26 Eylül 2014 Cuma

Ben bunu hep yapıyorum.


Hatırlıyorum. Yine bahardı. Yaprakların sararmaya değil de yeşermeye başladığı baharlardandı. Son diye lafa başlarken bile hüznü beraberinde getiren baharlardan değil de ilk'le başlayıp kuyruğunda umut, mutluluk, heyecan taşıyan baharlardandı. Ben yine, şimdi olduğu gibi, sahilde, o en sevdiğim kahvecide oturup, kahvemi yudumlayıp, kulağımda bana eşlik eden müzikle bloga bir şeyler karalıyordum, yan gözle de hep bir hayranlık duyduğum boğazın maviliğini, gemilerin yüzüşünü, martıların kanat çırpışlarını izliyordum. Yine okuldan çıkıp, merdivenleri koşa koşa inip gelmiştim. Yalnız kalmak istiyordum, yalnızlığı özlemiştim. Yine bir hayal kırıklığı vardı omuzlarımda. Fakat, baharın ilk oluşundan mı bilmem, çabuk atmıştım üzerimden. Yazının sonunu mutluluğa bağlayıp, yüzüme bir gülüş yerleştirmiştim, en pembesinden...

İtiraf ediyorum. Bu yazıyı yazmaya başladığımda, içimde kocaman bir huzursuzluk vardı.
Pazar günü Ankara'dan uçup İstanbul'a kondum, her bir şeyi ardımda bıraktım. Bana zaten bitti denmişti ama bu sefer ben de dedim üstüne basa basa, bitti!  Haydi yeni başlangıçlara, demedim ama. Sadece kabullendim. Ne iyi niyetlerim vardı ne de kötü niyetlerim, sadece hissizlik, kocaman bir boşluk, boşluk içinde garip bir huzur. "Sanki hiç vedalaşmamışım herhangi biriyle. Sanki artık hiç özlemiyorum. Kimseyi." yazıyordu ya sevdiğim bir kitabın bir tutam tükürükle çevirdiğim sayfalarının birinde. İşte, tam olarak böyleydi tüm hislerim.
Bu yıl başlangıcı da aynıydı aslında. Ama ben tüm heyecanlarımı geçen yıl tüketmişçesine, gereğinden fazla fütursuzlukla merhaba dedim yeni döneme. İçimdeki tek kıpırtı; kendime, güzel bir dönem geçirmeyi dilemek oldu sanırım. Bir hafta geride kaldı ve dilediğim gibi gitmedi galiba bazı şeyler. Ya da bana öyle geldi. Ya da hiçbir şey olmadı. Ama ben bir şeyler olmasını istedim. Ne olabilirdi ki?
İşte, kendimce değerlendirdiğim bu haftanın huzursuzluğuyla başladım bu yazıyı yazmaya. Ama sonra durup baktım, tıpkı ilkbahar başlangıcında yazdığım o yazı gibi, sahip olduğum güzelliklerin bir kez daha farkına vardım. İstanbul'un en güzel okulunda okumak, sabah sahilde yürümek, gözlerim bayram ederek kahvemi yudumlamak, canımın istediği her şeyi yiyebilecek sağlıkta olmak, radyoyu açtığımda en sevdiğim şarkının karşıma çıkması, masamda duran yarım kiloluk meyveli yoğurdum, bir oyunun prömiyerine aldığım bilet... Hepsi büyük şans ve bunlar sadece ilk anda aklıma gelenler. Bense, tüm bunları görmezden gelip hayatımdaki ufacık bir noktaya gözlerimi dikiyorum ve kendimi hayatın güzelliğini yaşamaktan mahrum bırakıyorum. Değer mi? Değmez. Olmadı mı? Olsun. Yani olmadıysa, varsın olmasın. Yaşamaya, gülmeye, mutlu olmaya, farkına varmaya ve değer bilmeye devam...

13 Eylül 2014 Cumartesi

Aynı Yıldızın Altında


Bu yaz, bütün kitapçıların en gözde raflarında, tüm kızların tatil konseptli havuz başı fotoğraflarında ve hatta ve hatta sokaktaki tüm korsan kitapçıların ayak uçlarında gözümüze çarpıp durdu o mavi kapaklı kitap. Ben; yok okumam dedim, ay çok ergence dedim, tam bir gençlik kitabı dedim, ayrıca çok popüler yani hiç bana göre değil dedim, burun kıvırdım, geçtim. Okuyanlar; ama çok güzel dedi, akıp gidiyor dedi, çok dokunaklı, çok etkileyici dedi, çok beğendik dedi, ben yine burun kıvırdım, geçtim de bir durup, ne anlatıyor yahu bu kitap, konusu ne deme gereği duymadım. Sonra baktım, herkesin elinde ve dilinde dolaşan kitabın filmi çıkmış. Bu sefer, kitabını bilen bilmeyen herkes tarafınca filme övgüler, mutlaka izle demeler, orada burada filmden fırlayan cümleler... Ve bir de baktım ki, bugün geçmişim bilgisayarın karşısına filmi izliyorum, hem de baya bir baya kendimi kaptırarak, gülümseyerek, hissederek, iç geçirerek, hüzünlenerek...


