8 Aralık 2015 Salı

Missing...


Sanki bin yıl olmuş yazmayalı. Sanki bir daha hiç yazmayacakmışçasına unutmuşum buraları. Nasıl yorgunum. Nasıl uykum var. Ama yaz dedi içimden bir ses. Ne yazacağım peki ama, diye sordum? İki yıl önceden kalma Avrupa seyahatimi mi, bu yaz Amerika'dan Bahamalar'a yaptığım rüya tatili mi, yoksa geçen sezondan kalma yazamadığım oyunları mı, ha tabii bir de bu yıl üzerine eklenenler var, hangi birinden başlasam? Cevap alamadım. Koca bir sessizlik. İçimdeki ses de, ben de çok iyi biliyoruz ki, tüm bu yaşadığım unutulmaz güzel anları tek bir fotoğraf karesiyle Instagram'a yükleyip altına da kocaman bir öpücük kondurmak çok daha kolay. Sahi, ne zaman kolaylaştı her şey bu kadar? Ne zaman ben bu kadar yoğunlaştım, yorgunlaştım? Öyle özlüyorum ki, neredeyse her gün bir post girdiğim Ankara'daki lisans günlerimi. Kendimle olan kocaman hayatımı. Şimdi daha mı mutsuzum? Daha mı mutluyum? Ne değişti? Ne mi değişmedi? Ben koşar adım büyümekle, olgunlaşmakla uğraşırken, zaman da aynı hızla kısalıyor sanki. Günleri kendime yetiremiyorum. Hep bir telaş, hep bir acele. Çok uykum var. Yazmayı çok özledim. Kendimle konuşmayı, kendimi kendime anlatmayı. Sevmeyi çok seviyorum. Sevilmeyi de. Seviyorum çok. Seviliyorum daha da çok. Bir de yazabilsem. Çok özlüyorum. Herkesi özlüyorum bazen. En sevdiklerimi özlüyorum. Yazmayı özlüyorum. Bir mutluluk var içimde. Yeni yıl geliyor. Christmas ruhu. Her yer süslü püslü. Yılın en kokoş zamanları. Yeni yıl kartlarımı da yazmaya başladım. Geçen yıl iki büyük dileğim vardı. Şimdi dönüp bakıyorum, ikisi de gerçekleşti. Bir, yıla veda yazısı yazarım herhalde ama olur da yazamazsam (olur da yazarsam mı olmalıydı acaba) şimdiden yeni yıl dileklerimi buraya çivilemek istiyorum. Sevgili yeni yıl, bana eylül ayı civarı güzel bir iş ve her gün yazı yazabileceğim sağlık, huzur ve mutluluk dolu günler getir. Seninle tanışmayı ve seni sevmeyi heyecanla bekliyorum. Şimdi çok uykum var. Gözlerim kapanıyor. Yarın sabah Tegv'de minik bıdıklarım beni bekler. Uyumalıyım. 26 yıl önce bugün, birbirlerine sonsuza kadar evet diyen canım annem ve babama sarılıp mışıldamaya gidiyorum...

1 Ekim 2015 Perşembe

Mutlu Yıllar! Mutlu Aylar!


Sanki üç aydır tek kelime laf etmeyen sen değilmişin gibi yaz, dedi içimdeki yazmaya susamış kelebek! 
Bundan 4 yıl önce tam da bugün, bilmiyorum hangi kelebek demişti bir blog aç, hayatını arşivle, şu sanal aleme sen de yazılı hatıralar bırak diye... 
O zamanlar sanki daha kolaydı yazmak ya da daha bir ihtiyaçtı kendimi anlatmak. 

Aslında, bir damla göz yaşımdan meydana gelen tablomdaki dramatik bir tiyatro sahnesiyle başlamıştı her şey. Tabloda yer alan sahnedeki kalbi kırılmış genç kızın içindeki kelebekleri bir bir dışarı çıkararak hem onu rahatlatıyordum hem de kendimi. Önce en melankolik kelebekleri uçurduk birlikte, kanat çırpışlarının sesiyle doldurduk tüm salonu. Sonra yalnızlığı öğrendik yine birlikte; sahip olduğu tüm becerilerini, hobilerini tek başına da yapabileceğini ve bundan duyulacak hazzı tattık birlikte. Bir zaman, epeyce istikrarla onun okuduğu kitapları, izlediği oyunları, sevdiği filmleri, dinlediği müzikleri, gezdiği ve açtığı sergileri seyircilerine anlattım tatlı tatlı. Ardından, bizimki başka tutkular edindi kendine; hiç bilmediği ülkelerin sokaklarında kaybolmak ve hiç bilmediği yeni lezzetlerin tadına bakmak gibi. Tamam dedim, onları da anlatırım ben seninkilere. Sen sadece gönder bana içindeki keşfe ve maceraya doymayan kelebekleri... Yine çok okuyordu, yine çok izliyordu, çok tadıyordu ama bana anlatacak vakit bulamıyordu ki ben yazayım... Ha bir de çok biriktiriyordu, hep biriktiriyordu, koleksiyon diyordu, bir uçursam şu koleksiyoner kelebekleri de bir yazsan diyordu ama vakit bulamıyordu... Çünkü mezun olmuştu, Ankara'dan İstanbul'a taşınmıştı, mastera başlamıştı, çok çalışıyordu... Ama hala çok geziyordu, keşfetmeye doymuyordu. Ne? Sevmek mi? Tabii seviyordu, hem de daha önce hiç sevmemiş gibi, hiç terk edilmemiş, hiç terk etmemiş gibi... Ne? Üzülmek mi? Olur mu, hem de daha çok üzülüyordu, sanki hiç üzülmemiş gibi, hiç üzmemiş gibi... Ama üzüntülerini okşamayı öğreniyordu, o en değerli kabuk bağlamış yaralarını yüzünde tebessümle seyretmeyi, hayatında yaşamış olduğu acı tatlı her an için binlerce kez şükretmeyi... Yani anlayacağın büyüyordu, hayatı öğreniyordu, gerçek hayatın bulutları altında yağmur damlaları arasında gökyüzüne bir bir içindeki kelebekleri yolluyordu. Ama öyle bir gülüyordu ki, kahkahalar atıyordu, birlikte atıyorduk, koşuyorduk, dans ediyorduk, mutluluğu tüm hücrelerimizde hissediyorduk...

