16 Şubat 2015 Pazartesi

Kadınlar Da Savaşı Yitirdi


Geçen hafta, Curzio Malaparte'nin Kadınlar Da Savaşı Yitirdi adlı oyununu izledim. 


İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus işgali altında olan Avusturya topraklarındaki bir evi kendine dekor edinen oyun, savaşa giden erkeklerin ardından geride kalan kadınların, belki de asıl savaşçıların, tüyler ürpertici hayat hikayesini anlatıyor. 


Oğlu Rus cephesinde yitik olan bir anne, dul bir gelin, iki gencecik kız, bir hizmetçi ve bir komşu.Ve bu altı kadının etrafını saran açlık, yokluk, umutsuzluk, mutsuzluk ve çıplaklık.


Aslında çok da bir seçenekleri yoktur. Yaşamak için yapılması gereken şey bellidir. Bir kurban seçilir. Fakat bu noktada asıl soru; kurban mı daha namussuzdur yoksa kurbanı bu işe zorlayan mı? Ya da tüm bu akıl almaz olaya zemin hazırlayan düzen midir en namuzsuzu?


2 saat 15 dakika boyunca, bu soruları seyirciye derinden derinden hissettiren, oyuncu performansları birbirinden harika, bolca hüzün ve göz yaşı kokan, yeri geldi mi gülümseten, dekoru kararında, müzikleri tadında enfes bir oyun izledim.


Klasik bir savaş hikayesinden çok daha farklı bir savaş hikayesini anlatıyor Kadınlar Da Savaşı Yitirdi. Savaşların başrol oyuncuları erkeklerin gerisinde kalan asıl savaşçı kadınların, erkeklerden daha yenik olduğunu, dünyanın en pis yüzüyle seyirciye anlatan oldukça acıklı ve aynı zamanda çok başarılı bu hikayenin mutlaka izlenilmesi gerektiğini düşünüyorum.


Ben bir kadın hikayesi izliyordum. Ellerimde sevgilimin elleri vardı. Ben şanslıydım, Karşımdaki hikayedeki kadınlar benim kadar şanslı değildi. Kadın olmak zordu. Belki de en zoruydu. Hele ki bitmek tükenmek bilmeyen sapkın, cani, insafsız olayların kolaçan ettiği kendi yaşadığım ülkenin topraklarında kadın olmak en zoruydu! 
Şu an ülkemizin yaşamış olduğu tanımlamakta güçlük çektiğim vahşi olaya kayıtsız kalmamak elde değil. Ne desem, ne yazsam örtemez bu olayın iğrençliğini.
 Hepinizden utanıyorum ülkemin aynı yobaz zihniyeti paylaşan, erkekliği hitaptan öte geçmeyen cani erkekcikleri.
 Ama sen, sana bunları yaşattıkları için kendinden hiç utanma Özgecan Aslan, sen huzur içinde yat...

11 Şubat 2015 Çarşamba

Mutluluğun resmi


Öyle mutluyum ki.
 Dallarını birbirine uzatan koca ağaçlar gibi. 
Tuvali yalayan boyalarım gibi. 
Suda dans eden yansımalar gibi. 
Fırça darbelerinde gülümseyen dokunuşlar gibi. 
Turuncunun, sarının, yeşilin, mavinin güzelliği ve beyazın onları birbirine bağlayan gücü gibi. 
Sonsuz bir gökyüzü gibi.
Fütursuz, telaşsız...
Hiç bitmeyen bir resim gibi. 
Mutluyum...

10 Şubat 2015 Salı

Vanya Dayı


Tatil bitti. İstanbul'a döndüm. Okul başladı. Ankara'dayken bir çok güzel bir de eh güzel, iki oyun izledim. Önce çok güzelini anlatmak istedim...


Vanya Dayı, usta yazar Anton Çehov'un 19. yüzyılın sonlarında yazmış olduğu, Rusya'da çiftlikte yaşayan bir ailenin güncel ve önemsiz olaylarla boğuşurken yaşadıkları bunalımları ve içine düştükleri komik durumları, harika müzikler eşliğinde seyirciye yansıtan her ne kadar hüzün koksa da bana göre çok keyifli bir oyun.


Oyunun geçtiği dönemde, ülke ekonomi, eğitim, tarım alanında zorluklar yaşamaktadır. İnsanlar doğayı bilinçsizce katletmekte, tüm ülke salgın hastalıklardan nasibini almaktadır. Bir tarafta böylesine içler acısı bir durum varken, diğer bir tarafta da kendini aydın olarak gören bir grup insan kendi kişisel sorunlarını ve kalabalık içindeki yalnızlıklarını, diyaloglar içindeki monologlarla ifade ederek büyük bir umutsuzluğa sürüklenmektedir.


Profesör, Astrov, Sonya, Vanya Dayı ve diğerleri, hepsi kendi umutsuzluklarında kendilerine bir çıkış yolu arayan, hüznün içinde sürüklenen karakterler. Her Çehov oyunu gibi Vanya Dayı da bolca hüzün, umutsuzluk, bazen hüznün içine umut ve bol bol gönderme içeriyor. En son İstanbul'da izlemiş olduğum Çehov'un Üç Kız Kardeş'i gibi aynı duyguları hissettirip, aynı güzellikte seyirciyi etkisi altına almayı başarıyor.


