ruhta, tabii bu durum sıkıldıysanız geçerli. Fakat benim gibi, oyunun her karakterinde kendinizden bir şeyler bularak kendinizi oyunun bir parçası gibi hissettiyseniz, bir çırpıda akıp gittiğini de hissedeceksiniz demektir.


Oyun 1900 yılında geçse de, insanoğlunun derdi hep aynı. Gelecek kaygısı, mutlu olma endişesi, hayatı sorgulama ve daha buna benzer niceleri.
Şu sıralar kendi içimde sıkça hayatın anlamını sorguladığımdan mı bilmem, o kadar içten hissettim ki karakterlerin ruh halini, birçok sahnede durup durup tıpkı onlar gibi derin düşüncelere daldım.


Birçok seyirciye fazla karamsar gelebilecek bir oyun ama oyunun hissettirmek istediği de bu zaten. Ve bu duyguyu  bize yaşatmayı başardığı için bence Üç Kız Kardeş gerçekten başarılı bir oyun.


Değindiği konunun ve benim düşüncelerimi masaya serpiştirdiğimde ortaya çıkacak sayfalarca yazının yanı sıra, oyunu; dekoruyla, dekor geçişleriyle, kostümleriyle ve ruhumu okşayan o güzel müzikleriyle o kadar çok beğendim ki, ben bile bu kadarını tahmin etmiyordum. Ayrıca, bu kadar başarılı oyuncuyu bir arada izleme şansına erişmek de cabası. Televizyonda görmeye alışık olduğumuz en ünlüsünden, tek bir repliği olmadan dakikalarca elindeki tepsisiyle hareketsiz duran oyuncuya kadar hepsi çok ama çok başarılıydı.

2014'ü böyle güzel bir oyunla kapattığım için kendimi bir kez daha mutlu hissediyorum. Eğer hala izlemediyseniz, sizlere bu harika oyunu bir an önce izlemenizi ve hayatı sorgulayıp hayattan keyif almaya çalışacağınız güzel anlar geçirmenizi diliyorum. Kendime de 2015'te daha çok oyun izleyebilmeyi diliyorum. Şimdiden herkese mutlu yıllar! 

