24 Nisan 2014 Perşembe

Bir kol boyu mesafeden varlığımızı görünür kılma çabamız...


Selfie; son zamanlarda hepimizin diline pelesenk olan, çağın dile yeni armağanı, 2013 yılının en çok kullanılan kelimesi ve hepimizin telefonlarını, instagramını, facebookunu ve diğer paylaşım sitelerini süsleyen bir kol boyu mesafeden varlığımızı hissettirmeye çalıştığımız fotoğrafların genel adı...

İtiraf edelim, hepimizin vardır en azından bir tanecik selfiesi. Öyle çok ortalıkta olmasa da daha özel olan facebook hesabınızda paylaşmışsınızdır belki siz de benim gibi. Ben selfieye ne mesafeli olanlardanım ne de kendini kaptıranlardan, öyle arada bir yerdeyim. Benim çoğu selfiem, selfie nedir daha bilmezken çekilip paylaşılanlardan. Birkaç gün önce fark ettim, Pairs'te Eiffel'in altında çekilmiş bir selfiem varmış, oysa benim amacım selfie çekmek değil sadece kulenin tepesinin gözükmesiydi. İşte bu ve bunun gibi benim selfielerim.  Fakat, kendimi ifşa etme çabası içerisinde olsam instagramım ya da blogum bu yeni moda fotoğraflarla dolup taşardı sanırım.

Selfie hakkında bir yazı yazacağım hiç aklıma gelmezdi, çok da bilgi sahibi değildim, ta ki sevgili Yekta Kopan'ın Bir Kol Boyu Mesafe yazısını okuyana kadar. Selfienin kısa bir tarihi ve harika tespit ve de göndermelerle dolu müthiş bir yazı. Sırf bu yazıyı paylaşmak amacıyla yazdım bu postu. Mutlaka okumalısınız!

21 Nisan 2014 Pazartesi

Birkaç Kitap

Bir haftalık Paskalya tatilimin ilk gününden, sendromsuz bir şekilde geçmekte olan keyifli bir pazartesinden ve güneşli bir Ankara öğleden sonrasından herkese merhaba!
 Bugünkü postumuzun konusu kitaplar; benim artık kendileriyle çok haşır neşir olamadığım fakat onlara karşı derin hislerimin hiçbir zaman bitmeyeceği güzel varlıklar...
Evet, artık eskisi kadar çok okuyamıyorum ama yine de az biraz okumaya çalışıyorum. Mesela, şu bir haftacık tatil için bir dolu kitap alıp dizdim başucuma. Bitmeyeceğini bilsem bile, bir ondan bir şundan harıl harıl okuyorum, maksat tatili güzel değerlendirebilmek. 
Neyse, lafı çok uzatmadan son zamanlarda okuduklarımdan birkaç tanesini sizlerle paylaşıp gideyim hemen ben. 
Bu yıl ilk olarak Buket Uzuner'den Şiirin Kızkardeşi Öykü'yü okudum. Ben Buket Uzuner'le biraz geç tanıştım ama onun kalemini çok sevdim. Bilmem bu, kaçıncı kitabı okuduğum. 
Yazar, yaratıcı zekasıyla yine harika bir kelime oyunu yapmış kitabın adında. Kitabı oluşturan dört öyküden ilkinin adı olan Şiirin Kızkardeşi Öykü'yü okuduktan sonra anlayabileceğiniz bir oyun bu. Yazarın bu öyküsünü ve "dünyanın en büyük küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır" sözlerini çok sevdim ben. Diğer öyküler de yazarın tarzına yakışır bir şekilde sürprizlerle ve beğenilerle bir çırpıda akıp gidiyor. Cinsel Öyküler başlıklı son öykü ise, zamanında  üniversite arkadaşı olan ve uzun süre aradan sonra tekrar bir araya gelen beş arkadaşın oynadığı tehlikeli bir oyunu anlatan çok akıllıca yazılmış bir hikaye beşleme. Beş farklı karakterin hayatlarına dair tüm bilinmezlikleri ortaya koyan bu öyküleri okurken, insanının içi sevinç, üzüntü ve şaşkınlık duygusuyla garip bir ruh haline bürünüyor. Fazlaca etkileyici bir hikaye. Ve çokça güzel bir kitap bana göre.



