20 Mart 2014 Perşembe

Ethan Hawke Fimlerinden...

Siz de bir oyuncuya takıp, ardından onun tüm filmlerini izlemek isteyenlerden misiniz bilmiyorum fakat ben bu sıralar film izlemeye, bir de üzerine Ethan Hawke filmlerini izlemeye fena halde takmış bulunmaktayım.

Kendisiyle Before Sunrise'da tanıştığımı zannederken, geçtiğimiz günlerde öğrendim ki, aslında Dead Poets Society'ye (Ölü Ozanlar Derneği) dayanıyormuş tanışıklığımız. Tabii o filmde henüz 15 yaşında olduğunu düşünürsek, tanıyamamışlığım makul karşılanabilir.

Bu kısa girizgahımın ardından, lafı fazla uzatmadan gelelim asıl konuya. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde üç Ethan Hawke filmi izledim. Bu aralar çılgınlar gibi izlediğim onlarca filmin yanında sayıca lafı bile olmasalar da, Ethan Hawke nedeniyle tabii ki özel bir yere sahipler. Ve izlediğim tüm filmleri sizinle paylaşmak istediğim için ilk olarak bu filmlerden başlamaya karar verdim.


Great Expectations (Büyük Umutlar)



Birkaç hafta önce internette film keşfine çıkmışken, blogunu çok beğendiğim tam bir sinema tutkunu olan Elif'in blogunda Ethan Hawke filmleri hakkında bir posta denk geldim. Great Expectations'dan bahsediyordu ballandıra ballandıra. Ben de Great Expectations'ı uzun zamandır izlemek istediğimi biliyordum fakat Elif'in postuyla tetikleneceğimi bilmiyordum açıkçası. Hiç vakit kaybetmeden, o günün gecesinde karşımda Ethan Hawke, Gwyneth Paltrow ve Great Expectations...


Film hakkında söylemek istediğim çok şey var aslında ama lafa nasıl ve nereden başlayacağımı tam olarak bilmiyorum. Öncelikle genel bilgileri vermek gerekirse, 1998 yapımı film Charles Dickens'ın 1861 yılında yazdığı aynı isimli kitabından uyarlanmış, güzeller güzeli ve zengin Estella ile fakir bir ressam çocuk olan Finn arasındaki aşkı masalsı bir şekilde anlatmakta.



Küçük bir kasabada günlerini resim yaparak geçiren küçük Finn'in, kasabanın varlıklı kadını Bayan Dinsmoor ve yeğeni Estella ile tanışması üzerine hayatı değişmeye başlar. Zaman içinde Estella'ya tam anlamıyla vurulur, vakitlerinin çoğunu birlikte geçirirler. Sözle ifade edilen hiçbir şey olmasa da bakışlardan ve hareketlerden anlarsınız bu aşkı. Ve öyle bir aşktır ki bu, teyzesinin kendine dair geçmiş hesaplaşmaları nedeniyle yeğenini erkeklere karşı ulaşılmaz bir şekilde büyütmesini, bu kız seni üzecek ve kırık kalp laflarını hiçe sayacak kadar kuvvetlidir. Ve yine o kadar kuvvetlidir ki, Estella'nın bir gün çekip gitmesinin ardından 10 yıl sonra Finn, aşkından hiçbir şey kaybetmeden ünlü bir ressam olarak tekrar aşkının peşine düşer.




Bana göre bu film için, bir aşk filmi deyip geçmek filme yapılmış çok büyük bir haksızlık olur. Great Expectations, harika bir aşk filmidir. Dahası, her mutlu sonda geriye kalan trajedinin ötesindeki aşkın hikayesidir, olduğu gibi değil de hatırda kalan aşkın en doğal ve aynı zamanda en hüzün kokan halinin yansımasıdır. Finn'in gözlerinden ve kaleminden anlatılır Estella. Estella ve filmin genelinin rengi yeşildir. Çünkü yeşil, kıskançlık ve yeniden doğuşu simgeler yönetmen Alfonso Cuarón'a göre.
Tıpkı Finn'in yeniden doğuşu, vazgeçmeyişi ve büyük umutları gibidir aslında.




Tabii bir de Robert De Niro faktörü var filmde. Hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkıp, zincirleri birbirine bağlatıp, küçük rol yoktur büyük oyuncu vardır diye bas bas bağırıyor seyirciye.




Estella'nın saçının Finn'in eline düştüğü, Estella'yla Finn'in birbirlerine ilk kez yaklaştığı, Finn'in çırılçıplak Estella'nın resmini yaptığı sahne ve bu arada fonda Pulp'tan çalan like a freind... unutulmayacak sahnelerden sadece birkaçı ve bütününe bakınca mutlaka izlemeniz gereken bir film...

