23 Mart 2014 Pazar

Son Tango


Sene 2005 ya da 2006'ydı, ben 14 ya da 15 yaşındaydım, en sevdiğim sahne olan Şinasi'de Atları Da Vururlar diye bir oyun izlemiştim, çok etkilenmiştim, çok sevmiştim. Bilet almadan önce internette Son Tango'nun fotoğraflarına bakınca, Atları Da Vururlar gelmişti aklıma. Cuma akşamı oyuna gittiğimde öğrendim ki, Son Tango'nun yazarı Özcan Özer, Horace MacCoy'un aynı adlı romanı olan Atları Da Vururlar'ı oyunlaştırmış zamanında. Bu güzel tesadüfün ardından, zaten epeyce merak ettiğim oyunu daha bir hevesle izlemek üzere sahnenin karşısındaki yerimi aldım. 


Cevahir Sahnesi'nde izlediğim oyun, güzel orkestrası ve sahnedeki oyuncularıyla birlikte kapıda karşıladı bizi. Biz yerlerimize yerleşirken, orkestra parmaklarından çıkan güzel seslerle, oyuncular ise aralarındaki fısıldaşmalarla keyifli, bir o kadar da hüzünlü bir geceye hazırladılar bizi.


Son Tango, bir Türk yazarın kaleminden çıkmış olsa da 70'li yıllarda Arjantin'de yaşanan darbe sonucu ortaya çıkan bozulmuş ülke yapısının gençler üzerindeki etkisini, tüm vakitlerini Buenos Aires'in kenar mahallerindeki bir barda tango yaparak geçiren bir avuç zavallı insan aracılığıyla seyirciye anlatıyor. Fakat oyun ilerledikçe anlıyorsunuz ki, aslında oyun son zamanlarda ülkemizde yaşanan siyasi olaylara göndermeler yaparak, geçmişten günümüze adeta evrenselleşiyor.


Dans etmekten başka hiçbir umutları olmayan bu insanlar, darbe gerçeğinden kaçmak için son tangolarını yapıp bardaki rıhtımdan kendilerini suya bırakıyorlar. Halkın çoğunluğunu bu kaçışı benimsemiş olsa da, barın fakir ama idealist genci Pedro, bu yaklaşıma karşı çıkar. Barın en güzel ve diğerleri gibi bedenini satma düşüncesine sahip olmayan kızı Maria Pedro'ya aşık olur.


Tüm bar halkının bildiği gibi umutsuz bir aşktır bu. Ülkenin durumu zaten ortadadır ve hiç değilse Maria bu çöplükten kurtulmak için Pedro gibi biri yerine, zengin ve üst sınıftan biriyle evlenmelidir. 


Fakat nasıl tango; hayal kırıklıkları ve pişmanlıkların yakarışıysa, insan bedeninde var olan sessiz bir haykırışsa ve buruk bir coşkunun ışığıysa, işte Maria'nın, Maira ve Pedro'nun hikayesi de, tangonun bu öyküsü gibi hüzünlü bir şekilde atar adımlarını. Ve artık bu iki aşığın hayatlarında hiçbir şey eskisi gibi olmaz...


Şarkılarla ve danslarla hareketlenen oyun müzikal tadında bir iki saate çağırıyor seyirciyi. Özellikle solistler tarafından canlı söylenen şarkıları ben çok beğendim. Kendimi Buenos Aires'teki o barda köşede bir masaya oturmuş ve şarkılarına eşlik ediyor gibi hissettim. Fakat, şarkıları ne kadar beğendiysem dansları da o derece az beğendim. Tangoların hiçbiri duyguyu hissettiremedi bana ki oyunun tamamen bunun üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, kesinlikle göz ardı edemeyiz. Performanslar da sanki biraz vasattı. Maira karakterini çok beğenip başarılı bulsam da, birkaç yan karakterin dışında hayran kaldığım bir oyunculuk izleyemedim.


