30 Haziran 2014 Pazartesi

Let the holiday begins!


Eveeet, temmuz kapıdan kendini gösterdiğine göre benim de tatile gitme zamanım gelmiştir! Ağustosun sonuna kadar buralarda olamayacağım. Ama eğer, Greta neler yapıyor diye merak ederseniz bu tatil boyunca beni instagramdan takip edebilirsiniz. Herkese sevdikleriyle birlikte güzel ve mutlu bir yaz geçirmesini diliyorum.
 Hoşçakalın!...

19 Haziran 2014 Perşembe

Nasıl anlatsam nerden başlasam, Brugge Brugge...



Gerçekten nasıl anlatacağımı ve nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şehir düşünün; huzurun eve, ağaca, kanala ve kuğuya dönüşmüş hali. Sadece bu kadar da değil; çikolata kokusu ve dantel asaleti var şehrin dört bir yanında. Çikolata ve dantelden çok daha fazlası hatta...
Ya da şöyle düşünün; bir gün gözünüzü açıyorsunuz ve kendinizi yıllar yıllar öncesinde, bir daha geleceğe dönmek istemeyeceğiniz dünyanın en güzel küçük şehrinde buluyorsunuz. Güzel bir masalın ya da etkileyici bir filmin içindesiniz sanki. At arabaları, kuğu çığlıkları, kanallardan akan sular, yansımalar ve tarih kokan binalar da bu geçmişe yapılan güzel yolculukta eşlik ediyor size. 
Aslında çok daha fazlasını barındırsa da Brugge denince, ilk hissettiğim şeyler işte bunlar...


Brugge, Belçika'nın batısında yer alan, kuzeyin Venedik'i olarak bilinen, günümüze kadar korunup gelmiş bir Ortaçağ şehri. Şehrin tarihi öyle güzel korunmuş ki, modern bir yapı görmeniz imkansız. Şehirdeki en yeni bina, bundan 100 yıl önce yapılmış. Ayrıca, bu tarihi şehir, ölmeden önce görülmesi gereken yerler listesinde de yer alıyor. 


Bir şubat sabahı Brüksel'den Brugge yollarına düşmemize rağmen, güneşli ve ılık bir hava karşıladı bizi Brugge'de. Belki de şehrin o sıcak atmosferi nedeniyle hissettim bu ılıklığı. Eminim yaz aylarında da çok güzeldir Brugge fakat benim gibi tıklım tıklım turist popülasyonundan hoşlanmıyorsanız, şehri daha da yakından hissetmek için kış ayları en ideal zaman.


Aslında Brugge'e gitmeden önce böylesi güzel bir manzarayla karşılaşacağımın bilincinde değildim. Evet duymuştum çok güzel bir şehir olduğunu ama ne çok bir bilgim vardı ne de mutlaka gitmem gereken yerler listemde yer alıyordu kendileri. Her şeyden önemlisi, Brugge'ü gezerken ben daha In Brugge filmini izlememiştim, izlemeyi geçin daha filmden haberim bile yoktu.



Çikolata, rahibeler ve rahibelerin yaptığı danteller diye söze başlamıştı rehber ilk olarak. Sonra da rahibelere ait evlerden bahsetti. Eğer beyaz, altı siyah çizgili evler görürseniz, bu o evin bir rahibeye ait olduğu anlamına geliyormuş.


Bu beyaz evlerden çok daha ilgi çekici olanı, hiç kuşkusuz kanal üzerinde yer alan, gölgeleri kanalı renklendiren ve tarih kokan güzel evler. İnsanın içinden, Brugge'de yaşayıp bu evlerden birinde oturası geliyor adeta.




Köprülerden kanalları aşıp, şehrin kokusunu buram buram içime çekip Brugge'ün güzel sokaklarını arşınlamak çok keyifliydi. Kanal, yansımalar ve kuğu manzaraları kadar bu sokakların da ayrı bir güzelliği var. 









 Brugge sokaklarında çok cici cafeler ve restoranlarla da karşılaşmanız mümkün ve tabii ki en çok da çikolata dükkanlarıyla. Sanırım Belçika çikolatasının en güzel olduğu yer Brugge. Buradan çikolata almayı sakın unutmayın :) Brugge'de ne yeyip içeceğiz diye sorarsanız da, Brüksel ile hemen hemen aynı; waffle, patates kızartması be Belçika birası hatta direkt Kwak! :)



Brugge ile özdeşleşen bir diğer simge de, danteller. Bu el emeği, göz nuru dantelleri satın alabileceğiniz birçok yer var ama fiyatları epeyce bir pahalı :) Yeri gelmişken, Brugge Brüksel'e göre maalesef daha pahalı bir şehir. 







