10 Haziran 2014 Salı

Bu sefer olmadı Levy


Uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadığım kitapların başında Marc Levy'nin son romanı Bay Daldry'nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu geliyor. Eminim birçoğunuz kitabı kitapçıların en gözde raflarında gördü, konusu hakkında bir fikre sahip oldu ve hatta okudu. Aslında herkesin elinde olan ve çok fazla okunan, kısacası son moda kitaplara biraz mesafeli olsam da, Marc Levy'nin yeri benim için ayrıdır. Marc Levy sevgimden bu kaçıncı bahsedişim bilmiyorum ama ben onu, kitapları herkes tarafından bu kadar çok bilinmezken, kitapçıların Fransız Edebiyatı raflarında tek tek aradığım ve Can Yayınları'nın böyle kocaman kocaman değil de mütevazi klasik beyaz kapak ve kırmızı kalp basımıyla bize sunduğu zamanlarda sevdim. Ama o kadar çok sevdim ki, böyle çok popüler olunca da bırakamadım işte.

Bu kitabın yeri hem ben de hem de birçok Türk okuyucuda farklı sanırım. Çünkü hikaye, Londra'da başlıyor olsa da Türkiye'nin en güzel şehirlerinden İstanbul'da devam ediyor. Aslında Marc Levy'den böyle bir kitap bekliyordum desem abartmış olmam sanırım çünkü şimdiye kadar okuduğum birçok kitabında, ufacık da olsa bir Türk karaktere yer verirdi usta yazar. Durum böyle olunca, Türkiye'de geçen bir hikayeye karşılaşmak çok şaşırtıcı olmadı benim için.

Hikaye 1950li yıllarda Londra'da başlıyor. Ana karakterimiz Alice, farklı farklı kokular keşfedip ortaya harika parfümler çıkaran keskin bir koku alıcı. Karşı komşusu Bay Dladry ise aksi mi aksi Alice'den yaşça büyük bir ressam. Birbirlerinden pek de haz etmeyen bu iki farklı karakterin yolları, Alice'in hiç inanmadığı halde gittiği falcının ortaya attığı kehanet üzerine kesişir. Kehanete göre, Alice'in hayatının aşkını bulması için Türkiye'ye gitmesi ve öncesinde altı kişiyle tanışması gerekmektedir. Böyle bir kehanete inanmayacak kadar rasyonalist olan Alice, hayatının aşkını bulmayı bir kenara bırakıp Türk topraklarında yetişen birbirinden değişik bitkilerden elde edeceği egzotik kokuların peşine düşmesi gerektiği konusunda ona cesaret veren Bay Daldry sayesinde ve Bay Daldry ile birlikte İstanbul yollarına düşer.

İstiklal Caddesi, Pera Oteli ve Lebon Pastanesi gibi birçok tanıdık mekan eşliğinde Alice'in ve Bay Dladry'nin İstanbul'u keşfetme süreci başlar. Bir falcı tarafından aşk için ortaya atılıp, yeni kokular keşfedip yeni bir parfüm yaratmak amacıyla hayata geçirilen yolculuk, ilerleyen zamanlarda çok başka bir hal alır. Aslında bu yolculuk Alice'in geçmişine, çocukluğuna ve kendisi hakkında bilinmeyenleri keşfetmesine dair bir yolculuktur.

Kitabın ilk sayfalarında hikayeyi benimsemekte biraz zorluk çeksem de özellikle, mekan İstanbul'a taşındıktan sonra birer birer akıp gitti sayfalar. Hatta bir ara kendimi o kadar kaptırdım ki, İstiklal'de yürürken yanımdan geçen iki turisti Alice ve Bay Daldry zannettim. Marc Levy, İstanbul'a dair, bize dair ve bizden yüzümüzü güldüren birçok satırla da gönlümü fethetmeyi başardı. Okuduğum diğer birçok kitabının yerini tutmasa da olayların akışı okuyucuyu bunaltmayacak şekildeydi. Ama ne olduysa artık tüm olayın çözümleneceği son sayfalarda oldu. Belki de yazarı bu kadar çok sevmemi sağlayan, bana inanılmaz dahice gelen kurgu yeteneği bu kitapta resmen yok olmuş. Marc Levy'ye hiç yakıştırmadığım bir son, sonu da geçtim ona hiç yakıştıramadığım bir bakış açısı. İngiltere'de bir falcıyla başlayıp, rüyalarla birleşip birçok farklı rüzgarla harmanlanan hikaye dönüp dolaşıp Ermeni sorununa bağlandı ve ben o noktada şaşırıp kaldım. Konu Türkiye ve Türkler olunca ille de araya bir Ermeni sorunu sokmak bana göre çok acı bir durum. Belki de hikaye boyunca bu durum okuyucuya sezdirilmeye çalışıldı ama ben anlamadım fakat öyle bile olsa, tüm hikayenin bu olay üzerine kurulu olması, sonunu da bu olaya bağlayıp bitirelim demekten çok daha üzücü olsa gerek. Yazar kitapta açık açık bir tarafı savunuyor olmasa da, onun gibi zeki bir kurgucunun kitabına böyle bir son düşünmesi kitaptaki İstanbul'a dair tüm güzel betimlemeleri geride bıraktı benim için.

Biliyorum ki ben yine Marc Levy kitapları okumaya devam edeceğim ama yazarın kalemine olan inancımın biraz kırıldığını itiraf etmem gerek. Kitabı okumayın diyemem tabii ki. Yabancı bir yazar tarafından Türk topraklarını anlatan bir kitap bilakis okunmalı ama diğer kitapları kadar tat vermeyeceğini iddia edebilirim. 
Herkese kitap dolu günler...


4 yorum:

  1. Okumamıştım, yorumundan sonra da okuyacağımı düşünmüyorum Sevgili Greta! Zorlama şekilde Ermeni sorununa bağlanan romanları ben de sevemiyorum ne yazık ki!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok ısmarlama geliyor değil mi okuyucuya? Mac Levy'nin kitabında böyle bir durumla karşılaştığıma gerçekten üzüldüm. Yazarın çok daha güzel kitapları var zaten, bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum Sezer Hanım :)

      Sil
  2. ben de şimdi bi kitap okuyorum adı'geride kalanlar' ermeni sorunu ile ilgili roman,bitirdiğimde paylaşacağım.
    umarım objektif yorum yapabilirim
    sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim Ermeni sorununu konu alan kitaplara karşı bir ön yargım yok aslında beni rahatsız eden, Türkiye hakkında bir roman yazıyorsak mutlaka bu konuyu da araya sıkıştıralım mantığı. Maalesef bu kitapta bunu hissettim.
      Yorumunuzu okuyacağım, keyifli okumalar...

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...