Kafka'nın başka birçok kitabını okumuş olsam da, Dönüşüm'ü okumadan kendimi, Kafka hayranı saymam büyük bir ayıp olurdu herhalde. Ayıbımı örtmek için, önceden alıp başucumda beklettiğim Dönüşüm'ü geçenlerde okudum. İncecik kitap, sayfalarına sığamayacak kadar çok ve anlamlı  şeyler veriyor okuyucuya. Herkesin bildiği gibi, kitapta bir adam bir gün uyanır ve kendini dev bir böceğe dönüşmüş şekilde bulur. Bu ilginç olay, çok şey anlatır aslında insana. Metamorfoza ve varoluşçuluğa yaptığı göndermeyle fazlaca bilimsel, aile yapısını ve yalnızlığı insana sorgulattığı için de fazlaca toplumsaldır bana göre. Her okura farklı bakış açısı katıp, düşündüren ve sorgulatan bir eser kuşkusuz. Farklı olana yapılan muamele, yalnızlık, çaresizlik ve daha bir dolu şey, Kafka'nın bundan yüz yıl önce yazdığı bu incecik kitapta gizli. Hala okumadıysanız, en yakın zamanda okumalısınız mutlaka.


Yekta Kopan'ın öykülerini çok seviyorum. Murat Gülsoy ve Buket Uzuner gibi ayrıdır onun öykülerinin bendeki yeri. Fakat, Kara Kedinin Gölgesi, biraz farklı bir öykü kitabı, hatta öykü kitabı yerine öykü görünümlü şiir kitabı demek daha doğru olabilir belki. Birer sayfalık hikayelerden oluşan kitaptaki cümlelerde sanki şiirler saklı. Bu nedenle, insanın ruhunu okşayan çok tatlı cümleler barındırıyor içinde. Ve yine bu nedenle, uzun yazmak kolaydır da, az sözle çok şey anlatmak kolay değildir diyerek bir tarz denemesi yapan Yekta Kopan, hedefine ulaşmış gibi duruyor bana göre.   Kitabın diğer ilginç bir yanı da, her öykünün ressam Temür Köran'ın desenleriyle sayfalarda kendilerine bir can bulmuş olması. Öyküleri anlatan bu çizimler gerçekten dikkat çekici. Yekta Kopan, Kara Kedinin Gölgesi için "hayatımın fragmanları bu kitapta" demiş bir de zamanında, yani epey bir özel anlaşılan yazar için. Fakat, sanırım ben tam bir klasik uzun öykü okuyucusu olduğum için bu kitap pek bana hitap etmedi. Kısa öykülerden, şiirlerden ve farklı tarzlardan hoşlanıyorsanız, eminim seveceksiniz.

Bu post için üç kitap ayırdım, diğer okuduklarımı ilerleyen günlerde paylaşmak dileğiyle, herkese bol kitaplı günler ve mutlu haftalar...

16 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Delinin Harita Defteri


Lafa tam olarak nereden, nasıl başlasam bilemiyorum aslında. Ve yine aslında, benim bu postu çok önce ya da çok sonra yazmam gerekiyordu fakat canım şimdi yazmak istedi. Gezi blogu olma yönünde bir iddiam da olmadığına göre introductionımda biraz laga luga yapabilirim diye düşünüyorum :) 

Sanırım bundan iki ya da üç yıl önceydi, ben ya üniversite ikinci sınıfta ya da üçüncü sınıftaydım. O zamanlar şu an gezmiş olduğum 12 ülkenin daha hiçbirini gezmemiştim fakat yeni yerler keşfetme arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Work and Travellar, Interraillar, çalışma kampları ve onlarca tur programı her gün mütemadiyen gezindiğim sayfaların başlığını süslüyordu. Ha tabii bir de, her zaman hem imrenerek hem de kıskanarak izlediğim dünyayı geziyorum programları. 