Sonra bizim kız Amerika'ya gitti, oradan da seslendirdik biraz içindeki kelebekleri, hatta o hiç susturmayacağını düşünüyordu ama hayatının en yoğun, en keyifli, en keşif dolu günlerini yaşadı ve yazmaya bir dakika bile fırsat bulamadı. Çalıştığı laboratuvarda yeni teknikleri, hiç bilmediği bilgileri  sırtına yükledi, labda sabahlamaktan bile keyif aldı. Yürülmedik yol, gezilmedik orman, yüzülmedik göl, okyanus bırakmadı. Öyle güzel dostluklar edindi ki, yerli yabancı, büyük küçük, hepsini çok sevdi, çok sevdik! Aaa bunu söylemezsem olmaz! Bir de hayatının en büyük sürprizini yaşadı, kilometrelerce uzakta, Amerika topraklarında. Amerika'ya gitmeden birkaç ay önce tanışmış olduğu genç delikanlı sırf onun için kalkıp Amerika'ya geldi. Massachusetts'i, New York'u, Florida'yı karış karış gezdikleri yetmemiş gibi Miami'den crusie'a atlayıp Bahamalar'a gittiler ve birlikte hayatlarının rüya tatili gerçekleştirdiler. O kadar mutluydular ki, içlerindeki kelebeklerin mutluluk çığlıkları hala kulaklarımda yankılanıyor. O güzel anlar hiç bitmesin istediler. Ama bitti. Her güzel şey gibi bitti. Ama sadece tatil bitti. Birbirlerine duydukları hisler, artarak devam ediyor. Hatta yine tam da bugün tam 1 ay olmuş elleri birleşeli! Zaman ne de çabuk geçiyor!...


Evet sevgili takipçilerim, size blogu açtığım günden bugüne bu sayfada nelerle başınızı şişirdiğimi ve Amerika'dayken yazamamış olduğum 3 ayın kısa bir özetini geçtim. Şimdi şöyle bir kafamı uzatıp geçmişe bakıyorum da neler neler yaşamışım şu 4 yılda. Göz yaşı, kahkaha, heyecan, başarı, hayal kırıklığı, hüsran, mutluluk, yoğunluk, yorgunluk, huzur. şükür hepsi bir arada. Kim bilir ne yaralar ne acılar sırtladım içimdeki kelebeklerin kanatlarına ama bir an bile keşke demedim. Hayatımın sanal arşivinde yer edinmiş, hayatıma bir şekilde dokunan geçmişimin insanlarına kocaman bir selam olsun benden! Siz olmasaydınız bugün bu kadar mutlu olamazdım! Ve yine iyi ki 4 yıl önce bugün, bu blogu açmaya karar vermişim, bir dolu uğraşım ve günümüzün daha kolay sosyal ağları nedeniyle yazmaya artık çok fırsat bulamasam da insanın söylenmek istediğinde bir blogunun olduğunun varlığını hissetmesi bile güzel. Daha nice nice bol yazıp çizmeli yıllara sana blogum! Ve bana daha nice aylara! Ve benim gibi değerli tiyatroseverler, sizlere de 1 Ekim itibariyle daha nice güzel sezonlara diyorum! Hepinizi kocaman öpüyorum!...

Not: Çok istiyorum ama biliyorum yine vakit bulamayacağım ne seyahatlerimi ne de günlük zevklerimi sizlere fısıldamaya. Ama şurayı hiç aksatmıyorum. Dilerseniz, beklerim :)


25 Haziran 2015 Perşembe

Amherst, Massachusetts


Herkese merhaba! Sanırım artık o kadar körelmişim ki saatlerce lafa nasıl başlayacağımı düşündüm. Bulamayınca da böyle giriverdim, hadi bakalım :) Amerika'daki ikinci haftamı geride bırakmış bulunuyorum. Buraya gelmeden önce gerçekten böyle olacağını hiç tahmin etmiyordum ama şu an buradaki günlerim hemen geçmesin diye gözlerimi kapatıp zamanı durdurmak istiyorum. Fakat günler su gibi geçiyor. Bu kısa zaman içinde bile bir dolu anlatılacak, paylaşılacak ve yazılacak anı biriktirdim kendime. Gezip gördüğüm ve keşfettiğim yeni yerleri anlatmadan önce size şu an yaşamımı sürdüğüm ve kendimi çok mutlu hissettiğim bu şirin Amerikan kasabasının tarihinden ve kasabaya dair ilk izlenimlerimden ufacık bahsetmeye karar verdim.


Massachusetts, Amerika'nın kuzeydoğusunda New England bölgesinde yer alan bir eyalet. Amherst de bu eyalette yer alan küçücük bir kasaba. Massachusetts'in hem en büyük şehri hem de başkenti Boston. Amerika'nin en iyi okulları denince ilk akla gelen Harvard ve MIT Boston'a çok yakın olan Cambridge bölgesinde yer alıyor.
Yine Massachusetts, Amerika eyaletlerinde buradaki yerli halk da dahil olmak üzere telaffuzunda en çok zorlanan eyalet. Ayrıca tarihteki ilk basketbol maçı Massachusetts sınırları içinde Amherts'ün komşu şehirlerinden olan Springfield'da oynanmış.


Yine Massachusetts eyaletinde yer alan ve 5 Colleges olarak bilinen okul grubunun 3 tanesine Amherst kasabası ev sahipliği yapıyor. Bu okullar Amherst College, Hampshire College ve benim de şu an çalışmaya başladığım okul University of Massacchusetts Amherst. Yani bu bölge birçok okulun bir arada bulunduğu tam anlamıyla bir öğrenci kasabası. Amherst'in yaklaşık 40bine yakin nüfusunun 30binini öğğrenciler oluşturuyor. Bu arada, okullardaki Türk researcher öğrenci sayısı da oldukça fazla.


Okulum hakkında daha sonra ayrı bir post gireceğimi belirtip, şu an sizi sadece Amhert'in huzur dolu sokaklarında yolculuğa çıkartmak istiyorum.