29 Kasım 2014 Cumartesi

Life is Beautiful


Yine aynısı oldu. Yazılmayı bekleyenler listeme yorgun gözlerle bir göz atıp, nereden başlasam diye düşünüp, hiçbirini yazacak gücü bulamayıp, bari hiçbir şey yazmamış olmayayım diyerek, kendimi genel bir yazı yazmaya karar verirken ensemden yakaladım. Fakat elimden kurtulamadım ve yazmaya başladım...
Bu veya buna benzer başlıklı bir dolu post girdim şu blogcağızıma. Tabii hepsi yukarıda bahsettiğim nedenden ötürü yazılmadı. Aslına bakarsanız, ben, şu an okumaya başlamış olduğunuz tarzdaki yazılarımı ya kendimi çok mutlu hissediyorsam ya da çok mutsuz hissediyorsam yazıyorum. Mutluysam, hiç sorun yok, akıp ilerliyor. Mutsuzsam da, içimdeki Polyanna kelebeği ortaya çıkararak sonucu yine mutluluğa bağlayabiliyorum. Bu arada, kelebek demişken, şimdiki aklım olsa bloguma içimdeki kelebekler ismini vermezdim sanırım. Dördüncü yılına girdiğim blogumu ilk açtığımda, yaralanmış bir kelebek vardı içimde ve ben o zamanlar bolca onu konuşturmak istiyordum. Ama tüm olayın onun etrafında dönmesini istemediğim için ve her alana biraz burnunu uzatan çok yönlü kişiliğimi de göstermek için, -ler ekini getirmiştim kelebeğin sonuna. Nitekim zamanla, diğer kelebeklerin kanat çırpışları arttı, yukarılara süzüldüler ve o yaralı kelebeği deniz seviyesinde bıraktılar. Fakat öldürmediler. Beni ben yapan tüm kelebekler gibi o da yaşamına devam ediyor hala. Arada aklıma gelirse, kafamı çevirip kanatlarını okşuyorum ama daha fazla değer vermeden tekrar yoluma devam ediyorum.
Sahi, o zamandan bu zamana neler değişti hayatımda. Yaşadığım şehir bile değişti mesela. Okuduğum bölüm bile değişti hatta. Bilmeyenler için, şu an Boğaziçi Üniversitesi'nde master yapan, 23 yaşımın son 4 ayını yaşayan çok tatlış bir anne ve çok tatlış bir babanın evladıyım. Ben onlar kadar tatlış mıyım bilmem ama, öyle olduğumu söyleyenler var. Şimdi nereden bu konuya geldim bilmiyorum ama bu yazıyı okuduklarında yüzlerinde bir tebessüm oluşsun istemiş olabilirim. Evet, evet bunu gerçekten istedim.
Neyse, asıl konumuza dönersek, mmm, ay vallahi hiç uzatmadan söyleyeceğim ki, ben çok mutluyum! Mutlu olmak için bir dolu nedenim var. Sabah sahilde yürüyüş yaparken, kaslarıma biriken laktik asitten çok daha fazla serotonin salgıladığıma bahse girebilirim. Yürüyüş sonrası, Bebek'te Cup of Joy adında bir kahveci keşfettim bu arada, mutlaka denemelisiniz. (Bu da fotoğrafın açıklaması olmuş olsun :)) 
Ayrıca, kendimi havuzun serin sularına bırakıp nefes nefese kalana kadar yüzerken de çok mutluyum. Ya da gece 1'de sinema salonundan çıkıp yatağımın yolunu tutarken... Evet evet, Interstellar'ı izledim. Normalde pek ilgimi çekmez bu tarz filmler ama beni bile etkiledi doğrusu. Muhtemelen vakit bulup ayrı bir post giremem ama mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
Bunun dışında, her gün okula gidip derslere girerken, laboratuvara geçip deneyimi yaparken ya da beynimin kıvrımlarının acıdığını hissederek ders çalışırken bile hiç belli etmesem de mutluyum.
Bugün olduğu gibi her hafta çok hoş mekanlara gidip bir dolu yeni lezzeti keşfedip, güzel insanlarla mutlu anlar geçirirken de epeyce mutluyum.
Şu an yazıma eşlik eden şarkıyı dinlerken ve üzerini tuzladığım portakallarımı birer birer mideme indirirken de çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum. Sadece, grip lanetinin yeni gözdesi olmuşum tüm bu mutluluk koşuşturmalarımın arasında, buna biraz üzülebilirim. Ama olsun, theraflu var, kanzuk var, ıhlamur var, bal var, portakal var. Sanırım, insan ailesinden ayrı yaşayınca daha bir sorumlu hissediyor kendini sağlık açısından, yani en azından ben böyle hissediyorum ve bu nedenle hemen kendimi korumaya alıyorum. Sonuç olarak, merak etme anne, bir şeyciğim kalmaz birkaç güne :)
Öyle işte, bazen hayatı kendime yetiremeyeceğimi düşünüp melankoliye bağlasam da şu an bana sunulan ve kendime yarattığım fırsatları en güzel ve en mutlu şekilde yaşamaya çalışıyorum. En büyük misyonum şimdilik bu. Ha bir de hayallerim var tabii, olmazsa olmaz. Biliyorsunuz, artık kısa vadeli hayaller kuruyorum. En yakın en büyük hayalim bu yaza. Umarım olur, lütfen olsun :)
Karman çorban bir şey çıkardım sanırım ortaya ama hiç yazmasam kendimi daha kötü hissedecektim. Evet, bu yazıyı hem bir şeyler yazmış olmak için hem de içimdeki mutlu kelebeğin göklerde kanat çırptığını duyurmak için yazdım. 
İçinizdeki mutluluğu dışarı çıkarmak ve hayattan keyif almanız dileğiyle...

24 Kasım 2014 Pazartesi

Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş


Geçtiğimiz haftanın son oyunu olarak, dün İstanbul Devlet Tiyatroları'nın Cevahir Sahnesi'nde Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş adlı oyunu izledim. Geçen sezon prömiyerini yapan oyunu, birazcık gecikmeli olsa da, bu sezon izleme fırsatı bulduğum için kendimi mutlu hissediyorum :)


Leviva ve Yona, 30 yıldır aynı yatağı paylaşarak birbirlerinin yüzüne nefeslerini üfleyen evli bir çifttir. Bir gece, karısı rüyalar aleminin derinliklerine dalmışken, Yona karısını terk etmeye karar verir. Bu sıkıntılı süreçte kendisinin, eşinin ve evliliklerinin üzerine başlayan hikaye, bir anda yatak odasından çıkarak aslında tüm evlilikleri ve yaşamı sorgulayan bir grotesk komedisine dönüşür. 


Oyun boyunca, "Kim için yapılır evlilik? Kadın ve erkek evlendikten sonra bir adanmışlıkla yaşamak zorunda mıdır? Bağlılık, gerekli ve olumlu bir etki midir, yoksa muhatabını sardıkça boğan bir canavar mı? Hep hayatı ıskalamaya mahkum muyuz?" gibi sorulara cevap arayan karakterlerimiz, seyirciyi de kendilerine ortak ederek, bir yandan yüzleri güldürüyor bir yandan da kendimizi, ilişkilerimizi ve hayatı sorgulatarak bizleri içsel bir yolculuğa davet ediyor.  