Reality Bites (Gerçekler Acıdır)


İkinci film ise, Reality Bites. Yine Elif'in blogunda rastladım ama Great Expectations'ın aksine daha önce hiç duymamıştım. 1994 yapımı filmden, önce birkaç sahne izledim. 90'ların özellikle başlarında çekilen filmlere özellikle bir zaafım olmanın yanın da, Ethan Hawke o en sevdiğim toy haliyle karşımdaydı ve bir yıl sonra çekeceği harika film Before Sunrise'dan belki de haberi bile yoktu o sıralar. Sadece onun değil, aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstlenen Ben Stiller'ın da toyluğu anında bir merak uyandırdı bende ve hemen filmi izlemeye koyuldum. 


Film, üniversiteden yeni mezun olan ve gelecek kaygılarıyla dolu dört arkadaşın mezuniyet sonrası hayata atılma sürecinde yaşadığı zorlukları tatlı bir şekilde seyirciye anlatıyor. 


Filmin ana konusu ilk başta bu gibi görünse de aslında tek bir konuya indirgenemeyecek kadar da farklı hikayelerle dolu. Her karakterin kendi içinde yaşadığı fırtınalar var mesela. Winona Ryder'ın okulu birincilikle bitirmesine rağmen doğru düzgün bir iş bulamaması, resmen depresyona kadar giden trajik durumu kendi başına apayrı bir konu. Ya da Ethan Hawke'un çok zeki olmasına rağmen okulunu bitirmemesi, yine tek başına incelenip üzerine epeyce düşünülebilecek bir nokta. Ya da 90 kuşağını hissettiren fast food zincirleri, marka takıntısı oluşturacak yönde orada burada açılan GAP mağazaları, 900lü hatlar ve AIDS korkusu. Ama tüm bunlar bir kenara,birbiriyle sürekli didişen iki dostun, arkadaşlıktan aşka dönüşen hikayesi, belki de filmin en baskın konusu haline geliyor zamanla.


En başından beri bellidir aslında Troy'un (Ethan Hawke) Lelaina'ya (Winona Ryder) olan aşkı ama belli edemez bir türlü. Belki de Ben Stiller'ın iyi ve zengin adam Micheal rolüyle bir araya girip çıkması gerekiyordur bunun için.




İşte ben Ethan Hawke'a tam da bu rolleri yakıştırıyorum. Seyirci olarak içiniz gider ve hiçbir şey yapamazsınız ama garip bir ruh haline bürünürsünüz o anlarda.
Ben o ruh hali içinde derin düşüncelere dalarken  Ethan Hawke, epey süre etkisinde kaldığım şu sözleri söyler; This is all we need. a couple of smokes. A cup of coffe and a little bit conversation. You and me and five bucks...



Ve sonra çok daha güzeli gelir bu sözlerin, mutlu bir anın ardından tatlı bir diyolagla;

Troy: I was really going to be somebody by the time I was 23.

Lelaina: Honey, all you have to be by the time you're 23 is yourself.




Sonra Ethan Hawke harika bir şarkı söyler, adından U2'dan, All i want is you çalar...Ve o barda geçen sahne de asla unutulamaz...

Ne bir gençlik filmi ne de romantik bir komedi, hepsinden çok daha fazlası var Reality Bites'da. Gerçekleri yüzünüze tatlı tatlı vurup, güzellikle anlatıyor. Sonunda da yine tatlı bir tat bırakıyor bünyede. Yirmili yaşlar bitmeden, otuzlara gelmeden bir önce izlenmeli...

Taking Lives (Hayatın Benim)



Ve son olarak diğer anlattığım iki filmden çok farklı bir Ethan Hawke filmi olan Taking Lives'i izledim. Tam bir gerilim filmi olan Taking Lives tarzı filmleri aslında pek sevmiyorum fakat yakın bir arkadaşım, benim Ethan Hawke sevdam üzerine zamanında çok beğenerek izlediğini söyleyince ben de merak edip ekranın karşısına geçip tekrar Ethan Hawke'la baş başa kaldım.



İzleyecekler için, fazla spoiler vermeden konuyu toplamak gerekirse; ortada çözülememiş bir cinayet ya da daha doğrusu birbirini aynı şekilde izleyen cinayetler silsilesi yani seri bir katil ve artık böyle olayların ustası olmuş diyebileceğimiz nitelikte güzel bir FBI ajanı olan Angelina Jolie var. Seri katili bulmak için görevlendirilen Scott, (Angelina Jolie) cinayet sırasında potansiyel suçlu olarak sorgulanan ve (yine) ressamlık yapan Costa yani Ethan Hawkle ile tanışır. Kısa zaman içerisinde Costa'nın suçsuz olduğu anlaşılır fakat Scott ile aralarında bir yakınlaşma başlar ve olaylar gelişir.