Türkiye'de küçük ve sakin kasabalarda yaşayan insanlar için belki de çok bilindik manzaralar bunlar ama benim gibi Ankara'da doğup büyüyen ardından İstanbul'da okuyan araba motoru ve korna sesini şehrin doğal sesi zanneden bir zavallı için hiç alışık olmadığım bir yaşam merkezi burası.

Bu arada, Amherst kasabasının ismi İngiliz Lordu Jeffery Amherst'ten geliyor. Rivayete göre, yeni dünyanın keşfinde Jeferry Amherst bu bölgeye geliyor ve biyolojik savaşın da temeli olduğuna inanılan, çiçek mikrobu taşıyan battaniyeleri buradaki yerel halka verip Kızılderili soykırımını başlatıyor. Fakat, bu hikayenin ne kadar doğru olduğu hakkında pek bir fikrim yok açıkçası.


Her ne kadar Jeferry Amherst, kente ismini vermiş olsa da Amherst deyince ilk akla gelen ve burayla özdeşleşmiş olan isim; ünlü Amerikalı şair Emily Dickinson. Dikinson, Amherst'te doğup büyümüş ve hayatı boyunca sadece birkaç kere Amherst dışına çıkmış, onun dışında hayatının tümünü Amherst'te geçirmiş. Şu an adına ait müze kentin önemli eserlerinden biri.


Amherst'teki evlerin hepsi mustakil, bahçe içinde tam Amerikan stilinde. Bu evlerin hoş görüntülerinin yanında buradaki en güzel olay, dört bir tarafın yeşilliklerle kaplı olması. Doğayla iç içe, yemyeşil, etrafta sincap ve tavşanların koşuşturduğu, insana huzur veren bir kasaba burası.


Buraya ilk geldiğimde bana ilk anda en farklı gelen şeyler; çoğu yerde trafik lambalarının olmaması ve yollarda yaya önceliğinin olması. Arabalar hatta koca koca otobüsler, sizin karşıya geçmek istediğinizi görünce hemen duruyorlar. Türkiye'de böyle bir olaya tanıklık etmem hemen hemen imkansız olsa gerek. Bir Amsterdam olmasa da tabii ki burada da en yaygın olarak kullanılan araç bisiklet. Kasabanın her yeri bisiklet yoluyla kaplı. Her köşede bisiklet park yerleri ve pompalar bulunuyor. Ben de kendime hemen bir bisiklet edindim tabii. Bisikletle hem kasabanın içinde dolanmak hem de civardaki yerlere bisikletlemek gerçekten çok keyifli. Ayrıca kasabanın içinde sefer saatleri çok sık olan PVTA Bus denilen otobüsler bulunuyor. Birkaç hat hariç bu otobüsler de ücretsiz olarak hizmet veriyor.Yine alışık olmadığımız bir durum tabii. Otobüslerin ön kısmında bisikletlerinizi koyabileceğiniz taşma yerleri bulunuyor. Ve bu otobüsleri kullanan şoförlerin çoğu kadın.


Bir diğer tatli olaysa, tap waterin yani musluk suyunun güvenle içilebiliyor olması. California gibi su problemi olan bazı yerlerin dışında hemen hemen Amerika'nın tüm bölgelerinde musluk suyu içilebiliyor zaten. Yine kendi ülkemde bir dolu su kaynağının içinde suyu dışarıdan almamız gerektiğini düşününce, buradaki bu durum da epeyce şaşırttı beni.


Bu güzel hoşlukların yani sıra, sanırım Amherst'ün en kotu tarafı, bu bölgede yaşamın biraz pahalı olması. Marketler ve restoranlar ortalamaya yakın seviyede olabilir fakat özellikle ev kiraları çok pahalı. Ortalama bir ev 600-900 $'dan başlıyor ve bu fiyat daha da yükseklere kadar çıkabiliyor. Bu fiyatları komple bir evin kirası zannediyorsanız gerçekten çok iyimsersiniz çünkü bahsettiğim fiyatlar sadece 1 oda ya da 1+1 evler için geçerli.


Başta belirttiğim gibi burada öğrenci popülasyonu çok fazla olduğu için genellikle büyük evlerin her bir odası ayrı ayrı kiraya veriliyor; salon, mutfak ve banyo da ortak olarak kullanılıyor. Yukarıda görmüş olduğunuz ev de benim evim. Çatını  bir kadın bir bir erkek 2 yabancıyla paylaşıyorum. Birazcık eski bir ev olsa da, kısa sure için ideal. Hem ben burayı çok çok sevdim zaten :)


Burada kendimi çok mutlu hissetmemi sağlayan bir diğer güzellik ise, her akşam şu yukarıda görmüş olduğunuz harika manzaraya tanıklık etmem. Şimdiye kadar, bir şehre bu kadar güzel veda eden bir güneşle tanışmamıştım ben. İnanın abartmıyorum; bu kasabada güneş ayrı bir güzel batıyor ve bulutlar hiç olmadığı kadar güzel gülümsüyor.


Güneş en güzel haliyle tüm şehre el sallarken ardında bıraktığı harika renk cümbüşünün altında, kulağıma en sevdiğim şarkılar fısıldanırken ve rüzgar hafifçe bedenimi okşarken kendimi gerçekten uzun zamandır hissetmediğim kadar mutlu ve huzur dolu hissediyorum yaşadığım bu yerde.


Şimdilik benden bu kadar. Mutlu anlarımdan anında haberdar olmak ve daha çok fotoğrafla haşır neşir olmak isterseniz hepinizi instagrama beklerim. 
Hepinize benden öpücükler!

17 Haziran 2015 Çarşamba

Jurassic World


Jurassic World, Amerika sinemalarında izlediğim ilk film olarak dün gece kişisel tarihimdeki yerini aldı :) Filme kısaca değineceğim fakat ilk olarak asıl bahsetmek istediğim konu, Amerika'daki sinema salonu kültürünün bizden birazcık farklı olması.