Oyun genel anlamda evlilik üzerine bir hiciv gibi görünse de, oyunun ilerleyen sahnelerinde bu çiftin diyaloglarına dahil olan ve bekar bir karakteri canlandıran Gunkel ile, aslında hikayenin sosyal hiciv ve varoluşsal trajedi üzerine kurulu olduğunu anlıyoruz. Yani aslında evli çiftler kadar, bekar ve yalnız insanlar da aynı sıkıntıları paylaşıyorlar. Yaşam, hem evli çiftler hem de yalnızlar için kısaca tüm insanlar için oldukça zahmetli bir iş.


Oyunu çeviren Nermin Saatçioğlu, "aslında yaşam yorgunu ruhların umutsuzca kendi kendileriyle dalga da geçtiği bir kuğu şarkısı bu oyun" yorumunu yapıyor Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş için. Gerçekten de, oyunu özetler nitelikte bir cümle. Karşımızdaki insanlar, aslında bizlerin de çoğu zaman hissettiği yaşanmışlıkların yorgunluğu ve yaşanmamışlıkların bilinmezliğiyle, kimi zaman tatlı tatlı kimi zaman da acımasızca hem kendilerini hem de karşı tarafı eleştiriyorlar.


Genel olarak değerlendirmek gerekirse, sizlerin de anlayacağınız üzere, hikaye yine çok bizden ve sanırım tiyatro sahnesinde de birçok kez değinilen bir konu. Bir de bunun üzerine, bana göre oyunun birazcık tutuk başlaması, bazı kısımların çok havada kalması hafiften rahatsız edici. Fakat, sahnede harikalar yaratan o kadar başarılı üç oyuncu var ki, tüm bu olumsuzluklar buz dağının diğer tarafında kalıyor ve sizlere keyifli bir 70 dakika yaşatıyorlar. Metin zayıflığı, harika oyuncu performanslarıyla gölgeleniyor, onları hayran hayran izlerken tüm havada kalan kısımları unutup gidiyorsunuz. Hatta bana göre bu oyunun tek güzel yanı, Ülkü Duru, Musa Uzunlar ve İşdar Gökseven'i bir arada sahnede izleme şansına erişebilmek. Ayrıca, Ülkü Duru'nun bu oyundaki performansıyla 2014 Yeni Tiyatro Dergisi Ödülleri, Yılın Kadın Oyuncusu ödülüne de layık görüldüğünü dipnot olarak vermeden geçemeyeceğim.


Şöyle bir kendi benliğinize doğru yolculuğa çıkmak, ilişkileri ve hayatı sorgulamak, her şeyden daha da önemlisi birbirinden başarılı üç oyuncuyu sahnede bir arada izlemek istiyorsanız, Yaşamak Denilen Bu Zahmetli İş'i izlemelisiniz demektir. 
Şimdiden herkese iyi seyirler ve mutlu bir hafta dilerim...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Geçtim Ama Tiyatrodan


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Yazmaya başladığım günden beri, asla es geçmeyerek yazdığım oyunlar da olmasa, sanırım hiç sesim çıkmayacak. Hani filmleri, kitapları, yeni mekanları ve daha nicesini bekleme listesine atabiliyorum da tiyatroya gelince bir huzursuzluk kaplıyor içimi, ille yazılacak, bekletilmeyecek!


Geçtiğimiz hafta içi Küçük Sahne'de Geçtim Ama Tiyatrodan adlı oyunu izledim. Böylelikle, biraz geç olsa da, İstanbul'da da yeni sezonun açılışını yapmış oldum. Kosovalı yazar 
Yeton Neziray'ın kaleme aldığı oyun, Kosova Devlet Tiyatrosu'nda, uzun süredir paralarını almadan çalışan devlet sanatçılarının Kosova'nın bağımsızlığının ilan edildiği tarihteki trajikomik hikayelerini konu ediniyor.


Kosova bağımsızlığını ilan etmeye karar vermiştir. Bunun için, spor bakanının sekreteri görevlendirilir ve emrivaki bir kararla sanatçılardan, Kosova'nın bağımsızlığını ilan edeceği günde bir oyun sahneye koymaları istenir. Fakat, bağımsızlığın ilan edileceği gün belli değildir, hemen yarın da ilan edilebilir bir ay sonra da olabilir. İşin bir diğer garip tarafı ise, oyunculardan oyunun içerisine başbakanın bağımsızlık konuşmasının yerleştirilmesinin istenmesidir. Fakat, bu konuşma da henüz hazır değildir ve ancak bağımsızlığın ilan edildiği gün oyuncuların eline geçebilecektir.


Elleri mahkum oyuncular, apar topar provalara başlarlar. Gece gündüz çalışmaktan ve bağımsızlığın olabildiğince en geç tarihte ilan edilmesi için dua etmekten başka çareleri yoktur. 


Provalar devam ederken, spor bakanının sekreteriyle oyunculara gönderilen kısıtlamalar, oyuncuların işini daha da zor hale getirir. Konu ve sansür kısıtlamaları, alttan alta kendini hissettiren rüşvet ve çıkar ilişkileri oyunun gidişatını etkiler. 