Belki de ben, Atları Da Vururlar'daki gibi bir performans beklediğim için, beklentilerim karşılanmadı. Gerçi, bu oyunu, Atları Da Vururlar'la mukayese etmek bile hata olabilir. Ayrıca itiraf etmeliyim ki, İstanbul Devlet Tiyatroları'nda izlediğim hiçbir oyunda Ankara Devlet Tiyatroları'nda aldığım tadı alamıyorum. Bu oyunda, bunu bir kez daha anladım. 


Çok başarılı bulmasam da, sonuç olarak orkestra, müzikler, kostümler ve hikaye için izlenebilecek bir oyun. En azından sıkılmadan ve bunalmadan hoş sayılabilecek bir akşam geçirebilirsiniz. Fakat, nadir bir tiyatro izleyicisiyseniz, tercihinizi başka oyunlardan yana kullanmanızı tavsiye eder, herkese mutlu bir hafta dilerim...

20 Mart 2014 Perşembe

Ethan Hawke Fimlerinden...

Siz de bir oyuncuya takıp, ardından onun tüm filmlerini izlemek isteyenlerden misiniz bilmiyorum fakat ben bu sıralar film izlemeye, bir de üzerine Ethan Hawke filmlerini izlemeye fena halde takmış bulunmaktayım.

Kendisiyle Before Sunrise'da tanıştığımı zannederken, geçtiğimiz günlerde öğrendim ki, aslında Dead Poets Society'ye (Ölü Ozanlar Derneği) dayanıyormuş tanışıklığımız. Tabii o filmde henüz 15 yaşında olduğunu düşünürsek, tanıyamamışlığım makul karşılanabilir.

Bu kısa girizgahımın ardından, lafı fazla uzatmadan gelelim asıl konuya. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde üç Ethan Hawke filmi izledim. Bu aralar çılgınlar gibi izlediğim onlarca filmin yanında sayıca lafı bile olmasalar da, Ethan Hawke nedeniyle tabii ki özel bir yere sahipler. Ve izlediğim tüm filmleri sizinle paylaşmak istediğim için ilk olarak bu filmlerden başlamaya karar verdim.


Great Expectations (Büyük Umutlar)



Birkaç hafta önce internette film keşfine çıkmışken, blogunu çok beğendiğim tam bir sinema tutkunu olan Elif'in blogunda Ethan Hawke filmleri hakkında bir posta denk geldim. Great Expectations'dan bahsediyordu ballandıra ballandıra. Ben de Great Expectations'ı uzun zamandır izlemek istediğimi biliyordum fakat Elif'in postuyla tetikleneceğimi bilmiyordum açıkçası. Hiç vakit kaybetmeden, o günün gecesinde karşımda Ethan Hawke, Gwyneth Paltrow ve Great Expectations...


Film hakkında söylemek istediğim çok şey var aslında ama lafa nasıl ve nereden başlayacağımı tam olarak bilmiyorum. Öncelikle genel bilgileri vermek gerekirse, 1998 yapımı film Charles Dickens'ın 1861 yılında yazdığı aynı isimli kitabından uyarlanmış, güzeller güzeli ve zengin Estella ile fakir bir ressam çocuk olan Finn arasındaki aşkı masalsı bir şekilde anlatmakta.



Küçük bir kasabada günlerini resim yaparak geçiren küçük Finn'in, kasabanın varlıklı kadını Bayan Dinsmoor ve yeğeni Estella ile tanışması üzerine hayatı değişmeye başlar. Zaman içinde Estella'ya tam anlamıyla vurulur, vakitlerinin çoğunu birlikte geçirirler. Sözle ifade edilen hiçbir şey olmasa da bakışlardan ve hareketlerden anlarsınız bu aşkı. Ve öyle bir aşktır ki bu, teyzesinin kendine dair geçmiş hesaplaşmaları nedeniyle yeğenini erkeklere karşı ulaşılmaz bir şekilde büyütmesini, bu kız seni üzecek ve kırık kalp laflarını hiçe sayacak kadar kuvvetlidir. Ve yine o kadar kuvvetlidir ki, Estella'nın bir gün çekip gitmesinin ardından 10 yıl sonra Finn, aşkından hiçbir şey kaybetmeden ünlü bir ressam olarak tekrar aşkının peşine düşer.