Küçüklüğümden beri çok ilgimi çekmişlerdir onlar. O programlar sayesinde, bir gün Avrupa'nın en zengin ülkesinde en kokoş şehrinin sokaklarında güzel parfüm kokuları eşliğinde dolaşmış, başka bir gün Afrika'nın en fakir ülkesinde adını hiç duymadığım bir şehrin derme çatma sokaklarında yine adını hiç duymadığım ilginç meyvelerin kokusunu içime çekmişimdir. Gördüğüm her yere gitmek, hayran kaldığım her yeri canlı canlı yaşamak istemişimdir.

İşte o bahsettiğim iki ya da üç yıl önce, yine yurt dışına açılma duygusuyla dolup taşmış ve arkadaşlarımı gaza getirirken (ve niyeyse, gezme dürtümün beni yoklayışı, her zaman olduğu gibi bir vize veya final dönemiydi) televizyonda bir Belçika programına denk geldim. Öyle çok dikkatli izleyemesem de, şehrin tüm tarihini ve güzelliğini bir kenara bırakarak, o iki güzelliğin birlikteliğine tüm kalbimle vurulmuştum; çikolata ve peynir, çikolatalı eritme peynir!

Sonra hemen internetin başına geçip Belçika turlarını aramaya koyuldum, aklıma koymuştum bir kere Belçika'ya gidecek, önce şehri güzelce keşfedecek, sonra da sıcak peynire çikolatamı eşlik ettirip doyasıya tadını çıkaracaktım. Tek bir Belçika turu yoktu fakat Belçika'yı da içine alan Benelux turları vardı, oh bu daha iyiydi, hem Belçika hem de yanında dört ülke daha!

Ertesi gün gidip arkadaşlarıma çıtlattım hemen konuyu, Benelux turuna çıkalım dedim. Zaten hepimiz birbirimizden hevesli olan biz, başladık planlar yapmaya, ciddi ciddi koyduk kafaya, hadi bu yaz gidiyoruz dedik. 

Sonra yaz geldi, biz gidemedik, seneye gideriz dedik, okul bitsin gideriz dedik ama mutlaka gideriz dedik, yıllıklarımıza bile yazdık.

Daha sonra okul bitti, biz arkadaşlarla Benelux turuna yine çıkmadık ama ben mezuniyetimi kutlamak için ailemle birlikte Balkanlar'ı ve Orta Avrupa'yı içeren 7 ülkelik bir tura çıktım, ilk gezdiğim ülke Romanya, en çok sevdiğim şehir Budapeşte oldu. Çok gezmiş, çok görmüş, çok eğlenmiş ama hala Belçika'ya gidememiştim.

Ardından, mastera başladım, winter breake az bir süre kalmışken yine bir sınav öncesi Benelux düştü aklıma, aslında kışın da güzel olabilir dedim; Fransa, Hollanda, Almanya, Lüksemburg ve tabii ki Belçika...

Bu sefer arkadaş grubuma değil, o grup içerisinde olan en yakın arkadaşıma, dostuma haber verdim, hadi bu kış tatilinde Benelux yapalım dedim, o da olur dedi, aileme haber verdim, bu da Boğaziçi'nde mastera başlamamın şerefine bir hediye olsun dedim (ki yazınki yurt dışı seyahatimiz hem mezuniyetimi hem de Boğaziçi'ne kabul almamı içeriyordu fakat öyle minnoş bir aileye sahibim ki bu konuya başka bir postta ayrıca değinirim ;) ) onlar da hemencik kabul ettiler ve biz de yine aynı hemencilikle işlemlere başladık. Ve 15 gün sonra, dostumla birlikte Belçika uçağında, Brüksel semalarına doğru uçarken buldum kendimi.