İlk olarak farklı gelen durum, biletlerin numarasız olması. Evet, sinemaya gidip seansı seçip biletinizi alıyorsunuz fakat koltuk numarası yok. Hatta aynı durum şehirler ya da eyaletler arası otobüslerde de geçerli :) Bu nedenle, erken giderseniz istediğiniz yere oturabilirsiniz ama son dakikada salona girerseniz, en önde kafanızı tepeye dikerek filmi izlemek zorunda kalabilirsiniz.
Diğer bir farklılık ise, sizinle hiç kimsenin ilgilenmemesi. Sadece ana girişte biletinize bakılıyor, sonrası size kalmış. Yani, isterseniz başka bir filme girip onu izleyin. Ya da normal aldığınız biletle gidip 3D film izleyin kimsenin ruhu duymayacak :)
En can alıcı farklılık ise, film arasının olmaması. O yüzden, filmin ilk yarısı gibi yorumlarda bulunamayacağım, şimdiden söyleyeyim :) Özel ihtiyaçlar için pek hoş olmayabilir bu durum ama bence kesintisiz film izlemek güzel. Fakat, çok sıkışanlar film anında çıkıp girdiği için biraz dikkat dağınıklığı yaratabiliyor :) 


Filme gelirsek, tıklım tıklım koca bir salonda izledim. Tek bir koltuk bile boş değildi. Bu kadar ilginin olacağını tahmin etmiyordum. Aslında bu durum filmden çok yaşadığım yerle ilgili. Burası küçük bir kasaba olduğu için bu yoğun ilgi gerçekten beni şaşırttı.

Jurassic World, artık klasikleşen ve özellikle benim gibi 90larda çocuk olan nesil için gerçekten ayrı bir anlam ifade eden Jurassic Park serisinin dördüncü filmi.


22 yıl aradan sonra, ilk filmde hayal edilen dinozor tema parkı Jurassic World ismiyle kurulmuştur fakat çok ilgi çekememektedir. Bu nedenle, ilgiyi arttırmak adına dinozor genleriyle oynayarak farklı bir dinozor türü yaratılır. Ve tahmin edeceğiniz üzere, bu yeni türle ilgili macera dolu olaylar gelişir.


Doğruyu söylemek gerekirse, ben epey bir keyifle izledim filmi. Genetiğin, DNA'nın, etolojinin hatta dinozoru eğitme düşüncesinin işin içine girmesi güzel. Filme sanatsal anlamda bir izleyici olarak çok diyecek lafım da yok açıkçası. Eğreti duran pek bir şey bulamadım. Görsel efektler ve ses efektleri benim baya bir heyecan yapıp gerilmemi sağladı. 


Tabii absürt gelen bazı mantık hataları yok değil. Tüm film boyunca o kadının o bembeyaz kıyafetler ve topuklu ayakkabılarla dinozorlarla mücadele etmesi gibi.


Fakat genel olarak, diğer Jurassic Park filmleri tadında, bol bilim kurgu ve macera dolu ve her zamanki gibi artık bir saygı duruşu gibi nitelendirebileceğimiz ilk filme göndermelerle gayet başarılı bir iki saat sizi bekliyor diyebilirim.

Film Türkiye'de de aynı tarihte vizyona girmemiş olsaydı şu an çok havalı olacaktım ama maalesef hiç öyle bir havaya bürünmüyorum  şu an :) 
Herkesin beğenmesi dileğiyle, iyi seyirler!



13 Haziran 2015 Cumartesi

Amerika'dan herkese merhaba!


Neredeyse iki ay olmuş. Yaz tatillerini saymazsak, hiç bu kadar süre ara vermemiştim sanırım. Aslında çok yazmak istedim ama yazamadım. Her zaman olduğu gibi yoğunluğumu, doluluğumu ve koşuşturmacamı ballandıra ballandıra anlatmak yerine bu sefer direkt giriyorum konuya, hazır mısınız? Şu an sizlere kilometrelerce uzaktan, bambaşka bir kıtadan ve tam olarak yedi saat geriden sesleniyorum. Bingo! Doğru tahmin! Amerika'dayım! Bir hafta önce uçtum uçtum, saatlerce uçtum ve uzun süredir hayallerimi süsleyen ülkeye kondum!

Size daha önce bu hayalimden hiç bahsetmemiştim sanırım. Hoş, yaptıklarımı bile anlatmaya pek vakit bulamazken hayallerimden söz etmemiş olmam affedilebilir bence. Durun durun, aslında ben de yanılıyorum, siz de yanılıyorsunuz çünkü tam olarak şu yazıda 2015'ten çok ciddi iki isteğimi birazcık üstü kapalı da olsa anlatmışım. Hatta bu yılın en büyük hayali olarak betimlemişim. Biraz eğitimle biraz kariyerle biraz da kişisel zevklerimle ilgili demişim. Son olarak da, gerçekleşmesini çok istiyorum diye yazmışım. Evet işte şu an bu büyük hayalimi gerçeğe dönüştürmüş bulunmaktayım. 

Aslına bakarsanız, benimki tam bir Amerika hayali değildi. Yani günümüz gençliği gibi, Amerika benim hayallerimi süsleyen ülke, orada gidip yaşamalıyım gibi ideallerim olmadı hiçbir zaman. Hatta Amerika'nın, yurtdışında yaşamak isteyeceğim ülkeler listesinde bile kendine yer bulmuş olduğunu sanmıyorum. Fakat gelin görün ki, hayatın bana sunduğu her güzel sürpriz gibi, hiç beklenmedik bir anda gözlerimi bu uzak diyara diktim ve kısa zamanda gidip görmek için can attığım en büyük hayalime dönüştü.

Hayal kurmak ve hayallerimin peşinden koşup onları gerçeğe dönüştürmek şu hayattaki en büyük zevkim.Ve uzun kuyruklu hayaller ve planlar yapmamayı öğrendiğimden beri, kısa vadeli hayallerimi koşar adımlarla kovalamak, son birkaç yıldır bana en büyük keyfi veren hayat uğraşım. 

Mastera başladığım zaman, en büyük küçük hayallerimden biri yurtdışında staj yapmaktı. Kendi alanımda farklı teknikler görüp öğrenip, bana akademik ve kariyer anlamında yeni ufuklar açmasının yanında, başka bir ülkede kısa süreli yaşama deneyimine sahip olmak, yeni yerler görme ve yeni tatlar keşfetme düşüncesi bu konuda hayallerimin her daim canlı kalmasını sağladı.