Bana göre bu film için, bir aşk filmi deyip geçmek filme yapılmış çok büyük bir haksızlık olur. Great Expectations, harika bir aşk filmidir. Dahası, her mutlu sonda geriye kalan trajedinin ötesindeki aşkın hikayesidir, olduğu gibi değil de hatırda kalan aşkın en doğal ve aynı zamanda en hüzün kokan halinin yansımasıdır. Finn'in gözlerinden ve kaleminden anlatılır Estella. Estella ve filmin genelinin rengi yeşildir. Çünkü yeşil, kıskançlık ve yeniden doğuşu simgeler yönetmen Alfonso Cuarón'a göre.
Tıpkı Finn'in yeniden doğuşu, vazgeçmeyişi ve büyük umutları gibidir aslında.




Tabii bir de Robert De Niro faktörü var filmde. Hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkıp, zincirleri birbirine bağlatıp, küçük rol yoktur büyük oyuncu vardır diye bas bas bağırıyor seyirciye.




Estella'nın saçının Finn'in eline düştüğü, Estella'yla Finn'in birbirlerine ilk kez yaklaştığı, Finn'in çırılçıplak Estella'nın resmini yaptığı sahne ve bu arada fonda Pulp'tan çalan like a freind... unutulmayacak sahnelerden sadece birkaçı ve bütününe bakınca mutlaka izlemeniz gereken bir film...

Reality Bites (Gerçekler Acıdır)


İkinci film ise, Reality Bites. Yine Elif'in blogunda rastladım ama Great Expectations'ın aksine daha önce hiç duymamıştım. 1994 yapımı filmden, önce birkaç sahne izledim. 90'ların özellikle başlarında çekilen filmlere özellikle bir zaafım olmanın yanın da, Ethan Hawke o en sevdiğim toy haliyle karşımdaydı ve bir yıl sonra çekeceği harika film Before Sunrise'dan belki de haberi bile yoktu o sıralar. Sadece onun değil, aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstlenen Ben Stiller'ın da toyluğu anında bir merak uyandırdı bende ve hemen filmi izlemeye koyuldum. 


Film, üniversiteden yeni mezun olan ve gelecek kaygılarıyla dolu dört arkadaşın mezuniyet sonrası hayata atılma sürecinde yaşadığı zorlukları tatlı bir şekilde seyirciye anlatıyor. 


Filmin ana konusu ilk başta bu gibi görünse de aslında tek bir konuya indirgenemeyecek kadar da farklı hikayelerle dolu. Her karakterin kendi içinde yaşadığı fırtınalar var mesela. Winona Ryder'ın okulu birincilikle bitirmesine rağmen doğru düzgün bir iş bulamaması, resmen depresyona kadar giden trajik durumu kendi başına apayrı bir konu. Ya da Ethan Hawke'un çok zeki olmasına rağmen okulunu bitirmemesi, yine tek başına incelenip üzerine epeyce düşünülebilecek bir nokta. Ya da 90 kuşağını hissettiren fast food zincirleri, marka takıntısı oluşturacak yönde orada burada açılan GAP mağazaları, 900lü hatlar ve AIDS korkusu. Ama tüm bunlar bir kenara,birbiriyle sürekli didişen iki dostun, arkadaşlıktan aşka dönüşen hikayesi, belki de filmin en baskın konusu haline geliyor zamanla.


En başından beri bellidir aslında Troy'un (Ethan Hawke) Lelaina'ya (Winona Ryder) olan aşkı ama belli edemez bir türlü. Belki de Ben Stiller'ın iyi ve zengin adam Micheal rolüyle bir araya girip çıkması gerekiyordur bunun için.




İşte ben Ethan Hawke'a tam da bu rolleri yakıştırıyorum. Seyirci olarak içiniz gider ve hiçbir şey yapamazsınız ama garip bir ruh haline bürünürsünüz o anlarda.
Ben o ruh hali içinde derin düşüncelere dalarken  Ethan Hawke, epey süre etkisinde kaldığım şu sözleri söyler; This is all we need. a couple of smokes. A cup of coffe and a little bit conversation. You and me and five bucks...