Şimdi bunları size niye anlattım bilmiyorum ama amacım yazacağım Belçika yazıma sadece bir giriş yapmaktı. Baktım ki, introductionım çok uzamış bu tek başına bir post olsun dedim ve başlığı da eğer bir gün bir gezi blogu açarsam adını vereceğim "Bir Delinin Harita Defteri" olarak değiştirdim.

En son olarak, Belçika'da peynire çikolata bulayıp yedin mi diye soracak olursanız, yemedim fakat yine de çok güzel bir tatil geçirdim. Bundan sonraki ilk gezi postumu Belçika hakkında yazacağıma söz veriyorum fakat geziye dair fotoğraflarımı, bilgilerimi, hatıralarımı ve daha da önemlisi sözlerimi toplamak için çok uzun süre ayırmam gerektiğinden, bu sözümü ne zaman yerine getireceğim hakkında sizlere bir fikir beyan edemiyorum. En yakın zamanda yazmak dileğiyle diyerek içimdeki gezici kelebeğin ruhuyla hepinize sevgiler gönderiyorum... :)

15 Nisan 2014 Salı

Bursa Kaçamağı


Geçtiğimiz pazar günü Bursa'ya gittim.


Önce Mudanya'yı gezdim, güzel havanın, denizin ve martıların tadını çıkardım.


Sonra, şehre inip Ulu Camii'yi ziyaret ettim.


Koza Han'a girip saatlerce dolandım.



Bu fincan tabaklarına hayran kaldım.


En çok bu vitrini beğendim, kendime, anneme ve kardeşime çok cici şallar aldım.


Meşhur Kebapçı İskender'in önünde uzun bir süre bekledikten sonra,


Bursa'ya gitmekteki asıl amacım olan, o leziz iskenderi afiyetle yedim.


Kafkas'tan kestane şekerlerini zulalayıp, şehrin sokaklarında avare avare dolaşıp, ufak tefek alışverişler yaptıktan sonra Güzelyalı'da güneşi batırdım ve İstanbul'a döndüm...
:)


12 Nisan 2014 Cumartesi

Picasso


Pera Müzesinde Picasso sergisi varmış, tesadüfen denk gelmesem hiç haberim olmayacaktı. Bu aralar ne doğru düzgün resim yaptığım var ne de gidip güzel bir sergi gezdiğim. Picasso'nun kübik resimleri bana çok uzak olsa da duyar duymaz hemen gittim, gezdim.


Pera Müzesi, Picasso'nun doğduğu evden gravürler ve seramik eserlerle ağırlıyor ünlü sanatçıyı. Çocukluktan başlayıp, hayatının bazı özel anlarına dokunuşlar yaparak sanatçının kişisel deneyimlerini sanatseverlerle buluşturuyor.



Asıl ismi Picasso-Suite Vollard olan sergi bir gravür sergi olduğu için eser sayısı kısıtlı ama yine de sergide ye alan, sanatçının en iyi eserlerini oluşturan Suite Vollard dizisindeki eserler, görülmeye değer.


Picasso'nun ilk bakışta anlaşılması zor olan ama uzun uzun inceledikten sonra kendinize göre bir dolu anlam çıkarabileceğiniz sıra dışı gravür eserlerini daha yakından görüp, sanatçının yaşamında kısa bir yolculuğa çıkmak isterseniz 20 Nisan tarihine kadar Pera Müzesi'ne uğrayıp sergiyi gezebilirsiniz. Şimdiden herkese mutlu bir hafta ve sanat dolu günler diliyorum...

11 Nisan 2014 Cuma

Karanlıkta Diyalog


Bugün çok farklı ve çok etkileyici bir deneyim yaşadım. Bir buçuk saat boyunca karanlık bir İstanbul'un sokaklarında dolaştım, akan trafiğin arasında karşıdan karşıya geçtim. Bir parka gidip ağaçlara dokundum, bir bankta oturup, kuşların cıvıltısını dinledim. Manavda meyvelere dokunup, kokularını hissettim. Tramvaya bindim, insanların sesini dinledim. Vapura bindim, martılara kulak kabarttım. Koltuğuma yaslanıp, çok sevdiğim bir filmi dinledim. Bir kafeye gidip portakal suyu içip arkadaşlarımla sohbet ettim. Nasıl göründüğünü bilmeden yazı yazmaya çalıştım. Bir elimde beyaz bastonum, diğer elimle tüm şehrin duvarlarına dokunarak karanlık İstanbul'un tüm renklerini hissetmeye çalıştım... 