Bir anda o kadar uzaklarda uzun süre ailemden, arkadaşlarımdan, tüm sevdiklerimden ayrı kalamam ben, önce bir kısa süreliğine gideyim, biraz etrafın havasını koklayayım, olmadı sonrasında doktora için temelli giderim ama ben yine Avrupa'da bir yere giderim falan diye söylenirken, Amerika'dan yeni dönmüş, canım, çok yakın arkadaşım; ee Avrupa'da bir sürü yer gördün, şimdi Amerika'ya git bence deyince, hiç aklımda olmayan farklı bir yöne çevirdim kafamı ve sonrasında olaylar şu an içerisinde bulunduğum noktaya kadar gelişti.


Aslında bu süreci başka bir post olarak girmeyi düşünüyordum ama benim sağım solum belli olmaz, vakit bulamam, yazamam, başlamışken devam edeyim. 
Bu bahsettiğim olay, eylül ekim aylarında gelişti. Amerika fikri kafamın bir köşesinde kendine yer edinmişti fakat ben İngiltere'ye gitmek istediğime karar verdim. Sonraki birkaç ay içinde de, İngiltere'deki okullarla yazışmaya başladım. İngiltere'deki hocalardan, istediğim gibi pek olumlu cevaplar alamayınca bu sefer Amerika'daki hocalara yazmaya başladım. Tabii Amerika olunca, seçeneğiniz çok fazlalaşıyor. Bir sürü okul var bu koca ülkede. Ben kaç okula, kaç hocaya mail attım inanın sayısını bilmiyorum. Sanırım yüzlerce hocayla iletişime geçmeye çalıştım. Tabii bunlardan olumlu dönen oldu, olumsuz dönen oldu, hiç cevap vermeyen oldu. Sonuç olarak, birkaç olumlu seçeneğim arasından tercihimi University of Massasuchetts'ten yana kullandım ve işte beni buralardan uzak bırakan asıl koşuşturmalı süreç o zaman başladı. Belgelerin gelmesini beklemek, belgeleri toplamak, belgelere dudak uçuklatan ücretler ödemek, hangi vizeye başvuracağıma karar vermek, kalacak yer ayarlamak, uçak bileti araştırmak, vize görüşmesine gitmek, vizenin çıkmasını beklemek... Hem maddi hem de manevi açıdan gerçekten çok zorlu bir süreçti benim için. Ama şu an o kadar tecrübe sahibiyim ki bu süreç konusunda, bir ara mutlaka hem staj ayarlama hem de vize başvurusu hakkında her adımı ayrıntılı ayrıntılı anlatan uzun bir post gireceğim. 

Evet, içimdeki kelebekleri özleyen sevgili okurlar, yukarıda uzun uzun anlattığım gibi şu an üç aylık kısa bir süre için, yaz stajı amacıyla Amerika'nın Massachusetts eyaletinde Amherst kasabasında bulunmaktayım. 

Hem Ankara'dan New York'a hem de New York'tan bulunduğum bölgeye epey yorucu bir seyahat sonucu ulaştım. Hala Türkiye saatine göre uykum geliyor ve yine oranın saatine göre uyanıyorum. Yani jet lag durumum henüz geçmedi. Fakat saat farkının dışında, şehre o kadar alıştım ki sanki uzun süredir burada yaşıyormuşum gibi hiçbir yadırgama hissetmedim. Burası sessiz sakin, yeşillikler içinde, insanın içini mutlulukla dolduran, huzur dolu bir kasaba. Gelir gelmez burayı çok sevdim. Şu an hem okulda hem de evimde her şey yolunda, umarım hep böyle davam eder. 

Tahmin edeceğiniz üzere, şu an benim içimdeki kelebekler kıpır kıpır, bir hayali daha gerçekleştirmiş olmanın mutluluğu ve keşfedilecek bir dolu yeni şeyin heyecanıyla kanat çırpıp duruyorlar.
Umarım sizlerde de her şey yolundadır ve herkesin keyfi yerindedir.

Bu arada, fırsat bulduğum her anda yazmayı planlıyorum ama olur da yazamazsam beni takip etmek isterseniz instagramda epey aktif şekilde boy gösteriyorum, beklerim :) Şimdilik, herkese benden öpücükler!


18 Nisan 2015 Cumartesi

Life is beautiful that way...




Eveeet, nerede kalmıştık? Ha, en son 24 yaşıma girmiştim. O zaman bu da 24'ün ilk yazısı. Çok mahcubum be blog. O kadar yazmak istiyorum ve o kadar yazamıyorum ki. Bu nasıl bir yoğunluk, bu nasıl bir koşuşturmaca akıl sır erdiremiyorum. Bu doluluğun genellikle blogu besleyecek değerde şeyler olması da ayrı bir üzüntüye sürüklüyor beni. Evet yani belki de hiç olmadığı kadar geziyor, yeni yerler keşfediyor, yeni lezzetler tadıyor, yeni oyunlar izliyor, bir dolu fotoğraf çekiyor ama gel gör ki bir türlü anlatmaya fırsat bulamıyorum. Neden mi? Çünkü, günümüzün küreselleşen ve insanın özünü giderek hiçe sayan çabuk tüketme ve tükenme durumundan ötürü. Şaka şaka. Tabii bu da konunun çok ayrı bir boyutu fakat (en azından) şu an bu vakitsizliğin büyük nedeni, okulum, işlerim, raporlarım, ödevlerim, sunumlarım ve eminim ki hiç hiç ilgi çekici olmayan bunun gibi bir dolu şeyler...