Oyun biraz tutuk şekilde başlasa da ilerleyen sahnelerde güzel bir ivme kazanıyor. Özellikle ikinci perde o kadar keyifli ki, tüm seyirciyle birlikte alıp başını ilerliyor. Sanata, sanatçıya, sanata ve sanatçıya verilen değere, sanata uygulanan sansüre, baskıya, ifade özgürlüğüne, haksızlığa ve adaletsizliğe dair harika göndermeler içeriyor. 


Geçtim Ama Tiyatrodan, konusu itibariyle bana en son Ankara'da izlediğim Yeşilçam oyununu anımsatmış olsa da, oyunun özgün bir senaryoya sahip olmaktan ziyade, konuyu ele alış biçimine önem verdiği zaten ortada. Oyuncuların performansları da bununla paralel şekilde oldukça başarılı. Bu oyunda benim favorim, Rosie karakteri oldu. As god is my witness ile başlayan ve tüm seyircilere kahkahalar attıran o repliği hala aklımda. Ayrıca, oyuna eşlik eden orkestranın çaldığı parçaları dinlemek de çok keyifliydi.

  
Eğer gitmeyi düşünüyorsanız, tereddüt etmeden en kısa sürede sahnenin karşısındaki yerinizi almanızı öneririm. Keyifli bir hafta sonu etkinliği olarak ya da hafta içi akşam iş yorgunluğunu atmak için güzel bir seçenek olabilir.
Şimdiden herkese iyi seyirler ve mutlu bir hafta dilerim şekerler :) 

26 Ekim 2014 Pazar

Öptüm


Birkaç gün öncesine kadar varlığını unuttuğum blogum, nasılsın? Seni bu denli ihmal ettiğimden anlayacağın üzere, ben epeyce yoğunum. Tabii bir de bu kelimenin en büyük eşlikçisi; yorgunum'u da eklemek lazım yoğunluğumun üzerine.
Bu sabah, her sabah büyük bir keyifle günaydınlaştığımız annemi bile aramayı unutmuşum. Seni unutmuşum çok mu yani, alınma diye söylüyorum.
Oysa ki sana anlatacak, kalbinin derinliklerine ince ince işleyecek bir dolu şey biriktirdim. Yeni mekanlar keşfedip, çok keyifli tadımlar gerçekleştirdim. Tatlılar, şaraplar, midemi kocaman kocaman dolduran yeni tatlar...
Karayel Hüznü diye bir kitabın son sayfalarını yaladım dün gece. Sahi, kış da iyice yaklaşıyor. Hüznü de kuyruğuna takmış, kıs kıs sırıtıyor.
Çok şey değişiyor şu hayatta be blog. Mesela, toplama mı yoksa çıkarma mı yapacağımı bilemediğim problemlerden çok daha zor artık önüme konulan sorular. Ya da babamla birlikte ansiklopedi karıştırarak araştırdığımız ödevler kadar sevimli değil artık yapmam gereken ödevler...
Yani artık çok çalışmam gerekiyor anlayacağın, ben de çok çalışıyorum ya da çok çalışıyor gibi yapıyorum. O yüzden sana da vakit ayıramıyorum. 
Ha son olarak unutmadan, bir de okuldaki klübün blog sayfasında yazmaya başladım, ama asma suratını hemen, senin yerin ayrı, çok ayrı! Uzanıp kocaman öpüyorum yanaklarından...

13 Ekim 2014 Pazartesi

Yeşilçam


Hoşgeldin ekim! Ve bir diğer hoşgeldin de benim için bu ayın en güzel yanı olan; mayıstan beri kapalı duran perdelerini tekrar açan Devlet Tiyatroları sahnelerine!
Bayram tatiline denk gelmesi nedeniyle, bu yıl da geleneği bozmayarak açılışı Ankara'da yaptım. Tabii biletler yine on üç gün önceden alındı ve büyük bir heyecanla oyun günü beklendi.
Geçen hafta salı akşamı prömiyerini izlediğim Yeşilçam oyunu, yeni sezonun ilk izlediğim oyunu olarak oyun arşivimdeki yerini aldı.

Tiyatro kokusunu çok özleyerek, karşımdaki sahneye hayran hayran bakarak salondaki yerimi aldım.
İlk dikkatimi çeken, sahnenin tepesine siyah inci taneleri gibi sıralanan orkestra oldu. Bu ana kadar müzikli bir oyun izleyeceğimden haberim yoktu. Ve orkestranın enstrümanlarına yavaş yavaş dokunmasıyla oyun başladı.