Ve sonra çok daha güzeli gelir bu sözlerin, mutlu bir anın ardından tatlı bir diyolagla;

Troy: I was really going to be somebody by the time I was 23.

Lelaina: Honey, all you have to be by the time you're 23 is yourself.




Sonra Ethan Hawke harika bir şarkı söyler, adından U2'dan, All i want is you çalar...Ve o barda geçen sahne de asla unutulamaz...

Ne bir gençlik filmi ne de romantik bir komedi, hepsinden çok daha fazlası var Reality Bites'da. Gerçekleri yüzünüze tatlı tatlı vurup, güzellikle anlatıyor. Sonunda da yine tatlı bir tat bırakıyor bünyede. Yirmili yaşlar bitmeden, otuzlara gelmeden bir önce izlenmeli...

Taking Lives (Hayatın Benim)



Ve son olarak diğer anlattığım iki filmden çok farklı bir Ethan Hawke filmi olan Taking Lives'i izledim. Tam bir gerilim filmi olan Taking Lives tarzı filmleri aslında pek sevmiyorum fakat yakın bir arkadaşım, benim Ethan Hawke sevdam üzerine zamanında çok beğenerek izlediğini söyleyince ben de merak edip ekranın karşısına geçip tekrar Ethan Hawke'la baş başa kaldım.



İzleyecekler için, fazla spoiler vermeden konuyu toplamak gerekirse; ortada çözülememiş bir cinayet ya da daha doğrusu birbirini aynı şekilde izleyen cinayetler silsilesi yani seri bir katil ve artık böyle olayların ustası olmuş diyebileceğimiz nitelikte güzel bir FBI ajanı olan Angelina Jolie var. Seri katili bulmak için görevlendirilen Scott, (Angelina Jolie) cinayet sırasında potansiyel suçlu olarak sorgulanan ve (yine) ressamlık yapan Costa yani Ethan Hawkle ile tanışır. Kısa zaman içerisinde Costa'nın suçsuz olduğu anlaşılır fakat Scott ile aralarında bir yakınlaşma başlar ve olaylar gelişir.



Şimdi filmi beğenmeme ve beğenme nedenlerime geçelim.
Beğenmedim çünkü, öldürdüğü insanların kılığına bürünen ve onların hayatlarını yaşayan seri katilin izlediği bu ilginç yöntem izleyiciye çok bariz hissettirilse de güzel ajan Angelina tarafından bir gecede hop diye çözülüyor. Bu noktadan sonra seri katilin kim olduğu da çok bariz anlaşılıyor, ki suçlu olarak başka birisi yakalanmış olsa bile. Ardından, seri katilin portresi anne ilgisizliği ve anne sevgisinden yoksunluk olarak o kadar basite indirgenmiş ki izleyiciye hiç gerçeklik hissi vermiyor. Angelina Jolie'den zaten pek fazla haz etmem bir de yine aynı tarz bir rolle karşımızda olunca bıkkınlık seviyesine ulaştım. Filmin bir parçasına sıkıştırılan sevişme sahnesi ise, Angelina filmlerinin bir vazgeçilmezi adeta. Ve Türk filmine bağlanmışcasına klişe bir son izlerken bir anda yön değiştiren sahneyle şaşırdıktan sonra, sahnenin etkisinin geçmesinin ardından, bu ne biçim bir intikam duygusudur diyerek tekrar Türk filmine bağlanmışlık hissiyatı. Ayrıca, 7 ay aradan sonra çıkıp gelen bu bukalemun seri katil en son gördüğümüz gibi, yine aynı fiziksel görünümünde oluşu. Bunun yerine, başka birinin mesela en son trende öldürdüğü adamın hayatını alıp gelse daha bir inandırıcı ve hoş olmaz mıydı  demekten kendimi alamadım doğrusu.