İçimi ısıtan sokaklardan geçtikten sonra tekrar kanallar ve o güzel evler çıkıyor karşımıza. Ben manzaraya hayran hayran bakmaktan fotoğraf çekmeyi bile unutuyorum zaman zaman...




Şehrin bir diğer güzel sakinleri olan atları da selamladıktan sonra Brugee'ün ünlü meydanı Markt Meydanı'na varıyoruz.


Brüksel'in Grand Place Meydanı kadar güzel bir meydan burası, hatta bana göre çok daha güzel. Koca heybetli bina Belediye Binası. Bu binanın sol tarafında, magnetlerini tüm souvenir dükkanlarında görebileceğiniz meydanın en renkli, en güzel yapıları yer alıyor.




Tam karşı tarafta ise, In Brugge filminin de en heyecanlı sahnelerinin geçtiği Belfry yani Çan Kulesi bulunuyor. Kadraja sığdırmakta zorluk çektiğim kulenin tepesine 366 basamağı tırmanarak ulaşabilir ardından harika bir Brugge manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Ne yazık ki ben bu deneyimi yaşayamadım fakat bir daha Brugge'e yolum düşerse ilk yapacağım şeylerden biri olacak.


Markt Meydanı'ndan ayrılıp, beni büyüleyen şehir Brugge'ün diğer sokaklarını hiç hız kesmeden keşfetmeye devam ettik.



Kanal kenarındaki evleri yine hayran hayran izlerken, kanal turu yapan turistlerden de bir poz yakaladım hemen :) Dilerseniz bu kanal turlarına katılıp Brugge'ü bir de sular üzerinden izleyebilirsiniz.




Brugge'ün diğer bir vazgeçilmezi olan kuğuları eşliğinde, Brugge'deki masalımızın sonuna geldik. Sanırım bu tatilde gezdiğim şehirler arasında beni en çok büyüleyen, en çok huzur veren ve yaşamak için can atacağım en romantik şehir olarak gezi notlarımdaki yerini aldı Brugge.
Her ne kadar bu rüyadan çıkmak istemesem de, Brugge'ü Brüksel'den Paris'e geçiş yolunda gezdiğimiz için yolumuza devam etmemiz gerekiyordu. Belki Brugge çoğu insan için günlerce kalıp tatil yapılacak bir yer değil ama en azından iki ya da üç gün geçirilmeli bu güzel şehirde. Gerçi bana soracak olursanız ben burada bir ömür yaşayabilirim...


Dünya üzerinde bu kadar çok gezilecek yer varken tekrar aynı yere gitme lüksüne sahip değilim sanırım ama eğer elime bir imkan geçerse mutlaka Brugge'e tekrar gitmek isterim.
Bu yaz, siz de Ortaçağ'a yolculuk yapıp, huzur dolu birkaç gün geçirmek ve şehrin romantizminin tadını çıkarmak isterseniz tatil planlarınıza Brugge'ü ekleyebilirsiniz, hatta kesinlikle eklemelisiniz. 
Son olarak, Brugge'ü gezdikten sonra, keşke Brugge'e gitmeden izleseymişim dediğim yazı boyunca da sürekli bahsettiğim In Brugge filmini izledim. Belki ilerleyen günlerde ayrı bir post yazarım filme dair fakat Brugge planları yapanlara tavsiyem, gitmeden önce filmi izlemeniz. Bir gezi filmi olmamasına rağmen, filmin geçtiği sahneleri gidip görünce eminim kendinizi mutlu hissedeceksiniz.
Herkese Brugge'de masal gibi bir gün geçirmesi dileğiyle, iyi gezmeler...


13 Haziran 2014 Cuma

Belçika - Bürüksel

Bu yazının haberini şurada verip, ne yazık ki fırsat bulup da bir türlü yazamadım. Şimdi hazır okulum bitmiş, sınavımı geçmiş, Ankara'ya gelmiş ve tatile çıkmadan önce de iki hafta bolca vaktim varken sömestr tatilinde çıktığım Benlelux turunun ilk durağı olan Belçika ile uzun bir gezi yazısı dizisinin startını veriyorum. En azından şimdilik, gezi blogu olma yönünde hiçbir çabamın olmadığını, sadece hayatımı arşivleme amacıyla, kendim için yazdığımı belirtip, fakat yine de yurt dışı tatil planları yapan okuyucular için de faydalı olmayı umarak, herkese şimdiden keyifli okumalar diliyorum...