Adından da anlaşılacağı üzere oyunumuz, nam-ı değer Yeşilçam döneminde geçen ve o dönemin büyüsüyle insanı birbirinden güzel umutlara sürükleyen ve de bu umutları gerçekleştirmek için bir araya gelen bir grup insanın hikayesini anlatıyor.
İki arkadaş, içlerinden birinin aşık olduğu Yeşilçam aktrisiyle tanışabilmek için bir film çekmeye karar verir. Zoraki bir şekilde parayı denkleştirirler ve Yeşilçam sokağının yolunu tutarlar. Burada kendileri gibi hayatlarını değiştirme yolu arayan, filmlerin pırıltılı yaşamını arzulayan, afişlerde boy göstermek isteyen ve her şeyden önce ekmek paralarını kazanmak isteyen insanlarla tanışırlar. Artık filmi çekmeleri için hiçbir engel yoktur. Şansa bakın ki, güzel aktrisi de bir şekilde filmde oynamaya ikna etmişlerdir. O zaman şimdi, üç iki bir ve motor, deme zamanıdır!
Birbirinden komik karakteri bir araya getiren bu film macerası, seyirciyi kahkahalarla güldüren bir dolu aksaklıkla devam ederken bir anda ekibin hayallerine postallar giydirilir ve senaryonun seyri tamamen değişir. Fakat hikaye çok daha komik bir hal alır ve ben ve benim gibi birçok seyirciyi karnına ağrılar girene kadar güldürerek kendini izlettirir.


Oyunun ilk on, on beş dakikası çok tutuk geçti hatta sıkıldığımı bile itiraf edebilirim ama ardından öyle bir açıldılar ki gerçekten oyuncuların performansı ve hikaye kurgusu karşısında hayran kaldım. Gerek hikaye, gerekse müziklerle dönemin filmlerine bir saygı duruşunda bulunurken, ordunun filme el atmasıyla da dönemin darbesine ve askeriyeye epeyce bir göndermede bulunuyor oyun. Hatta bu kısımda, oyunun asıl amacının Yeşilçam'ı hissettirmek değil de tamamen askeri yönetimi eleştirmek olduğunu düşündüm. Oyun boyunca bana tek eğreti gelen konu bu oldu. Bunun dışında, oyunu gerçekten çok keyif alarak izledim. 


Yaklaşık yüz dakika süren oyunu tek perde olarak sergileyen tüm oyuncuların performansını ayrı ayrı tebrik ediyorum ama bu oyunda benim favorim Pakize karakterini canlandıran Özlem Gündoğdu oldu. Eminim birçok seyirci de benim gibi düşünüyor çünkü neredeyse tüm replikleri kocaman kocaman alkış aldı. Ayrıca, Hayvan Çiftliği oyunundan tanıdık yüzler görmek de oldukça hoştu benim için. Oyuncuların performansı, dekor, kostümler, şarkılar ve danslar birleşince harika bir oyun çıkmış ortaya. Sezona böyle içime sinen bir oyunla merhaba dediğim için kendimi şanslı hissediyorum.

En yakın zamanda Yeşilçam'ı izlemenizi tavsiye ederek, tüm tiyatroseverlerin güzel bir sezon geçirmesini diliyorum... 
Herkese bol oyunlu haftalar ve aylar...


26 Eylül 2014 Cuma

Ben bunu hep yapıyorum.


Hatırlıyorum. Yine bahardı. Yaprakların sararmaya değil de yeşermeye başladığı baharlardandı. Son diye lafa başlarken bile hüznü beraberinde getiren baharlardan değil de ilk'le başlayıp kuyruğunda umut, mutluluk, heyecan taşıyan baharlardandı. Ben yine, şimdi olduğu gibi, sahilde, o en sevdiğim kahvecide oturup, kahvemi yudumlayıp, kulağımda bana eşlik eden müzikle bloga bir şeyler karalıyordum, yan gözle de hep bir hayranlık duyduğum boğazın maviliğini, gemilerin yüzüşünü, martıların kanat çırpışlarını izliyordum. Yine okuldan çıkıp, merdivenleri koşa koşa inip gelmiştim. Yalnız kalmak istiyordum, yalnızlığı özlemiştim. Yine bir hayal kırıklığı vardı omuzlarımda. Fakat, baharın ilk oluşundan mı bilmem, çabuk atmıştım üzerimden. Yazının sonunu mutluluğa bağlayıp, yüzüme bir gülüş yerleştirmiştim, en pembesinden...