Filmi beğendim çünkü; aslında filmin katilin kim olduğunu buldurmak gibi bir kaygısı yok ya da olmayabilir. Sevdiğim için söylemiyorum ama Ethan Hawke gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş ve onu böyle farklı bir rolde izlemiş olmak da fazlasıyla güzel. Ayrıca bu adam çok güzel aşık oluyor, aşık rolünü çok güzel oynuyor ve tabii ki çok güzel öpüşüyor. Gereksiz sevişme sahnesinin en güzel kısmı Ethan Hawke'in o güzel öpücüklerini izlemek olsa gerek. Evet Angelina'ya o kadar laf etmiş olabilirim fakat klişe rolünün ötesinde o da kendini aşan bir oyunculuk sergilememiş sayılmaz. Film, gerçekten seyirciyi geriyor, hatta bazı sahnelerde müzik olmadan bu etkiyi yaratabiliyor ki bu özerliğiyle kesinlikle takdiri hak ediyor. Son sahnedeki bir anlık şaşkınlık, üzerine derinlemesine düşünülmediği sürece gerçekten güzeldi. Ve son olarak beğendim çünkü bir Ethan Hawke filmiydi :)



Farklı bir Ethan Hawke filmi için kesinlikle izlenmeli ama önceliğinizi bahsettiğim diğer iki filmden ya da hala izlemediyseniz Before serilerinden yana kullanmalısınız.
Bu ara blogu film yorumlarıyla meşgul edeceğimin haberini vererek hepinize iyi seyirler diliyorum...

18 Mart 2014 Salı

Ne hayal ettiysem


Hiçbiri olmadı desem, haksızlık etmiş olurum hayallerime. Ama bazıları olmadı, diyebilirim çekinmeden. Bu bazı hayallerimi relative clause haline getirmek istesem, nasıl niteleyeceğim konusunda kararsız kalabilirim. Ama, bu aralar kurulan hayallerim, diyerek alelade basit bir cümlecik de yazabilirim elbette...
Biraz önce okuldan çıktım, Aşiyan'dan hızlı adımlarla inip Bebek sahilinde avare avare dolaştım. Tamam peki, pek avare sayılmazdım ama böyle yazınca daha bir havalı geliyor kulağa. Sonra girdim o hepimizin çok sevdiği kahveci dükkanına. Bir mocha, yanında da atıştırmalık bir şeyler... Bilgisayarımı açtım, internete bağlandım. Tam karşımda boğaz, kayıklar ve martılar...
Kulağıma taktığım kulaklığın sebebi, mekanda çalan şarkının kötülüğünden değil sadece etrafın çok sesliliğinden...
Tek ihtiyacım olan biraz yalnız kalmak ya da çok kalabalık olmak. Buna henüz tam olarak karar vermiş değilim ama şansımı ilk olarak yalnızlıktan yana kullanıyorum...
Ülkece huzurumuz kaçmış ve hayallerimiz neredeyse yok olmuşken, benim belki de şımarıklık denebilecek hayallerimin peşinde koşmam, yine, belki fazla yersiz. Keşke demek için çok geç belki ama, keşke mutlu bir ülkede daha mutlu bir ben olabilsem...
Bu hafta sonu sıradan bir Ankara ziyaretiydi yine aslında, hep çok özlediğim ailemle bol bol sarılıp öpüşüp koklaşıp, hasret gidermeceler... Ardından birtakım garip gelişmeler sonucu bir kez daha büyüdüğümü hissettim. Daha önce de hissetmiştim aslında bu hoşuma gitmeyen büyüme olayını. Ama galiba asıl sorun, büyümek istememem... İnsan büyüyünce hayalleri küçülüyor da ondan. Küçülüyor çünkü, olmadık hayallerin peşinden gitmek çocukluk geliyor insana. Benim için ise, o hayallerin hala oluru var. Ama bu sıralar sonuç hep hüsran...
Büyüdüğümü kabul etmek istemesem de, ben de biraz gerçek dünyada yaşamak istiyorum aslında, az da olsa hayallerimden sıyrılabileyim diye...
Bakarsınız belki ben de, olmayacak hayallerin peşinden gitmenin çocukluğunu anlarım biraz zaman sonra...