Yahu o değil de, ben baya bir mutluyum, bilmem hissettiniz mi? Nedeni mi? Yeni biri mi? Yok ayol. Daha, bir öncekini tam sindirememişken, yaşananlara saygım varken... Hem daha önce dememiş miydim ben size, ben mutluluğu ya da mutsuzluğu hayattaki tek bir olguya indirgememeyi öğrendim, diye. Ki şu an hayatımda canımı sıkan birkaç olumsuzluk etrafımda kolaçan ederken. Mutluluğumun tek sebebi, hayatın ta kendisi ve yaşama sevinci! Gece saat 4'lere kadar ödev yapıp kendimi yatağa zor atarken, sabah 8'de yüzümde kocaman bir gülümsemeyle uyandığımda, büyük bir iştahla kahvaltımı yaparken, derste sıkıntıdan telefonumu kurcalarken, sınavlardan yüksek not alırken, sınavlarda düşük not alırken, sahilde yüzümü okşayan rüzgarla birlikte kilometrelerce koşarken, boğaza karşı yemeğimi yerken, akşam arkadaşlarımla kadeh tokuştururken, gece klubünde hiç tanımadığım insanlarla birlikte eğlenirken, çılgınlar gibi snapleşirken, labda deney yaparken, çimenlere uzanıp baharın kokusunu içime çekerken, en sevdiklerimle onun bunun kulağını çınlatıp kahkahalarla gülerken, bir facetime uzağımda olan canım ailemle konuşurken, birilerini düşünürken, birilerini özlerken, hedefler belirleyip hayaller kurarken, bir şeyler olacak mı diye beklerken, bir şeyler olmasını çok isterken... hep tek bir şey var aklımda. Yaşadığım tüm bu şeyler, sahip olduğum tüm bu şeyler ve olduğum yer kendime göre o kadar güzel ki, tüm bu mutluluk kaynakları için kocaman bir teşekkür ve şükür! 

Bazen cümlelerimin bir kişisel gelişim kitabından fırlayıp bloguma sızmış olduğunu düşünüyorum. Durum bilgilendirmesi yaptığım, kendimden bahsettiğim ve hayata fütursuzca bir selam yolladığım yazılarım hep bu boyutta ki ben hayatımda bir kere bile kişisel gelişim kitabı okumamış ve bu tarz kitaplardan hiç hazzetmeyen bir okurum. Ama gelin görün ki adeta kişiselliğimi epey bir geliştirmiş gibi konuşuyorum. Demek ki, böyle kitaplara pek de ihtiyaç yokmuş. Tamam tamam isteyen okuyabilir tabii ki. Fakat demek istiyorum ki, şöyle bir durun ve etrafınızdaki ve kendinizdeki güzelliklere bakın o zaman mutlu olmamak için bir neden bulamacaksınız güzel insanlar :)

Evet, sırada bekleyen 3 izlenmiş oyun, birkaç kitap, onlarca film, 3-4 tane ülke ve sayısız mekan yazıları varken, sırf yazmış olmak için ve vicdan azabımı gidermek için yazdım. Ya ama bu, giderek globalleşen ve bizi hep tembelliğe alıştıran bu dünya düzeninin bir oyunu değil mi? Ne mi diyorum? Blogda anlatmak çok zaman alıyor, en pratiğinden Instagram'a beklerim diyorum, ne diyeyim :)

Güzelliklerle dolu bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle, sizleri ve 
hayatımın bir parçası olan herkesi çok ama çooook seviyorum!

29 Mart 2015 Pazar

Güle Güle 23!

Bu yıl, ne uzun uzadıya ne de ballandıra ballandıra anlatasım var geride kalan yaşımı. Oysa ki belki de içlerinde en sevdiğim oldu 23. 23 güzeldi, 23 dolu doluydu. 23, hayatı öğrenmeye başladığım, olgun bir portakala dönüştüğüm, çok eğlendiğim, çok öğrendiğim, az ağladığım, öz ağladığım bir yaştı sanırım. 
Başarıları sırtıma yüklediğim, kabullenişleri göğsüme sakladığım, gülüşümü dudaklarıma yerleştirdiğim ama en çok da sahip olduğum tüm güzellikleri şükür balonlarına bindirdiğim güzel bir konuktu 23. Şimdiyse, tüm eşyalarını toplamış kapının önünde bekliyor, hatta adımını atmış gidiyor. 
Ama bir baktım da, bayrağı devrettiği 24 de hoş gözüküyor. Ne kahkahalar atıp ne anılar biriktiririz şimdi biz bunla. Belki seve bile biliriz, birbirimizi, birilerini, birini...
Geride kalan yaşım boyunca hayatıma keyif, renk ve anlam katan herkese kocaman bir gülücük yollayıp, parmaklarımın üzerinde kalkıp mutlulukla uzanıyorum 24'e. 
Seveceğim seni!


16 Şubat 2015 Pazartesi

Kadınlar Da Savaşı Yitirdi


Geçen hafta, Curzio Malaparte'nin Kadınlar Da Savaşı Yitirdi adlı oyununu izledim. 


İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus işgali altında olan Avusturya topraklarındaki bir evi kendine dekor edinen oyun, savaşa giden erkeklerin ardından geride kalan kadınların, belki de asıl savaşçıların, tüyler ürpertici hayat hikayesini anlatıyor. 


Oğlu Rus cephesinde yitik olan bir anne, dul bir gelin, iki gencecik kız, bir hizmetçi ve bir komşu.Ve bu altı kadının etrafını saran açlık, yokluk, umutsuzluk, mutsuzluk ve çıplaklık.


Aslında çok da bir seçenekleri yoktur. Yaşamak için yapılması gereken şey bellidir. Bir kurban seçilir. Fakat bu noktada asıl soru; kurban mı daha namussuzdur yoksa kurbanı bu işe zorlayan mı? Ya da tüm bu akıl almaz olaya zemin hazırlayan düzen midir en namuzsuzu?


2 saat 15 dakika boyunca, bu soruları seyirciye derinden derinden hissettiren, oyuncu performansları birbirinden harika, bolca hüzün ve göz yaşı kokan, yeri geldi mi gülümseten, dekoru kararında, müzikleri tadında enfes bir oyun izledim.


Klasik bir savaş hikayesinden çok daha farklı bir savaş hikayesini anlatıyor Kadınlar Da Savaşı Yitirdi. Savaşların başrol oyuncuları erkeklerin gerisinde kalan asıl savaşçı kadınların, erkeklerden daha yenik olduğunu, dünyanın en pis yüzüyle seyirciye anlatan oldukça acıklı ve aynı zamanda çok başarılı bu hikayenin mutlaka izlenilmesi gerektiğini düşünüyorum.