İtiraf ediyorum. Bu yazıyı yazmaya başladığımda, içimde kocaman bir huzursuzluk vardı.
Pazar günü Ankara'dan uçup İstanbul'a kondum, her bir şeyi ardımda bıraktım. Bana zaten bitti denmişti ama bu sefer ben de dedim üstüne basa basa, bitti!  Haydi yeni başlangıçlara, demedim ama. Sadece kabullendim. Ne iyi niyetlerim vardı ne de kötü niyetlerim, sadece hissizlik, kocaman bir boşluk, boşluk içinde garip bir huzur. "Sanki hiç vedalaşmamışım herhangi biriyle. Sanki artık hiç özlemiyorum. Kimseyi." yazıyordu ya sevdiğim bir kitabın bir tutam tükürükle çevirdiğim sayfalarının birinde. İşte, tam olarak böyleydi tüm hislerim.
Bu yıl başlangıcı da aynıydı aslında. Ama ben tüm heyecanlarımı geçen yıl tüketmişçesine, gereğinden fazla fütursuzlukla merhaba dedim yeni döneme. İçimdeki tek kıpırtı; kendime, güzel bir dönem geçirmeyi dilemek oldu sanırım. Bir hafta geride kaldı ve dilediğim gibi gitmedi galiba bazı şeyler. Ya da bana öyle geldi. Ya da hiçbir şey olmadı. Ama ben bir şeyler olmasını istedim. Ne olabilirdi ki?
İşte, kendimce değerlendirdiğim bu haftanın huzursuzluğuyla başladım bu yazıyı yazmaya. Ama sonra durup baktım, tıpkı ilkbahar başlangıcında yazdığım o yazı gibi, sahip olduğum güzelliklerin bir kez daha farkına vardım. İstanbul'un en güzel okulunda okumak, sabah sahilde yürümek, gözlerim bayram ederek kahvemi yudumlamak, canımın istediği her şeyi yiyebilecek sağlıkta olmak, radyoyu açtığımda en sevdiğim şarkının karşıma çıkması, masamda duran yarım kiloluk meyveli yoğurdum, bir oyunun prömiyerine aldığım bilet... Hepsi büyük şans ve bunlar sadece ilk anda aklıma gelenler. Bense, tüm bunları görmezden gelip hayatımdaki ufacık bir noktaya gözlerimi dikiyorum ve kendimi hayatın güzelliğini yaşamaktan mahrum bırakıyorum. Değer mi? Değmez. Olmadı mı? Olsun. Yani olmadıysa, varsın olmasın. Yaşamaya, gülmeye, mutlu olmaya, farkına varmaya ve değer bilmeye devam...

13 Eylül 2014 Cumartesi

Aynı Yıldızın Altında


Bu yaz, bütün kitapçıların en gözde raflarında, tüm kızların tatil konseptli havuz başı fotoğraflarında ve hatta ve hatta sokaktaki tüm korsan kitapçıların ayak uçlarında gözümüze çarpıp durdu o mavi kapaklı kitap. Ben; yok okumam dedim, ay çok ergence dedim, tam bir gençlik kitabı dedim, ayrıca çok popüler yani hiç bana göre değil dedim, burun kıvırdım, geçtim. Okuyanlar; ama çok güzel dedi, akıp gidiyor dedi, çok dokunaklı, çok etkileyici dedi, çok beğendik dedi, ben yine burun kıvırdım, geçtim de bir durup, ne anlatıyor yahu bu kitap, konusu ne deme gereği duymadım. Sonra baktım, herkesin elinde ve dilinde dolaşan kitabın filmi çıkmış. Bu sefer, kitabını bilen bilmeyen herkes tarafınca filme övgüler, mutlaka izle demeler, orada burada filmden fırlayan cümleler... Ve bir de baktım ki, bugün geçmişim bilgisayarın karşısına filmi izliyorum, hem de baya bir baya kendimi kaptırarak, gülümseyerek, hissederek, iç geçirerek, hüzünlenerek...


Uzun uzun hikayeyi anlatmanın bir gereği yok sanırım. Ben de konusuna ve yorumlara hiç bakmadan izledim. Asıl konu, kanser gibi görünse de sadece bunu anlatmıyor hikaye. Sayılı günlere sığdırılan kocaman bir aşk var ortada. Ama yine asıl anlatılmak istenen bu değil. İnanç, güven; hem kendine hem de karşındaki kişiye. Yaşamın güzelliği; kısacık olsa bile. Geride kalanlar, onlara ne olduğunun merakı. Sonu bilmenin verdiği hüzün var. Hüznün yanında bir mutluluk var bu filmde, metafor var, aklımda kalan bir dolu güzel söz var hatta Magritte'in piposu bile var. Yani hiç de ergence şeyler yok ortada.


Kendine acı çektirecek insanı iyi seçmeli insan ancak o zaman acı hissedilmeyi talep eder ve yine sayılı günlere sonsuzluğu sığdırabilmeli insan...

Kim bilir belki kitabı çok daha güzeldir ama filmi bile yeterli etkiyi yarattı benim üzerimde. Ya gidip kitabını okuyun ya da açıp filmini izleyin ama bir haşır neşir olun şu hikayeyle... Ok? :)

7 Eylül 2014 Pazar

Paris Paris...