3 Mart 2014 Pazartesi

'14


Uzun zaman olmuştu fırçayı elime almayalı. Sonra, özlediğimi fark ettim boya kokusunu. Başka bir şey daha fark ettim; mart el sallayarak yaklaşırken benim henüz 14 imzalı bir tane bile resmimin olmadığını. Ondan sonra geçtim şövalenin karşısına, renklerle biraz dans edip, boyalarla özlem giderdik. O arada böyle bir şey çıkmış ortaya. 14 imzalı ilk resmim oldu adı da...

1 Mart 2014 Cumartesi

Hayvan Çiftliği


Hayvan Çiftliği, geçen yıl Cer Modern'de sahneleniyordu fakat ben bir türlü fırsat bulup da gidememiştim. Bu sezon, Ankara devlet tiyatrolarında perde açacağını öğrendiğim zaman ise çok sevindim. Sömestr tatilindeyken, İstanbul'a dönmeden iki hafta önce izleme fırsatı buldum.


George Orwell'in belki de en önemli eseri olan Animal Farm, çoğumuz tarafından biliniyordur. Orwell bu kitabı, İspanya'daki iç savaştan ve Rus Devrimi'nden yola çıkarak ortaya çıkan totalitarizmi, yani devlete mutlak itaat bekleyen diktatör yönetim şeklini, eleştirmek amacıyla 1945 yılında yayınlamıştır.


Hikaye, bir hayvan çiftliğindeki hayvanların kendilerini sömürdüklerini düşünen insanlara başkaldırıp yönetimi ele geçirmek istemeleri üzerine başlar. Tüm istekleri, tüm hayvanların eşit olduğu bir çiftlikte yaşamaktır. Fakat, başlangıçta işler iyi gitse de, zamanla içlerinde en akıllı olan domuzlar oluşan bu yeni toplumu ele geçirip, çiftlikteki hayvanları sömürmeye başlar. 


Fabllaştırılan hikaye, politik bir alegori üzerine kurulu. Belli bir dönemde somut olarak yaşanan diktatörlük, soyutlaştırılarak günümüze kadar taşınmış bana göre. 
Günümüzde hala büyük bir sorun olan, tam olarak hazır olmadan geçilen yeni toplum düzenindeki insanların bilinçsizliği, sorgusuz sualsiz dayatılan tüm düşüncelerin kabul edilmesi, eğitimsizliğin içler acısı durumu ve insanların aynı kişiler tarafından olmasa da başka kişiler tarafından yine kullanılarak sömürülmeye mahkum oluşu. "Sonuç, insan özgürlüğünün yok edilmesi."


Birçok dile çevrilerek yayınlanmış ve aynı zamanda sahneye de aktarılmış böyle bir metninin ülkemizde de sahneleniyor olması bir tiyatrosever olarak beni oldukça mutlu etti. İnsana düzeni, politikayı, gidişatı sorgulatan harika bir oyun.


Konu fazlasıyla ağır fakat böyle bir konu, sanırım inanı sıkmadan ve dikkatleri dağıtmadan anca bu kadar güzel derdini anlatabilirdi. 


Ele alınan konunun yanında oyunun en güzel tarafı, oyuncuların seyirciye hayrete düşürecek üstün performansları. At, keçi, eşek, domuz ve daha bir çok hayvan, oyuncular tarafından size o hayvan hissini vererek öyle güzel canlandırılıyor ki, gerçekten şaşkınlık içinde izliyorsunuz onları. Ayrıca, tüm oyuncular bir buçuk saat boyunca ayak uçlarında, parmakları ve kafaları değişik şekillerde ya da kambur bir şekilde hareket edip kan ter içinde kalarak performanslarının sınırlarını sonuna kadar zorluyorlar. Benimse, o an tek düşündüğüm; ne kadar alkışlarsam alkışlayayım haklarını veremeyecek olmamdı. 


İyi bir oyun ve oyunculuk görmek istiyorsanız, mutlaka Hayvan Çiftliği'ni izlemenizi öneririm. Ne bir fazlası var ne de bir eksiği. Her şey yerli yerinde. Harika bir politik edebiyat şöleni için şimdiden hepinize iyi seyirler...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...