Ben bugün bir buçuk saatliğine görme engelli oldum. İlk başta çok korktum, başlamadan bitirmek istedim. Sonra elimden bir görme engelli tuttu ve bana cesaret vererek şehrin sokaklarında bana rehberlik etti. Hem hüzünlendim hem eğlendim ama en çok da öğrendim. Bizle onlar arasında hiçbir farkın olmadığını öğrendim. Yani aslında biz ve onlar diye bir ayrımın olmadığını öğrendim. Neler hissettiklerini, neler yaşadıklarını ve nasıl davrandıklarını öğrendim. Onlar gibi görmeden, sadece dokunarak, duyarak ve koklayarak beynimle hayatı görmeye çalıştım...

Ben bugün, 30 ülkede, 130 şehirde milyonlarca insana bu harika deneyimi yaşatan ve Aralık ayından beri İstanbullular ile buluşan Karanlıkta Diyalog sergisini ziyaret ettim. Sonra da, iyi ki bu deneyimi yaşamışım dedim. Şimdi de, sizlere mutlaka gidin ve karanlık dünyanın bizimkinden hiç de farklı olmayan renklerini keşfedin diyorum. Unutmayın ki, öğrenmenin tek yolu karşılaşmaktan geçer...

8 Nisan 2014 Salı

Pek Naif Bir Mekan: Naif


Uzun süredir mekan yazıları yazmadığımı fark ettim. Oysa, İstanbul'da yaşamaya başladığımdan beri, yeni mekanlar keşfetme tutkumu fazlasıyla tatmin eden bir dolu yeni yer keşfettim. Bu güzel mekanların en başında da hiç kuşkusuz Naif geliyor.


Naif'i keşfetmem ya da daha doğrusu kendisine rastlamam, Instagram'da takip ettiğim kişilerin birer birer, Naif'le özdeşleşen o güzel porselen tabakları paylaşmasıyla oldu. (Tabii gider gitmez ben de hemen fotoğraflayıp paylaştım :) ) Görür görmez çok hoşuma gitti. Hemen kısa bir araştırma yapıp Naif'in yolunu tuttum.

Naif, Karaköy'ün kimi zaman insanın üzerine gelen renksiz sokaklarında, bölgedeki hepsi birbirinden çekici diğer cafeler gibi adına münhasır naif bir dünya yaratmış kendine. İçeri girene kadar, sizi nasıl bir güzelliğin beklediğini bilmiyorsunuz. Dışarıdan bakınca, Karaköy sokaklarında sırıtmayacak kadar mütevazi, içeri girince ise bambaşka bir dünya. Sanırım bu da, tüm Karaköy mekanlarının ortak özelliği.


Biz bir cumartesi sabahı kahvaltı yapmak amacıyla gittiğimiz için menüye çok fazla göz gezdirmeden iki kişilik bir kahvaltı, yanında da methini çok okuduğum patatesli omlet istedik. Kahvaltısı ve omleti doyurucu ve lezzetliydi.


Aslında tüm ya da çoğu mekan yazılarımda yaptığım gibi uzun uzun, ballandıra ballandıra tattığım lezzetlerden bahsetmem gerekirken, iki sözcükle geçiştirmemin bir nedeni var elbette. Hayır, kesinlikle aradığımı bulamadım diyemem, karnım çok güzel doydu ve yediğim her şeyden tat aldım fakat Naif benim için, gideyim güzel bir şeyler yiyeyim değil de, gideyim kendimi mutlu hissettiğim güzel bir yerde bir şeyler atıştırayım mekanlarından oldu. Ben Naif'in dekorasyonuna, insanı iyi hissettiren atmosferine hayran kalmaktan yemeği ikinci plana attım, itiraf ediyorum.