Ben bir kadın hikayesi izliyordum. Ellerimde sevgilimin elleri vardı. Ben şanslıydım, Karşımdaki hikayedeki kadınlar benim kadar şanslı değildi. Kadın olmak zordu. Belki de en zoruydu. Hele ki bitmek tükenmek bilmeyen sapkın, cani, insafsız olayların kolaçan ettiği kendi yaşadığım ülkenin topraklarında kadın olmak en zoruydu! 
Şu an ülkemizin yaşamış olduğu tanımlamakta güçlük çektiğim vahşi olaya kayıtsız kalmamak elde değil. Ne desem, ne yazsam örtemez bu olayın iğrençliğini.
 Hepinizden utanıyorum ülkemin aynı yobaz zihniyeti paylaşan, erkekliği hitaptan öte geçmeyen cani erkekcikleri.
 Ama sen, sana bunları yaşattıkları için kendinden hiç utanma Özgecan Aslan, sen huzur içinde yat...

11 Şubat 2015 Çarşamba

Mutluluğun resmi


Öyle mutluyum ki.
 Dallarını birbirine uzatan koca ağaçlar gibi. 
Tuvali yalayan boyalarım gibi. 
Suda dans eden yansımalar gibi. 
Fırça darbelerinde gülümseyen dokunuşlar gibi. 
Turuncunun, sarının, yeşilin, mavinin güzelliği ve beyazın onları birbirine bağlayan gücü gibi. 
Sonsuz bir gökyüzü gibi.
Fütursuz, telaşsız...
Hiç bitmeyen bir resim gibi. 
Mutluyum...

10 Şubat 2015 Salı

Vanya Dayı


Tatil bitti. İstanbul'a döndüm. Okul başladı. Ankara'dayken bir çok güzel bir de eh güzel, iki oyun izledim. Önce çok güzelini anlatmak istedim...


Vanya Dayı, usta yazar Anton Çehov'un 19. yüzyılın sonlarında yazmış olduğu, Rusya'da çiftlikte yaşayan bir ailenin güncel ve önemsiz olaylarla boğuşurken yaşadıkları bunalımları ve içine düştükleri komik durumları, harika müzikler eşliğinde seyirciye yansıtan her ne kadar hüzün koksa da bana göre çok keyifli bir oyun.


Oyunun geçtiği dönemde, ülke ekonomi, eğitim, tarım alanında zorluklar yaşamaktadır. İnsanlar doğayı bilinçsizce katletmekte, tüm ülke salgın hastalıklardan nasibini almaktadır. Bir tarafta böylesine içler acısı bir durum varken, diğer bir tarafta da kendini aydın olarak gören bir grup insan kendi kişisel sorunlarını ve kalabalık içindeki yalnızlıklarını, diyaloglar içindeki monologlarla ifade ederek büyük bir umutsuzluğa sürüklenmektedir.


Profesör, Astrov, Sonya, Vanya Dayı ve diğerleri, hepsi kendi umutsuzluklarında kendilerine bir çıkış yolu arayan, hüznün içinde sürüklenen karakterler. Her Çehov oyunu gibi Vanya Dayı da bolca hüzün, umutsuzluk, bazen hüznün içine umut ve bol bol gönderme içeriyor. En son İstanbul'da izlemiş olduğum Çehov'un Üç Kız Kardeş'i gibi aynı duyguları hissettirip, aynı güzellikte seyirciyi etkisi altına almayı başarıyor.


Oyun, daha önce farklı oyunlarda izleme şansı bulduğum ve çok sevdiğim bir dolu tanıdık yüzü bir araya getiren epeyce kalabalık bir kadroya sahip. Oyuncular kadar kalabalık ve keyifli olan ve de benim çok hoşuma giden derdini en yalın şekilde anlatan çok hoş bir dekor var sahnede. Ve her Çehov oyununda olduğu gibi, sahnede görevi olmayan tek bir nesne yok, her nesne sırası geldikçe sözlerini alıp oyuna dahil oluyorlar. Ayrıca, oyunculara eşlik eden başarılı müzisyenler ve onların ruhunuzu okşayan şarkıları da ayrı bir güzellik katıyor oyuna.


İki perdeden oluşan ve iki saat süren oyun, genel olarak hafif tempoda, aşk, hüzün ve bana göre umut dolu olan harika bir klasik. Yine yaşamı, yaşadıklarımızı ve kendimizi sorgulamak adına mutlaka izlenmesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum. Özellikle, Sonia ve Vanya Dayı arasındaki diyaloglara da özellikle kulak kabartılmalı. Başarılı oyuncular ve keyifli şarkılar da cabası. Tüm oyuncuları ve ekibe bir de buradan kocaman alkışlarımı yollayıp herkese iyi seyirler diliyorum...


 

1 Şubat 2015 Pazar

Coffee Lab

Yazılmak için sırada bekleyen bir dolu İstanbul mekanı bekleyedursun, ben sizlere henüz çok yeni keşfetmiş olduğum bu hoş Ankara mekanından, hiç vakit kaybetmeden bahsetmek istiyorum.


Şu an birçoğumuzun hayatının büyük bir parçası haline gelmiş olan Instagram sayesinde keşfettim Coffee Lab'ı. İlk olarak, şu fotoğrafta görmüş olduğunuz, bir duvarı kaplayan  ve bir dekorasyon harikası olan periyodik cetvelle dikkatimi çekmeyi başardı. Tabii, bu dekora uygun mekanın isminin çekiciliğini de es geçmemem gerekiyor.

Her ne kadar yazmaya fırsat bulamasam da, son zamanlarda İstanbul'da özellikle kahve kültürü adına birçok mekan keşfettim. Fakat Ankara'nın bu konuda İstanbul kadar şanslı olmadığı bir gerçek. Bu nedenle, Ankara'da Coffee Lab gibi mekanları görmek ayrıca mutlu ediyor beni.