Uzun uzun hikayeyi anlatmanın bir gereği yok sanırım. Ben de konusuna ve yorumlara hiç bakmadan izledim. Asıl konu, kanser gibi görünse de sadece bunu anlatmıyor hikaye. Sayılı günlere sığdırılan kocaman bir aşk var ortada. Ama yine asıl anlatılmak istenen bu değil. İnanç, güven; hem kendine hem de karşındaki kişiye. Yaşamın güzelliği; kısacık olsa bile. Geride kalanlar, onlara ne olduğunun merakı. Sonu bilmenin verdiği hüzün var. Hüznün yanında bir mutluluk var bu filmde, metafor var, aklımda kalan bir dolu güzel söz var hatta Magritte'in piposu bile var. Yani hiç de ergence şeyler yok ortada.


Kendine acı çektirecek insanı iyi seçmeli insan ancak o zaman acı hissedilmeyi talep eder ve yine sayılı günlere sonsuzluğu sığdırabilmeli insan...

Kim bilir belki kitabı çok daha güzeldir ama filmi bile yeterli etkiyi yarattı benim üzerimde. Ya gidip kitabını okuyun ya da açıp filmini izleyin ama bir haşır neşir olun şu hikayeyle... Ok? :)

7 Eylül 2014 Pazar

Paris Paris...

Şu an biraz birikmiş param olsa, tatil kotamı da doldurmuş olmasam, hemen bavulumu hazırlayıp düşerdim yollara. Neresi olduğunun önemi yok, onca görmek istediğim ülkeden seçerdim elbet birini. Kiminle olduğunun da önemi yok bu sefer. Hatta, biraz da cesaretim olsa bu sefer kesinlikle tek başıma uçardım bilinmez diyarlara.
Bu aralar ruh halim bu istekte olsa da, realiteye dönersek; şu an Ankara'da, yeni aşk sonbahar kapıdan yavaş yavaş göz kırpmasına rağmen, eski sevgilisinin peşini bir türlü bırakmayan mızmız kız statüsündeki sıcaklarla boğuşarak günlerimi geçiriyorum. Birkaç hafta sonra da tekrar İstanbul yolları görünecek bana. Şehri özlemiş olsam da, okulumun başlamasını hiç istemiyorum, yine bu sefer.
Uzun lafın kısası, ufukta bir seyahat yok bana fakat yazılmayı bekleyen onca seyahat yazım var, evet. Şöyle bir gezindim, en son Brugge demişim, orada kalmışım. Yani sıra Paris'e gelmiş.



Brugge'den yola çıkıp, Belçika sınırını geçip Fransa'ya vardık ve Paris'e ulaştık. Şubat ayında olmamıza rağmen güneşli ve masmavi gökyüzüyle bulut bulut bir şehir karşıladı bizi. Hemen başta belirteyim, birçok insan için Paris, rüya şehir olarak adlandırılıp, en çok görmek istenilen yerlerin başında gelse de benim Paris'e karşı böyle bir ilgim yoktu. Fakat, şu manzarayla karşılaştıktan sonra etkilenmemek elde değil. Bir çekicilik var bu Eiffel Kulesi'nde. Yine bazılarına göre, on beş bin çubuktan oluşmuş demir yığını ama aslına bakarsanız 320 metrelik bu yapının yapım amacı bile bir güç göstergesi oluşturmakmış. Gel de oluşturduğu güç karşısında hayran kalma :)

Fotoğrafı çektiğim yer, belki de Eiffel'i en güzel şekilde gören yerlerden biri olan Trocadero Meydanı. Tüm atlamalı zıplamalı, kuleyi avucunun içine sığdırmalı turistik fotoğraflar bu meydanda çekiliyor.
Benim şu kuşa da poz verdirmek için epey uğraştım fakat sonunda zafer benim oldu :)



Trocadero Meydanı en seyirlik yer olsa da, şehrin birçok yerinden Eiffel'i görmek mümkün. İşte, gün batarken ve Sean Nehri usul usul akarken Eiffel uzaklardan gülümsüyor tüm şehre.



Paris için diğer bir önemli simge; Zafer Takı. Napolyon tarafından yaptırılan anıt, altı ana yolun kesişiminde bulunuyor ve yine güç ve dayanıklılığı sembolize ediyor.
Ve Zafer Takı'nı gördüğümüze göre anlıyoruz ki, Champs Elysees'ye gelmiş bulunuyoruz.