İstanbul Atatürk Hava Alanından, üç saatlik bir uçuşla Brüksel Zaventem Hava Alanına vardık. Brüksel, dünya haritasında Batı Avrupa'da Hollanda ve Fransa arasında küçücük bir yer işgal eden Belçika'nın başkenti. Yaklaşık 11 milyon olan ülke nüfusunun 1.5 milyonu başkent Bürüksel'de yaşıyor. Brüksel, Avrupa Biriliği'ne de ev sahipliği yaptığı için aynı zamanda Avrupa'nın da başkenti olarak nitelendiriliyor. Ülkenin resmi dili Fransızca.


Rehber anlatırken oldukça ilgimi çeken ve adeta inek bir öğrenci gibi gezi defterime not aldığım ama birçok kişiye sıkıcı gelen bu bilgilerden sonra, bir de size Benelux'ün ne anlama geldiğinden bahsetmek istiyorum. Belçika, Netherlnads (Hollanda) ve Luxemburg kelimelerinin birleşimiyle oluşan Benelux, bu üç ülkenin coğrafi, politik ve ekonomi anlamında birlikteliğini anlatan bir ifade. Ayrıca, şu anki Avrupa Birliği'nin temelleri de Benelux'e dayanmakta.


Tüm sıkıcı bilgileri art arda verdiğime göre, şimdi şehri keşfetmeye başlayabiliriz :)


Brüksel denince, akla gelen birçok simge var. Bunlardan ilk akla geleni olmasa da, belki de en dikkat çekeni Atomium. Hava alanından şehir merkezine doğru giderken ilk durağımız bu ilginç yapıyı ziyaret etmek oldu. Atomium, 1958 Expo fuarı için yapılmış ve sadece 6 ay durması planlanırken şehrin bir simgesi haline dönüşerek bugüne kadar gelmiş bir anıt. Demir atomunun 150 milyar kere büyütülmüş bir hali olan Atomium, atom çağını simgeliyor. Bu ilginç anıtın diğer bir yorumu ise, dünyaya karşı güç gösterisi oluşturması. Toplam 9 küreden oluşan yapıtın her bir küresi ziyaret edilebiliyor, küreler arası geçiş ise borularla sağlanıyor. Ben çıkmadım ama eğer isterseniz, en üstteki küreden harika bir şehir manzarası izleyebilirsiniz.


Atomium'un içinde bulunduğu park için tam bir bilim parkı diyebiliriz. Benim en çok ilgimi çeken, deney tüpü şeklinde tasarlanmış bu lambalar oldu.



Şehir merkezine doğru yol alırken ikinci durağımız, Zafer Takı oldu. Zafer Takına giden yol boyunca, ayrıca savaş tarihi ve sanat tarihi müzeleri bulunuyor.



Bataklık üzerine kurulu kent anlamına gelen Brüksel, Zenne Irmağı kıyısına kurulmuş. Bu nedenle, şehri arşınlarken bir tarafınızda Zenne'yi görmek mümkün.



Yol boyunca dikkatimi çeken bir de bu ne olduğunu anlayamadığım ağaçlar oldu. Şehrin her yerinde bu ağaçlardan var. Yumrularla son bulan kısa dalları da oldukça garip. Ama sanırım bu şekil, mevsimsel bir durumdan kaynaklanıyor.


Irmak manzarasının ardından Brüksel'i kuş bakışı izleyebileceğimiz seyir terasına gittik. Bu terasta, ayrıca Belçikalı piyade askerlere adanmış bir de Piyade Anıtı yer alıyor.
                  


Ve nihayet kendimizi Brüksel'de olduğumuzu hissettirecek bölgeye geldik.  İleride görünen uzun beyaz yapı, Brüksel denince ilk akla gelen Grand Place Meydanı'na yaklaştığımızın habercisi :)


  Grand Place'a çıkmadan bir de Don Kişot'a selam verdik :)


Grand Place Meydanı'na biraz daha yaklaştık :)



Ve Grand Place Meydanı! Hiç kuşkusuz Avrupa'nın en güzel meydanı, üç ayrı mimari tarzı bir arada bulunduruyor ve resmen tarih kokuyor. Tüm yapılar, önünde durup saatlerce hayran hayran izlenecek kadar güzel. Turistlerin akınına uğrayan bu ünlü meydan, UNESCO Dünya Tarih mirasında da yer alıyor. 