Şu ince ve hoş ayrıntılara bakar mısınız, karşısında nasıl hayran kalmaz ki insan. Naif'in her bir ayrıntısına ayrı ayrı hayran kaldım. Burada yemeğimi yerken yediğim şeyin ne olduğunun önemi olmadan çok keyifli bir gün geçirdim. Kendimi çok mutlu hissettim.
 Şaka bir tarafa, bu hoş mekan tüm yemeklerinde yerli malzeme kullanıyormuş, yani lezzetsiz bir şey yemenize imkan yok. İştah açıcı lezzetler mekanın görselliğiyle birleşince de gördüğünüz gibi naif bir şölen çıkıyor ortaya. 
Son olarak, mekan hakkında daha fazla bilgi için şuraya hemen bir tık tık yapabilirsiniz. 
En yakın zamanda keşfetmenizi dileyerek, herkese afiyet olsun diyorum...


7 Nisan 2014 Pazartesi

Nice Yıllara


Geçtiğimiz hafta sonu  Nice Yıllara adında çok tatlı bir oyun izledim. Oyun, Tuncay Özinel tarafından yazılmış ve ölmeden önce en büyük arzusu olarak, oyunun sahne ışıklarına kavuşmasını istemiş. Sevgili Göksel Kortay da Tuncay Özinel'in bu vasiyetini yerine getirerek oyunu sahneye koymuş.


Nice Yıllara, zamanında çok ünlü olan, sayısız oyunda başrol oynamış fakat alkışa hiç doymamış Zerrin Karaman adlı bir oyuncunun, oyunculuğu bıraktıktan sonraki yaşamını seyirciye sunuyor.


O gün Zerrin Karaman'ın doğum günüdür (ya da değildir). Ve doğum gününü kutlamak için bir parti vermeye karar verir. Birkaç eski oyuncu dostuyla, eleştirmen ve gazetecileri çağırır. Biraz dedikodu, biraz sohbet ve bol kahkahayla eski günler yad edilir tadı sirkeye benzeyen bir şarabın yardımıyla...


Zerrin Karaman'ı izlerken her oyuncudan ve sanat camiasının kendi içindeki durumdan izler buluyorsunuz. Fakat daha sonra durup düşününce, aslında acı gerçeğin sanatçılarla kısıtlanamayacak kadar özel olmadığını fark ediyorsunuz. Yalnızlık, belki de insanoğlunu bekleyen en en acı ve en son gerçek...


Harika bir dekor var sahnede. Köhne bir evde eski antika eşyalar, duvarlarda Zerrin Karaman'ın oyunlarının afişleri, kostümler, peruklar ve bir köşede hiçbir zaman çalmayan telefon...


Tek kişilik oyunlarda, oyundan kopmamak epeyce zor olur genelde seyirci için. Konu ne kadar ilginizi çekse de oyuncu tek başına egemen olduğu sahneyi tam olarak dolduramıyorsa bir süre sonra sıkılmaya başlarsınız. Fakat, bu oyunda Defne Yalnız öyle bir oynuyor ki, sıkılmayı bırakın keşke hiç bitmesin diye geçiriyorsunuz içinizden. Onun ne kadar başarılı ve tecrübeli bir televizyon oyuncusu olduğunu kimse inkar edemez tabii ki ama sahne apayrı bir dünya bana göre ve Defne Yalnız o dünyanın da başarılı, güçlü ve tatlı kraliçesi. Oyunu çok fazla beğenmemin nedenlerinin en başında, Defne Yalnız'ın harika performansı geliyor. Ayrıca, oyunun aslında bir erkek oyuncu için yazıldığını fakat Göksel Kortay ve Defne Yalnız'ın oyunu çok başarılı bir şekilde bir kadın oyuncu için uyarladığını da belirtmeliyim.