Adına şarkılar bile yapılmış, dünyanın en meşhur bulvarı. Bana sorarsanız hiçbir özelliği yok. Kocaman bir bulvar, sağlı sollu dünyaca ünlü markalar, cafeler ve restoranlar yer alıyor evet ama bu kadar, bir samimiyet yok, fazla soğuk. Belki de şehri kışın ziyaret ettiğim için böyle kötü bir izlenim bıraktı bende Champs Elysees. Bahar aylarında ve yazın, bulvar boyu sıralı ağaçların yeşilliği ve aynı boyda kesilip şekil verilmesiyle daha bir göz alıcı hale geliyormuş buralar. Aynı boyda kesili ağaçlar demişken, Pairs'te en çok hoşuma giden ve beni etkileyen şey, sanırım bir simetri şehri olması. Evet, bu şehir tam anlamıyla simetrik! Tek başına göze çarpan bir yapı asla göremiyorsunuz. Hemen karşısına bütünlük oluşturacak şekilde simetrik bir yapı daha yapılmış tarih boyunca. Şehrin en kokoş köprüsü 3. Alexandre Köprüsü, Küçük ve Büyük Saraylar hatta çok ünlü restoranlar bile karşılıklı şekilde konumlandırılarak bu simetri korunmuş.



Zafer Takı ile simetri oluşturan yer ise, Champs Elysees'nin diğer ucunda bulunan Concorde Meydanı ve Paris'in meşhur dönme dolabı.


Paris'e akşam üzeri vardığımız için kısa bir şehir turunun ardından otelimize giriş yaptık. Paris'te konakladığımız otel, Porte de Clichy'deki Ibis Hotel'di. Çok merkezi bir yerde değil fakat Paris'te konaklamanın epey pahalı olduğunu düşünürsek, otelin metroya yakınlığı nedeniyle cazip sayılabilir. Genel olarak oteli düşünürsek, odalar ve banyo çok çok küçüktü ama bu da Paris'te ev anlayışının genel özelliğiymiş. Fransızlar çok paraları olsa bile, belli bir metrekarenin üzerindeki dairleri tercih etmiyormuş, bizim için garip bir durum tabii. Bu şehirdeki daireler küçük küçük, iç içe ve çok sayıda. Neyse, oteli de sadece uyumak için kullandığımız için bu darlık çok da sorun olmadı. Otele yerleştikten sonra, turdan ayrılarak arkadaşımla birlikte Paris'in akşam kokusunu içimize çekmeye çıktık. 




Eiffel'i bir de gece yakından görmek için soluğu tekrar Trocadero Meydanı'nda aldık. Kule, geceleri üzerine geçirdiği göz alıcı ışıl ışıl elbisesiyle de ayrı bir güzel tabii. 



Fakat bu göz alıcı güzellik Paris'in görünen yüzü, bir de diğer bir yüzü var ki, çok az şahit olmak bile rahatsız edici. Öncelikle çok pis bir şehir Paris, özellikle neredeyse ezberlediğim metro ve tren hatları boyunca her türlü insanla karşılaşmanız mümkün, yerin altında bambaşka bir dünya var. Bir de tabii, yine özellikle turistleri hedef alan zencileri unutmamak lazım, ırkçı olduğum için değil ama popülasyonları oldukça fazla ve eğer sizi gözünüze kestirirlerse peşinizi bırakmıyorlar. Yani, sadece Eiffel'in çevrelediği ışıltıdan ve Champs Elysees'deki renkli hayattan oluşmuyor Paris. Aslına bakarsanız, tüm metropolitan şehirler gibi fakat hiç tanımadığınız ve size hep büyülü gelen bir ülkede bu durumla karşılaşmak daha bir farklı oluyor. Neyse, ilerleyen yazılarda, yeri gelince, tavsiye amacıyla ufak ufak yine değinirim bu konulara.

Aslında, Paris'i bir yazı dizisi şeklinde anlatma niyetinde değildim ama eğer hepsini bir post ile anlatmaya kalkarsam, hem benim yazma aşamamın hem de sizler için okumanın baya yorucu olacağını düşündüm. Şimdilik, böyle ufak bir giriş yapmış olayım. Bundan sonraki yazılarımda;

Paris'te bir gün nasıl en iyi şekilde değerlendirilir, 
Paris denince akla gelen lezzetler, Laduree ve Chez Leon,
Ve son olarak benim için Paris'in en güzel yanı olan Disneyland ile
karşınızda olmayı planlıyorum. 

Tatil planlarınızın hiç eksik olmaması ve bol bol gezip görmeniz dileğiyle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...