Rehberimizden edindiğim bilgilere göre, bu bitişik bitişik tarihi binaların hepsi, okçu loncası, terzi loncası, kayıkçılar loncası gibi ayrı bir meslek loncasını temsil ediyormuş zamanında. Binaların tepesinde bulunan heykeller de bu loncaların simgeleriymiş.




Koca meydanı tek bir kadraja sığdırmak zor. Bu meydanda kendim fotoğraf çekinmekten, meydanı tek başına da pek fotoğraflayamadığımı fark ettim ayrıca :) Grand Place, gündüz de çok çekici görünmesine rağmen, görmüş birçok kişi bana katılacaktır ki, akşam ışıl ışıl çok daha hoş görünüyor. Turistler, gençler ve yaşlılarla da daha da bir şenleniyor meydan. Ayrıca, yurt dışında internet sıkıntısı yaşayan tüm turistler için, meydanda ücretsiz wifi hizmetinden de yararlanabileceğinizi belirtmek istiyorum :)


Grand Place Meydanı'nın havasını soluyup, kendimizi bir nebze Brükselli hissettikten sonra, meydandan sağlı sollu dallanan Brüksel sokaklarına bıraktık kendimizi. Ve böylece Belçika denince ilk olarak zihnimde canlanan, waffle, patates kızartması, çikolata ve bira kokuları arasında buldum kendimi. Ha unutmadan bir de, ünlü Manneken Pis yani nam-ı değer işeyen çocuk heykeli. Fotoğrafta gördüğünüz gibi küçücük bir şey aslında ama resmen koca şehrin hatta ülkenin simgesi. Turistler önünde fotoğraf çekinmek için resmen birbirini eziyor. Normalde çıplak olan bu heykele bazı günler değişik kıyafetler giydiriliyormuş, biz de şansımıza giyinik haline denk geldik :) Hiçbir anlam veremediğim bu heykelin hikayesi ise rivayete göre şöyleymiş; savaş sırasında bomba nedeniyle ülkede yangın çıkar, bizim bu ufaklık da işeyerek yangını söndürür ve ülkenin savaşı kazanmasını sağlar, ardından da kahraman çocuk olarak ilan edilir. Fakat asıl hikaye, heykelin yanında yazmakta olan şu sözlerle anlatılır: "619 senesiydi, 5 yaşındaydım ve Brüksel'de kaybolmuştum. 2 gün süren yoğun aramadan sonra asilzade, soylu babam beni çok utandırıcı bir pozisyonda buldu, ben işerken... Beni bulmuş olmanın verdiği minnettarlığın bir belirtisi olarak beni aynı pozisyonda tasvir eden bir çeşme yapılmasını emretti. "
Bence de kahraman hikayesi çok daha güzel :)




Hiç gerekmediği halde işeyen çocuğu da ziyaret ettikten sonra, şehrin sokaklarını kaldığımız yerden keşfetmeye devam ettik. Her köşe başında bir wafflecı, çikolatacı ve patates kızartması satan yer var. Brüksel'e gidip de waffle yemeden dönmek olmaz. Mutlaka yemelisiniz. Gerçekten çok lezzetliler. Ayrıca her köşe başında bulunduğu için fiyatları da çok makul. 1 euroya waffle hamurunu alıp üzerine istediğiniz ekstra her bir sosa ya da meyveye 80 cent ödeyerek waffleınızı dilediğiniz şekilde yiyebilirsiniz.



Diğer bir yapmadan dönmemeniz gereken şey ise, çikolata almak tabii. Belçika tam bir çikolata cenneti. Her sokakta onlarca çikolatacı var. Şehri dolaşırken yemek amacıyla özel olarak çikolata almanıza da gerek yok ayrıca. Girdiğiniz her çikolatacı, ikramda bulunacaktır sizlere :)




Çok lüks markaların yanı sıra, her keseye uygun çikolata bulmanız mümkün. Ayrıca çok abartmaya da zaten gerek yok çünkü Belçika'nın ucuz çikolataları bizim ucuz çikolatalarımıza benzemez :) 


Dört ya da beş kutu bir arada 10 euroya satılan çikolataların eğer iyilerini seçerseniz pek de fena sayılmazlar. Eşe dosta birer paket hediye vermek için de idealler. Ne yapalım öğrenci hediyesi bu kadar oluyor :)


Asıl Hollanda'da daha çok yaygın olmasına rağmen, Belçika'da da, wafflecılar kadar olmasa da patates kızartması satan yerler var. Biz, buraya kadar gelmişiz yemeyelim mi dedik ve yedik, siz de yiyebilirsiniz :)