Şu an biraz birikmiş param olsa, tatil kotamı da doldurmuş olmasam, hemen bavulumu hazırlayıp düşerdim yollara. Neresi olduğunun önemi yok, onca görmek istediğim ülkeden seçerdim elbet birini. Kiminle olduğunun da önemi yok bu sefer. Hatta, biraz da cesaretim olsa bu sefer kesinlikle tek başıma uçardım bilinmez diyarlara.
Bu aralar ruh halim bu istekte olsa da, realiteye dönersek; şu an Ankara'da, yeni aşk sonbahar kapıdan yavaş yavaş göz kırpmasına rağmen, eski sevgilisinin peşini bir türlü bırakmayan mızmız kız statüsündeki sıcaklarla boğuşarak günlerimi geçiriyorum. Birkaç hafta sonra da tekrar İstanbul yolları görünecek bana. Şehri özlemiş olsam da, okulumun başlamasını hiç istemiyorum, yine bu sefer.
Uzun lafın kısası, ufukta bir seyahat yok bana fakat yazılmayı bekleyen onca seyahat yazım var, evet. Şöyle bir gezindim, en son Brugge demişim, orada kalmışım. Yani sıra Paris'e gelmiş.



Brugge'den yola çıkıp, Belçika sınırını geçip Fransa'ya vardık ve Paris'e ulaştık. Şubat ayında olmamıza rağmen güneşli ve masmavi gökyüzüyle bulut bulut bir şehir karşıladı bizi. Hemen başta belirteyim, birçok insan için Paris, rüya şehir olarak adlandırılıp, en çok görmek istenilen yerlerin başında gelse de benim Paris'e karşı böyle bir ilgim yoktu. Fakat, şu manzarayla karşılaştıktan sonra etkilenmemek elde değil. Bir çekicilik var bu Eiffel Kulesi'nde. Yine bazılarına göre, on beş bin çubuktan oluşmuş demir yığını ama aslına bakarsanız 320 metrelik bu yapının yapım amacı bile bir güç göstergesi oluşturmakmış. Gel de oluşturduğu güç karşısında hayran kalma :)

Fotoğrafı çektiğim yer, belki de Eiffel'i en güzel şekilde gören yerlerden biri olan Trocadero Meydanı. Tüm atlamalı zıplamalı, kuleyi avucunun içine sığdırmalı turistik fotoğraflar bu meydanda çekiliyor.
Benim şu kuşa da poz verdirmek için epey uğraştım fakat sonunda zafer benim oldu :)



Trocadero Meydanı en seyirlik yer olsa da, şehrin birçok yerinden Eiffel'i görmek mümkün. İşte, gün batarken ve Sean Nehri usul usul akarken Eiffel uzaklardan gülümsüyor tüm şehre.



Paris için diğer bir önemli simge; Zafer Takı. Napolyon tarafından yaptırılan anıt, altı ana yolun kesişiminde bulunuyor ve yine güç ve dayanıklılığı sembolize ediyor.
Ve Zafer Takı'nı gördüğümüze göre anlıyoruz ki, Champs Elysees'ye gelmiş bulunuyoruz.




Adına şarkılar bile yapılmış, dünyanın en meşhur bulvarı. Bana sorarsanız hiçbir özelliği yok. Kocaman bir bulvar, sağlı sollu dünyaca ünlü markalar, cafeler ve restoranlar yer alıyor evet ama bu kadar, bir samimiyet yok, fazla soğuk. Belki de şehri kışın ziyaret ettiğim için böyle kötü bir izlenim bıraktı bende Champs Elysees. Bahar aylarında ve yazın, bulvar boyu sıralı ağaçların yeşilliği ve aynı boyda kesilip şekil verilmesiyle daha bir göz alıcı hale geliyormuş buralar. Aynı boyda kesili ağaçlar demişken, Pairs'te en çok hoşuma giden ve beni etkileyen şey, sanırım bir simetri şehri olması. Evet, bu şehir tam anlamıyla simetrik! Tek başına göze çarpan bir yapı asla göremiyorsunuz. Hemen karşısına bütünlük oluşturacak şekilde simetrik bir yapı daha yapılmış tarih boyunca. Şehrin en kokoş köprüsü 3. Alexandre Köprüsü, Küçük ve Büyük Saraylar hatta çok ünlü restoranlar bile karşılıklı şekilde konumlandırılarak bu simetri korunmuş.



Zafer Takı ile simetri oluşturan yer ise, Champs Elysees'nin diğer ucunda bulunan Concorde Meydanı ve Paris'in meşhur dönme dolabı.