Emek verildiği her halinden belli olan dekoruyla, fonda çalan harika şarkılarıyla ve tabii ki Defne Yalnız'ın disiplinini yansıtan başarılı oyunculukla Nice Yıllara İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun 2014 yılında sahneye koyduğu en güzel oyunlardan biri. Mutlaka izlemenizi ve başta Defne Yalnız olmak üzere tüm ekibi ayakta alkışlamanızı dilerim. Herkese iyi seyirler...

5 Nisan 2014 Cumartesi

Life is Beautiful!


Bugün, bir kitabın, bir tutam tükürükle ıslatılıp narin darbelerle çevrilen yorgun fakat heyecanından ödün vermeyen sayfaları arasında buldum kendimi. "Genç kadın İstiklal Caddesi'ne doğru ilerlerken, acaba bu sefer görür müyüm onu, diye geçirdi içinden." Aslında, aklımda olan bu düşünceler değildi beni bir kitabın içerisinde hissettiren. Hatta, böyle bir cümle kurduğumu bile zannetmiyorum. Bugün, bünyemi yoklayan özlem rüzgarıyla yürürken yanımdan geçen iki yabancı takıldı gözüme. Elimde sıkı sıkı tuttuğum ve son sayfalarına geldiğim kitabın iki karakteriydi onlar. O kadar emindim ki onların olduğuna, dönüp bir daha baktım, sonra da kocaman gülümsedim...

Dün, okuldan çıkıp, yeni spor ayakkabılarımla nefesim kesilecek kadar süratlı bir şekilde sahile inerken mutluydum. Teknelere ve martılara bir göz kırpıp, hemencecik geçtiğim sahilde denizin ilkbaharla karışan havasını solurken mutluydum. O çok sevdiğim kahvecide denize karşı oturup bir yandan kahvemi içip bir yandan mandala boyarken mutluydum.
Tek bir düşünce vardı aklımda, tanrım yaşamak ne kadar da güzel! Yediğim yemeğin tuzsuzluğuna inat, Boğaziçi'nde okumanın zorluğuna inat, 23 yaşına girmiş olmanın büyüklüğüne inat ve terk edilip bırakılmama inat hayat hala çok güzel!

Mütevazi olamayacağım ya da daha doğrusu küstahlık yapmayacağım ve itiraf edeceğim; ben hayatı güzel yaşıyorum arkadaş! Hayattan zevk almayı biliyorum. Gezip dolaşmayı, okuyup yazmayı, yürüyüp koşmayı, yemeyi içmeyi, güzel giyinmeyi, kahkahalarla gülmeyi seviyorum. Belki hayat bana kendisini güzel sunmuş ve biraz torpil geçmiş olabilir fakat herkes gibi benim de zor anlarım var. Hatta hiç optimist bir insan olmadığım için karşılaştığım çoğu durum benim için zorluklarla dolu. Fakat ben, hayatın bana sunduğu zorlukları da sevmeyi öğrendim. Yaşadığım aşkın güzelliği gibi yaşadığım aşk acısının da bir o kadar güzel olduğunu ve bunu da yaşamam gerektiğini öğrendim. Mutluluk gibi üzüntünün de yaşanması gerektiğini, içimde tutmamam gerektiğini hatta gerekirse doya doya ağlamam gerektiğini öğrendim...

Dün ne kadar mutluysam, bugün de bir o kadar özlemliydim. Bazen çok özlüyorum, bugün de o günlerden biriydi. Özlemek, tekrar olsun demek değil ama, sadece anıların canlanması, gözünün dalması, birkaç beyin hücrenin ölmesi falan... Düşünmemek için hatıralarıma kafa çevirmedim, aksine daha da düşündüm, hak ediyorlar bence, en azından kendime verdiğim değer için...

Yarın neli olacağımı bilmiyorum, belki mutlu belki huzurlu belki de stresli... Ama hangi ruh halinde olursam olayım, üzerinden zaman geçince yine aynı şeyi düşüneceğim; her şeye rağmen hayat ve yaşamak çok güzel!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...