 Waffle, çikolata ve patates kızartmasıyla dolan midelerimizi biraz eritmek amacıyla Brüksel sokaklarını tekrar tekrar arşınladık çünkü daha bizi heyecanlandıran mekana gidip asıl yemeğimizi yememiştik. Bu şehrin kokusunu içime çektiğim dolaşma sırasında, çok tatlı vitrinlerle karşılaştım. İşte onlardan biri yukarıda gözünüze ilişmekte :)



Ve işte beklenen an; Chez Leon! Yeni mekanlar ve yeni tatlar keşfetmeye meraklı iki yakın kız arkadaş olarak çıktığımız bu yolculukta, nerede nereyi gezeriz diye çok planlamamış olsak da, nerede ne yiyeceğimizi günler öncesinden planlamıştık. Hatta gezi planımızı yaparken, ilk sıraya Chez Leon'da midye yemeyi eklemiştik. Hatta ve hatta ben o kadar hevesliydim ki, yolculuğa çıkmadan önce bile Chez Leon'un tencere tencere midyelerini sayıklıyordum.


Chez Leon, ilk dükkanını 1800lü yıllarda Brüksel'de açmış, şu an Paris'te Champs Elysees'in göbeğinde bile şubesi bulunan deniz mahsulleri özellikle de midye ağırlıklı olan hem koca bir zincir hem de tam bir aile şirketi.


Chez Leon, çok çeşitli bir menüye sahip ama biz tabii ki aklımıza koymuş olduğumuz tencere midyelerden aldık. İlk midyeyi yediğim anda, bu kadar süre hayalini kurmuş olmama değdiğini anladım. Gerçekten çok lezzetliydi. Midyeyi pirinçle doldurmadan da, enfes bir lezzet ortaya çıkarılabileceğini kanıtlamışlar adeta. Benim gibi bir midye severseniz eminim ki çok beğeneceksiniz. Tencerede midyenin dışında, çok daha güzel bir midye tattım yine Chez Leon'da ama onu Paris'teki şubelerinde yediğim için Paris yazımı beklemeniz gerekiyor :) Unutmadan midyelerin yanında bir de Kwak adı verilen özel Belçika birasını içmenizi öneririm. Ben, adını hatırlamadığım yine özel bir Belçika birası içtim ama aklım Kwak'ta kaldı. Yolunuz Brüksel'e düşerse mutlaka Chez Leon'a gidin ve benim yerime de hem midye yiyin hem Kwak için :)


Chez Leon keşfimizi de yaptıktan sonra, otele gitmeden önce tekrar Grand Place Meydanında dolaştık. Tüm Brüksel soğuğunu kemiklerimize kadar hissettikten sonra otelimize geçtik. Biz, Grand Place Meyadanı'na yürüme mesafesinde olan Thon Hotel'de kaldık ve oldukça memnun kaldık. Tur dışında bireysel olarak tatil planları yapan gezginlere tavsiye edebilirim.





Son olarak, zaten çok sıcak bir iklime sahip olmayan ülkeyi bir de şubat ayında ziyaret edince, fotoğraf makinemde bu soğuk manzaralar kaldı. Ama kar ya da yağmur yağmadığı için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Belçika'yı yaz aylarında gezmeyi hiç hayal etmemiştim zaten. Benim için Belçika soğuk bir Avrupa ülkesiydi, kışını hissettirip üşütmeli, wafflelarıyla, çikolatalarıyla içimi ısıtmalıydı. Brüksel'de tam da hayal ettiğim gibi bir gün geçirdim, tabii bir eksikle; bende Brüksel'e gitme isteği uyandıran çikolatalı eritme peyniri yiyemedim. Ama çok da önemli değil çünkü belki de çikolatalı eritme peyniri benim için sadece Belçika'ya gitmek için bir bahaneydi :)

En son olarak, Belçika için çok pahalı bir ülke diyemem. Adım başı yer alan waffle, patates ve çikolata dükkanlarıyla ucuza karnınızı doyurabileceğiniz bir ülke ama Chez Leon'a da mutlaka gidilmeli :) Hediye konusunda da hiç sıkıntı yaşamayacağınıza eminim. Gezip görülecek çok fazla yere sahip olmasa da Grand Place ve etrafı şehri hissetmeniz için yeterli olacaktır. Rahatlıkla gezi planlarınız arasında kendisine yer verebilirsiniz. 
Bir sonraki yazımda, Brüksel'den çok daha fazla beğendiğim Belçika'nın en güzel şehri Brugge ile karşınızda olmayı umarak herkese bol gezmeli günler diliyorum...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...