Şimdi filmi beğenmeme ve beğenme nedenlerime geçelim.
Beğenmedim çünkü, öldürdüğü insanların kılığına bürünen ve onların hayatlarını yaşayan seri katilin izlediği bu ilginç yöntem izleyiciye çok bariz hissettirilse de güzel ajan Angelina tarafından bir gecede hop diye çözülüyor. Bu noktadan sonra seri katilin kim olduğu da çok bariz anlaşılıyor, ki suçlu olarak başka birisi yakalanmış olsa bile. Ardından, seri katilin portresi anne ilgisizliği ve anne sevgisinden yoksunluk olarak o kadar basite indirgenmiş ki izleyiciye hiç gerçeklik hissi vermiyor. Angelina Jolie'den zaten pek fazla haz etmem bir de yine aynı tarz bir rolle karşımızda olunca bıkkınlık seviyesine ulaştım. Filmin bir parçasına sıkıştırılan sevişme sahnesi ise, Angelina filmlerinin bir vazgeçilmezi adeta. Ve Türk filmine bağlanmışcasına klişe bir son izlerken bir anda yön değiştiren sahneyle şaşırdıktan sonra, sahnenin etkisinin geçmesinin ardından, bu ne biçim bir intikam duygusudur diyerek tekrar Türk filmine bağlanmışlık hissiyatı. Ayrıca, 7 ay aradan sonra çıkıp gelen bu bukalemun seri katil en son gördüğümüz gibi, yine aynı fiziksel görünümünde oluşu. Bunun yerine, başka birinin mesela en son trende öldürdüğü adamın hayatını alıp gelse daha bir inandırıcı ve hoş olmaz mıydı  demekten kendimi alamadım doğrusu.



Filmi beğendim çünkü; aslında filmin katilin kim olduğunu buldurmak gibi bir kaygısı yok ya da olmayabilir. Sevdiğim için söylemiyorum ama Ethan Hawke gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş ve onu böyle farklı bir rolde izlemiş olmak da fazlasıyla güzel. Ayrıca bu adam çok güzel aşık oluyor, aşık rolünü çok güzel oynuyor ve tabii ki çok güzel öpüşüyor. Gereksiz sevişme sahnesinin en güzel kısmı Ethan Hawke'in o güzel öpücüklerini izlemek olsa gerek. Evet Angelina'ya o kadar laf etmiş olabilirim fakat klişe rolünün ötesinde o da kendini aşan bir oyunculuk sergilememiş sayılmaz. Film, gerçekten seyirciyi geriyor, hatta bazı sahnelerde müzik olmadan bu etkiyi yaratabiliyor ki bu özerliğiyle kesinlikle takdiri hak ediyor. Son sahnedeki bir anlık şaşkınlık, üzerine derinlemesine düşünülmediği sürece gerçekten güzeldi. Ve son olarak beğendim çünkü bir Ethan Hawke filmiydi :)



Farklı bir Ethan Hawke filmi için kesinlikle izlenmeli ama önceliğinizi bahsettiğim diğer iki filmden ya da hala izlemediyseniz Before serilerinden yana kullanmalısınız.
Bu ara blogu film yorumlarıyla meşgul edeceğimin haberini vererek hepinize iyi seyirler diliyorum...

2 yorum:

  1. Heyy selam! o elif ben:))
    Taking Lives'ı sadece Ethan Hawke için sevme konusuna noktasına virgülüne kadar katılıyorum:)) o olmasaydı filme çok net vasat derdim; ama tam bir karakter oyuncusu Hawke olunca işin içinde o kadar da haksızlık edemiyorum..
    Diğer filmler için blogumda yazmıştım zaten, hatta seni de etkilemişim ne güzel:))

    daha sonra blogda tekrar bi Ethan Hawke dosyası açar mıyım bilmiyorum ama ondan önce sana iki film önerisi daha vereyim eğer izlemediysen..
    ilki yine eski filmlerden (film de 1924te geçiyor) 'The Newton Boys' gerekten çok sevdim. özellikle Hawke'ın canlandırdığı karakter Jess Newton -olağanüstü:))-
    diğeri de 'Training Day' bu da çaylak-polis-kovalamaca filmi. ben pek sevmem ama yine de izlerken güzel vakit geçiririm. ama bu biraz farklı.. Danzel Washington bu filmle oscar almış; yani sadece Ethan Hawke değil bu kez:) çok harika bi oyunculuk var. sırf onun için bile izlemeye değer:)

    *çok konuştum ama ismim geçince dayanamadım:) bol filmli günler!!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selam Elifcim :)
      Ethan Hawke sevgimi bir kez daha depreştirdiğin için tekrar teşekkür ederim sana :) Taking Lives cidden sadece Ethan Hawke olduğu için güzel, hemfikir olmamıza sevindim :)
      Önerdiğin filmleri de en yakın zamanda izlerim umarım, The Newton Boys epey farklı gözüküyor :)
      Güzel yorumun için de ayrıca teşekkür ederim :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...