16 Mayıs 2014 Cuma

Yüz karası değil, kömür karası...



Etrafta işçiler var. Kasklarının ışığı gözümü alıyor. Çalışıyorlar. Bir ayna inşa ediyorlar. Siyah madde ışıyor sadece. Zaman durdurulmuş.

Herkes aşağıda. Çekiç seslerine karışıyor bilmediğim dildeki şarkıları. Kuşkulu. Belki de ağlıyorlar ya da gülüyorlar aynı anda. Kapıyı kapatıp yürüyorum gecenin içinde. Şaşırtıcı bir karanlık bu parlak. Sesler yol gösteriyor. Durup dinliyorum. 

En mutlu zamanlarımı hatırlamak istiyorum. Geri verin bana. Gizli geçitten aşağı bakıyorum. İşçiler bir an için durup bakıyorlar. Siyah maddeyi nesneye dönüştürüyorlar. Durmadan çalışıyorlar. Neden bilmiyorum. Her şey tanıdık ve yabancı. Çılgın bir çalışma. Azim. Çekiç. Tık tık. Maddede yaşam soluyor.

Kara yüzlü işçilere anlatmam gerek. Durdurmalıyım. Siyah maddeyle boşuna uğraşıyorsunuz. Gecenin ardında beyaz var. Tepeleme dolu bir bardak süt, ay. Korkuyla bakıyorum pencereden. Akmıyor. Tıkanıyor. Ağırlaşıyor. Yassı bir dip balığına dönüşüyor zaman.

Süt beyazı bulanık bir sabah. Nedir bu telaş? Öldüm mü? İlk soru. Boşluktan cevap gelmesini bekliyorum boşuna. Tıkırtılar var sadece. Gözlerimi kapatıyorum. İşçiler içeride. Diplerde bir yerde çalışıyorlar. Ulaşmak üzereler. El ele verip çekiyorlar devasa nesneyi. Siyah maddenin içinden çıkan bir dönme dolap bu. İçindeyiz. Sarmaş dolaş. Fil dişi renkte teninden siyah madde akıp gidince ortaya çıkıyor mutlu günler.

Yerin altında gelen seslere kulaklarımı kapatmak için uğraşıyorum. Bir çağrı mı, bu yoksa bir tehdit mi? Bedenime engel olamıyorum gidiyor gizli geçidi arıyor dizlerinin üzerinde toz toprak içinde. İşçiler çalışıyor. Bu bir hazırlık, belli. Ayrıştırılıyorum yavaş yavaş. 

Aşağıda yeni bir dünya kurulacak siyah maddeden. Beni de alın aranıza. Sıranı bekle. Zamanı gelince.

Çekiç sesleri matkap gürültüsü konuşmalar uğulduyor yerin altında. Kazıyorlar bıkıp usanmadan. Kasklarını takıp iniyorlar karanlığın içine. Siyah bir maden bulmuşlar hayatımı baştan yontuyorlar. Kahve falı gibi. Siyah madde her şeye dönüşüyor.

Tek kişilik bir rüyanın içinden çıkmaya çalışıyorum. Saate bakıyorum durmadan. Zamanı biri dondurmuş olmalı. Karanlık sonsuz sıkışık yürek çıkacak yerinden. Bina yıkılacak. Kazıcılar altında kalacaklar siyah madenin. 

Aydınlandım ve anladım: Bu karabasan değil...

(Bu bir cinayet...)


Bu post, bu aralar elimden düşürmediğim, çok sevdiğim sevgili yazar Murat Gülsoy'un Nisyan adlı romanından tek tek seçtiğim satırlarla, tarafımca oluşturulmuştur...

Ülkemizin başı sağ olsun...



9 Mayıs 2014 Cuma

Ankara'dan ailem geldi, iki günlüğüne turist oldum!

Durmaksızın yağan bir yağmur var bugün İstanbul'da. Paris'ten bin bir macerayla aldığım şemsiyem bile dayanamadı şiddetine, kırılmadı fakat anlık paraboller yaşadı. Denizde dalga, toprakta da mis gibi geosmin kokusu var bugün. Çalışma masamın üzerinde Nazlı Eray'dan Kızları Öpme Kuyruğu, iki üç tane yenilmeyi bekleyen oreo, bir de siyah çay. Arka fonda da Elthon John usul usul bağırıyor; No Sacrifice...


Bu hafta sonu kendimle baş başayım. Dışarı çıkıp şehrin kalabalığına karışma gibi bir niyetim de hiç yok. Hava da tam evde oturup keyif yapmalık!


Bu hafta sonunu kendimle geçirecek olsam da, geçen hafta sonu en çok sevdiklerimle birlikteydim. Canım ailem Ankara'dan beni ziyarete geldi. Harika bir iki gün geçirdik. Ankara'ya gittiğimde zaten misafir statüsünde ağırlanıyorum, bari İstanbul'da ben ev sahipliği yapayım değil mi? Değil vallahi, benim onları gezdireceğim yerde ben de onlarla birlikte turist oldum çıktım, sonra da hep birlikte keşfettik İstanbul'un bilmediğim yerlerini. 