Benim gözlemlerime göre, Coffee Lab, kahvede üçüncü akımı benimsemiş tatlı mı tatlı bir kahve mekanı. Kahvede üçüncü akım ne diye merak ederseniz, klübümüzün blogunda derinlemesine incelemeyle yazdığım ve tadına bakmış olduğum bir dolu yeni kahveyi anlattığım şu yazıma bir göz atabilirsiniz :) Ama kısaca, klasik kahve zincirlerinin tek düzeliğini yok edip, kahveden kişisel tatlar yakalamamızı sağlayan kahve çeşitleri olarak adlandırabiliriz. Bu doğrultuda mekan, konuklarına birbirinden değişik demleme teknikleriyle çok çeşitli kahveler sunuyor. 


Kahvenin yanı sıra ufak da bir yemek menüsüne sahip olan Coffee Lab'da afiyetle kahvelerimizi yudumlayıp tatlılarımızı yemeden önce yemeklerinin de tadına bakalım dedik ve tercihimizi Schnitzel'den yana kullandık.


Porsiyonları ilk olarak gözüme küçük gözükse de oldukça doyurucuydu. Bir dilim limon ve tereyağıyla servis edilmesi de tavuğa oldukça hoş bir tat katmış. Ayrıca, yemekle servis edilen birbirinden çeşitli ekmekler de çok lezzetliydi. Normalde ekmek yemeyen biri olarak ben bile kayıtsız kalamadım bu ekmeklerin güzelliklerine.


Yemeğimizin ardından sıra geldi en keyifli ana. Yazının başında da bahsettiğim gibi her yerde bulunmayan çok çeşitli kahve seçenekleri olmasına rağmen biz Latte tercih ettik. Fakat latte deyip geçmeyin, şimdiye kadar içtiğim en iyi latte olmasa bile benim damağımda oldukça keyifli bir tat bıraktı, çok beğendim. Mekanın konuklarına sunduğu birçok tatlı çeşidi arasından da, Sıcak Brownie ve Elmalı Turta'nın tadına baktık ve her ikisini de çoook beğendik.


Coffee Lab, bir laboratuvarı anımsatan keyifli atmosferiyle, güzel yemekleri ve tabii ki harika kahveleriyle sevdiklerinizle güzel vakit geçirmek için kesinlikle en doğru tercihlerden birisi olmaya aday. 
Dost buluşmalarının ve keyifli sohbetlerin yanı sıra, bir köşede tek başınıza bir yandan kahvenizi yudumlayıp bir yandan da bilgisayarınızla işlerinize odaklanmanız ya da ders çalışmanız için de ideal bir cafe. 


Balgat Ehlibeyt Mahallesi, Ceyhun Atuf Kansu Caddesi No:114'de konumlanan ve Çiğdem dolmuşlarının tam önünden geçtiği bu güzel mekanı bir an önce keşfetmeniz ve mutlu anlar geçirmeniz dileğiyle şimdiden herkese afiyet olsun diyorum :)


25 Ocak 2015 Pazar

Alacaklılar


2015'in ilk oyunu olarak, yeni yılın ilk günlerinde Alacaklılar oyununu izledim fakat fırsat bulamadığım için yazamadım. Ankara Şinasi Sahnesi'nde koltuktaki yerimi alarak büyük bir merakla izlemeye koyulduğum oyun, prömiyerini yeni yapmış sezonun en taze oyunlarından biri.


Alacaklılar, İsveç tiyatro edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen August Strindberg'in 1888 yılında yazdığı ama hala günümüze ışık tutacak kadar güncelliğini koruyan kadın erkek ilişkisinin tüm sıradanlığını serciye sunan klasik bir tiyatro eseri.

  
Üç karakterden oluşan oyunun ilk perdesi, Adolf ve Gustav ile start veriyor. Nasıl bir ilişki içerisinde olduklarını bir süre anlayamadığımız bu iki karakterin uzun diyalogları sonucu taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor ve bu iki erkeğin, Tekla adında ortak bir paydada birleştiklerini çok zaman kaybetmeden keşfediyoruz.


Gustav'ın geçmişini Adolf'un ise şimdiki zamanını oluşturan Tekla ikinci perdede sahne alıyor ve bir anda geçmiş üzerine, gelecek üzerine, ilişkiler üzerine ve aşk üzerine alacak verecek davası başlıyor.


İlişkilerde her iki tarafın bitmek tükenmek bilmeyen beklentileri, çoğu zaman sevgiyi hiçe sayan hırslar, hep bir alacak davası ama hiçbir zaman kendinden taviz vermeme durumu, kısacası kadın erkek ilişkilerinin en temel sorunları bu üç karakter üzerinden seyircinin gözleri önüne seriliyor.


İtiraf etmem gerekirse, oyunun ilk perdesindeki uzun diyaloglar boyunca o kadar çok sıkıldım ki uyukladığımı bile söyleyebilirim. Bence, oyun çok tutuk başlıyor ve ilk perde de bu şekilde devam ediyor. Fakat ikinci perdede oyuna Tekla'nın da dahil olmasıyla birlikte oyun bir anda hareketleniyor ve ilk perdenin tam aksine izlemesi çok keyifli, her anı heyecanlı ve yüksek tempolu bir performansla karşı karşıya kalıyorsunuz. Eğer oyun başladığı gibi devam etseydi gerçekten hiç beğenmedim diyebilirdim fakat, sonrasındaki toparlayışıyla gönlümü fethetmeyi başardı. Konusu da oldukça sıradan gözükse de, farklı bir bakış açısıyla yaklaşılması ve oyuncuların başarılı performansları, bu sıradanlığı yok etmeye yetiyor. Ayrıca bahsedilen konu kadın ve erkek olunca, bu sıradanlık da olabildiğine hoş karşılanabilir bir duruma dönüşebiliyor.


Sonuç olarak Alacaklılar, bir sonuca varamayacak olsanız da ilişkilerde kim alacaklı kim borçlu şöyle bir muhakemesini yapabileceğiniz, özellikle çiftler tarafından birlikte izlenerek keyifli vakit geçirilebilecek hoş bir oyun. Tüm ekibe alkışlarımı bir de buradan sunup, şimdiden herkese iyi seyirler, tiyatro dolu günler ve mutlu bir hafta diliyorum...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...