Oyun, daha önce farklı oyunlarda izleme şansı bulduğum ve çok sevdiğim bir dolu tanıdık yüzü bir araya getiren epeyce kalabalık bir kadroya sahip. Oyuncular kadar kalabalık ve keyifli olan ve de benim çok hoşuma giden derdini en yalın şekilde anlatan çok hoş bir dekor var sahnede. Ve her Çehov oyununda olduğu gibi, sahnede görevi olmayan tek bir nesne yok, her nesne sırası geldikçe sözlerini alıp oyuna dahil oluyorlar. Ayrıca, oyunculara eşlik eden başarılı müzisyenler ve onların ruhunuzu okşayan şarkıları da ayrı bir güzellik katıyor oyuna.


İki perdeden oluşan ve iki saat süren oyun, genel olarak hafif tempoda, aşk, hüzün ve bana göre umut dolu olan harika bir klasik. Yine yaşamı, yaşadıklarımızı ve kendimizi sorgulamak adına mutlaka izlenmesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum. Özellikle, Sonia ve Vanya Dayı arasındaki diyaloglara da özellikle kulak kabartılmalı. Başarılı oyuncular ve keyifli şarkılar da cabası. Tüm oyuncuları ve ekibe bir de buradan kocaman alkışlarımı yollayıp herkese iyi seyirler diliyorum...


 

1 Şubat 2015 Pazar

Coffee Lab

Yazılmak için sırada bekleyen bir dolu İstanbul mekanı bekleyedursun, ben sizlere henüz çok yeni keşfetmiş olduğum bu hoş Ankara mekanından, hiç vakit kaybetmeden bahsetmek istiyorum.


Şu an birçoğumuzun hayatının büyük bir parçası haline gelmiş olan Instagram sayesinde keşfettim Coffee Lab'ı. İlk olarak, şu fotoğrafta görmüş olduğunuz, bir duvarı kaplayan  ve bir dekorasyon harikası olan periyodik cetvelle dikkatimi çekmeyi başardı. Tabii, bu dekora uygun mekanın isminin çekiciliğini de es geçmemem gerekiyor.

Her ne kadar yazmaya fırsat bulamasam da, son zamanlarda İstanbul'da özellikle kahve kültürü adına birçok mekan keşfettim. Fakat Ankara'nın bu konuda İstanbul kadar şanslı olmadığı bir gerçek. Bu nedenle, Ankara'da Coffee Lab gibi mekanları görmek ayrıca mutlu ediyor beni.


Benim gözlemlerime göre, Coffee Lab, kahvede üçüncü akımı benimsemiş tatlı mı tatlı bir kahve mekanı. Kahvede üçüncü akım ne diye merak ederseniz, klübümüzün blogunda derinlemesine incelemeyle yazdığım ve tadına bakmış olduğum bir dolu yeni kahveyi anlattığım şu yazıma bir göz atabilirsiniz :) Ama kısaca, klasik kahve zincirlerinin tek düzeliğini yok edip, kahveden kişisel tatlar yakalamamızı sağlayan kahve çeşitleri olarak adlandırabiliriz. Bu doğrultuda mekan, konuklarına birbirinden değişik demleme teknikleriyle çok çeşitli kahveler sunuyor. 


Kahvenin yanı sıra ufak da bir yemek menüsüne sahip olan Coffee Lab'da afiyetle kahvelerimizi yudumlayıp tatlılarımızı yemeden önce yemeklerinin de tadına bakalım dedik ve tercihimizi Schnitzel'den yana kullandık.


Porsiyonları ilk olarak gözüme küçük gözükse de oldukça doyurucuydu. Bir dilim limon ve tereyağıyla servis edilmesi de tavuğa oldukça hoş bir tat katmış. Ayrıca, yemekle servis edilen birbirinden çeşitli ekmekler de çok lezzetliydi. Normalde ekmek yemeyen biri olarak ben bile kayıtsız kalamadım bu ekmeklerin güzelliklerine.


Yemeğimizin ardından sıra geldi en keyifli ana. Yazının başında da bahsettiğim gibi her yerde bulunmayan çok çeşitli kahve seçenekleri olmasına rağmen biz Latte tercih ettik. Fakat latte deyip geçmeyin, şimdiye kadar içtiğim en iyi latte olmasa bile benim damağımda oldukça keyifli bir tat bıraktı, çok beğendim. Mekanın konuklarına sunduğu birçok tatlı çeşidi arasından da, Sıcak Brownie ve Elmalı Turta'nın tadına baktık ve her ikisini de çoook beğendik.


Coffee Lab, bir laboratuvarı anımsatan keyifli atmosferiyle, güzel yemekleri ve tabii ki harika kahveleriyle sevdiklerinizle güzel vakit geçirmek için kesinlikle en doğru tercihlerden birisi olmaya aday. 
Dost buluşmalarının ve keyifli sohbetlerin yanı sıra, bir köşede tek başınıza bir yandan kahvenizi yudumlayıp bir yandan da bilgisayarınızla işlerinize odaklanmanız ya da ders çalışmanız için de ideal bir cafe. 


Balgat Ehlibeyt Mahallesi, Ceyhun Atuf Kansu Caddesi No:114'de konumlanan ve Çiğdem dolmuşlarının tam önünden geçtiği bu güzel mekanı bir an önce keşfetmeniz ve mutlu anlar geçirmeniz dileğiyle şimdiden herkese afiyet olsun diyorum :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...