Okulum ve kaldığım yer Avrupa yakasında olduğu için ben bu tarafları daha iyi biliyorum. Bu sebepten ve Anadolu yakasında gitmediğim, merak ettiğim bir dolu yer olduğundan bu sefer gezi planımızı Anadolu yakası üzerine kurduk. Hadi bakalım, ben şimdi cümlelerimi kısaltayım ve tüm ayrıntıları fotoğraflar anlatsın :)



Fenerbahçe ile nihayet tanıştık. Nasıl güzel bir marina burası, bayıldım!


Fenerbahçe'de kaldığımız yerin manzarası. Bu harika manzarayla başlayan gün nasıl kötü geçebilir ki, o küçük yelkenleri severim ben! :)


Bir değil bin tatlı huzur aldık Kalamış'tan....


Ve Kuzguncuk! Anadolu yakasında en çok görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Hiç kuşkusuz, en çok da beğendiğim yer oldu. Renkli binalarla süslü güzel sokaklarında o kadar çok fotoğraf çekip, çektirdim ki. Şimdi burada birkaçını paylaşsam da ayrı bir Kuzguncuk postu yazacağıma söz veriyorum :)










Anadolu Hisarı'nda Göksu Deresi ile de tanıştım bu gezi sırasında. Mütevazi bir Venedik adeta ya da Amsterdam'ın çok daha huzurlu hali.




 



Beylerbeyi, işte tam burada gezinin en can alıcı noktası başlıyor. 
Teknede gece turu, yemek ve eğlence!


Teknede felekten bir gecenin başlangıcı....


Gün batımını boğazın üzerinde izlemenin keyfi, paha biçilemez :)


Teknede yemek biraz sallantılı ama yine de çok güzel :)



Ve gece güzeli, boğaz...


Sonuç olarak, çok gezdim ve çok eğlendim. Ve pek ısınamadığım diğer yaka bu sefer kalbimi fazlasıyla fethetti diyebilirim :)
Bu güzel kaçamak için bir de buradan canım aileme öpücüklerimi yolluyorum :)
Mutlu bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle...

2 Mayıs 2014 Cuma

Grand Budapest Hotel


Bu hafta içi sinemaya gittim ve çok naif bir film izledim; Grand Budapest Hotel yani Büyük Budapeşte Oteli...
 Naif diyerek filmi çok mu basite indirgedim bilmiyorum fakat hikayesiyle, oyuncularıyla ve tüm sahneleriyle filmin bende bıraktığı izlenim kesinlikle çok naif oldu.


Film, Zubrowka adındaki hayali bir şehirde, Grand Budapest adında masalsı güzellikte bir otelde geçiyor. Film boyunca sizi oradan oraya sürükleyip, renkli maceralarıyla harika anlar yaşatacak olan iki tatlı insan, konsiyerj Gustave ve belboy Zero Mustafa filmin baş karakterleri.


Yakışıklı ve çapkın Gustave'ın yaşlı sevgilisi Mademe D'nin esrarengiz ölümü üzerine Gustave ve Zero, Mademe'ın şatosuna doğru yola çıkarlar, şatoya vardıklarında miras bölümünün yapıldığı toplantıya denk gelirler ve Gustave'a Mademe'dan paha biçilmez bir Rönesans tablosu olan Elmalı Genç Adam'ın miras bırakıldığını öğrenirler ve bunun üzerine masalsı hikaye başlar...


Filme gitmeden önce gördüğüm ufacık ufacık sahnelerden zaten böyle olacağını biliyordum fakat film başladığı ilk andan itibaren beni o kadar büyüledi ki, doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Aslında ortada savaş gibi oldukça trajik bir konu var ama usta yönetmen Wes Anderson öyle güzel bir iş çıkarmış ki ortaya sanki bir film izlemiyorsunuz da, koskocaman pastel tonların hakim olduğu mutlu bir resmin ekrandan birer birer akıp giden parçalarına hayran hayran bakıyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanda.


Ya da çilekli bir pastanın içine düşmüşünüz de, içinizdeki kocaman mutluluk ve pembe gözlerle etrafı izliyorsunuz gibi bir hisse kapılmanız da kuvvetle muhtemel tabii.


Anlayacağınız üzere filmin rengi pembe ve sanırım hiçbir filme bu kadar çok yakışmazdı bir renk. Komedi - Dram olarak geçen filmin türünün dramını bundan güzel başka renk ne gizleyebilirdi ne de yeri geldiğinde ortaya çıkarabilirdi. Ve sanırım hiçbir film savaştan sonra, hiçbir şeyin Büyük Budapeşte Oteli kadar güzel kalamayacağını anlatamazdı, Büyük Budapeşte Oteli'nin bile...


Masalsı ve fantastik anlatımıyla gözümü ve ruhumu doyuran filmin, Edward Norton, Jude Law ve daha bir dolu ünlüyle daha da bir renkli hale gelmesi de filmi güzel yapan diğer unsurlardan sanırım. Mendl's pastaları, Agatha'nın yanağındaki iz ve Zero'nun bıyığı da aklımda kalan küçük ayrıntılardan sadece birkaçı.
 Sanat  kokan bu güzel filmi ben çok beğendim. Eminim ki sizler de beğeneceksiniz. Hala vizyondayken mutlaka izlemenizi tavsiye ederim, herkese şimdiden iyi seyirler...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...