Paris'e akşam üzeri vardığımız için kısa bir şehir turunun ardından otelimize giriş yaptık. Paris'te konakladığımız otel, Porte de Clichy'deki Ibis Hotel'di. Çok merkezi bir yerde değil fakat Paris'te konaklamanın epey pahalı olduğunu düşünürsek, otelin metroya yakınlığı nedeniyle cazip sayılabilir. Genel olarak oteli düşünürsek, odalar ve banyo çok çok küçüktü ama bu da Paris'te ev anlayışının genel özelliğiymiş. Fransızlar çok paraları olsa bile, belli bir metrekarenin üzerindeki dairleri tercih etmiyormuş, bizim için garip bir durum tabii. Bu şehirdeki daireler küçük küçük, iç içe ve çok sayıda. Neyse, oteli de sadece uyumak için kullandığımız için bu darlık çok da sorun olmadı. Otele yerleştikten sonra, turdan ayrılarak arkadaşımla birlikte Paris'in akşam kokusunu içimize çekmeye çıktık. 




Eiffel'i bir de gece yakından görmek için soluğu tekrar Trocadero Meydanı'nda aldık. Kule, geceleri üzerine geçirdiği göz alıcı ışıl ışıl elbisesiyle de ayrı bir güzel tabii. 



Fakat bu göz alıcı güzellik Paris'in görünen yüzü, bir de diğer bir yüzü var ki, çok az şahit olmak bile rahatsız edici. Öncelikle çok pis bir şehir Paris, özellikle neredeyse ezberlediğim metro ve tren hatları boyunca her türlü insanla karşılaşmanız mümkün, yerin altında bambaşka bir dünya var. Bir de tabii, yine özellikle turistleri hedef alan zencileri unutmamak lazım, ırkçı olduğum için değil ama popülasyonları oldukça fazla ve eğer sizi gözünüze kestirirlerse peşinizi bırakmıyorlar. Yani, sadece Eiffel'in çevrelediği ışıltıdan ve Champs Elysees'deki renkli hayattan oluşmuyor Paris. Aslına bakarsanız, tüm metropolitan şehirler gibi fakat hiç tanımadığınız ve size hep büyülü gelen bir ülkede bu durumla karşılaşmak daha bir farklı oluyor. Neyse, ilerleyen yazılarda, yeri gelince, tavsiye amacıyla ufak ufak yine değinirim bu konulara.

Aslında, Paris'i bir yazı dizisi şeklinde anlatma niyetinde değildim ama eğer hepsini bir post ile anlatmaya kalkarsam, hem benim yazma aşamamın hem de sizler için okumanın baya yorucu olacağını düşündüm. Şimdilik, böyle ufak bir giriş yapmış olayım. Bundan sonraki yazılarımda;

Paris'te bir gün nasıl en iyi şekilde değerlendirilir, 
Paris denince akla gelen lezzetler, Laduree ve Chez Leon,
Ve son olarak benim için Paris'in en güzel yanı olan Disneyland ile
karşınızda olmayı planlıyorum. 

Tatil planlarınızın hiç eksik olmaması ve bol bol gezip görmeniz dileğiyle...

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Ben geldiiiim!

Herkese kocaman bir merhabaaa! diyerek klasik girizgahımı yapayım sevgili takipçiler. En son yazımı haziranın sonunda yazmışım. Bir buçuk ayı birazcık geçmiş. Epey zaman aslına bakarsanız. Şu an kelimelerim bile bir yabancı geliyor bana. Ben böyle mi yazardım yahu? Nerede düzen, nerede ahenk, nerede edebiyat kitaplarından fırlayıp gelmiş cümlelerim? Neyse, bu seferlik böyle olsun. Tatil sonrası sendromu diye bir şey varmış. Belki benim de içimdeki kelebekleri ele geçirmiş olabilir bu sendrom, evet evet kesin ondandır. Bir kez daha uzun bir neyse diyerek, bembeyaz çıktığım koca tatili kapkara bir şekilde noktalayarak Ankara'ya dönmüş olduğumu hemen bildireyim sizlere efendim. Anlayacağınız üzere bol bol güneşlendim, hatta güneşin kızı olarak lakaplandım. Deniz, kum, güneş üçlüsüyle tutkulu bir yaz aşkı yaşadım. Fakat, denizin mavisine, kumun sıcaklığına, güneşin parlaklığına yine de doyamadım. Hem bol bol eğlendim hem de bol bol dinlendim. Elimden kitap, kulağımdan müzik, ayaklarımdan dans eksik olmadı. Oradan oraya, epey koşuşturmacalı bir tatil geçirdim. Ege'den Akdeniz'e sonra tekrar Akdeniz'den Ege'ye uzandım. Yedim, içtim, dans ettim, yüzdüm, daldım, yürüdüm, koştum, güldüm, güldürdüm, bir dolu anı biriktirdim ama en çok da özledim... Sanırım benim için bu yazın özeti, üzeri özlem kaplı tatlı bir dondurmaydı... İlk günlük benden bu kadar olsun diyerek sizi yazdan kalma anılarımla baş başa bırakma zamanı geldi. Daha fazlasını merak ederseniz, buyurunuz buradayım :)











Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...