25 Haziran 2015 Perşembe

Amherst, Massachusetts


Herkese merhaba! Sanırım artık o kadar körelmişim ki saatlerce lafa nasıl başlayacağımı düşündüm. Bulamayınca da böyle giriverdim, hadi bakalım :) Amerika'daki ikinci haftamı geride bırakmış bulunuyorum. Buraya gelmeden önce gerçekten böyle olacağını hiç tahmin etmiyordum ama şu an buradaki günlerim hemen geçmesin diye gözlerimi kapatıp zamanı durdurmak istiyorum. Fakat günler su gibi geçiyor. Bu kısa zaman içinde bile bir dolu anlatılacak, paylaşılacak ve yazılacak anı biriktirdim kendime. Gezip gördüğüm ve keşfettiğim yeni yerleri anlatmadan önce size şu an yaşamımı sürdüğüm ve kendimi çok mutlu hissettiğim bu şirin Amerikan kasabasının tarihinden ve kasabaya dair ilk izlenimlerimden ufacık bahsetmeye karar verdim.


Massachusetts, Amerika'nın kuzeydoğusunda New England bölgesinde yer alan bir eyalet. Amherst de bu eyalette yer alan küçücük bir kasaba. Massachusetts'in hem en büyük şehri hem de başkenti Boston. Amerika'nin en iyi okulları denince ilk akla gelen Harvard ve MIT Boston'a çok yakın olan Cambridge bölgesinde yer alıyor.
Yine Massachusetts, Amerika eyaletlerinde buradaki yerli halk da dahil olmak üzere telaffuzunda en çok zorlanan eyalet. Ayrıca tarihteki ilk basketbol maçı Massachusetts sınırları içinde Amherts'ün komşu şehirlerinden olan Springfield'da oynanmış.


Yine Massachusetts eyaletinde yer alan ve 5 Colleges olarak bilinen okul grubunun 3 tanesine Amherst kasabası ev sahipliği yapıyor. Bu okullar Amherst College, Hampshire College ve benim de şu an çalışmaya başladığım okul University of Massacchusetts Amherst. Yani bu bölge birçok okulun bir arada bulunduğu tam anlamıyla bir öğrenci kasabası. Amherst'in yaklaşık 40bine yakin nüfusunun 30binini öğğrenciler oluşturuyor. Bu arada, okullardaki Türk researcher öğrenci sayısı da oldukça fazla.


Okulum hakkında daha sonra ayrı bir post gireceğimi belirtip, şu an sizi sadece Amhert'in huzur dolu sokaklarında yolculuğa çıkartmak istiyorum.


Türkiye'de küçük ve sakin kasabalarda yaşayan insanlar için belki de çok bilindik manzaralar bunlar ama benim gibi Ankara'da doğup büyüyen ardından İstanbul'da okuyan araba motoru ve korna sesini şehrin doğal sesi zanneden bir zavallı için hiç alışık olmadığım bir yaşam merkezi burası.

Bu arada, Amherst kasabasının ismi İngiliz Lordu Jeffery Amherst'ten geliyor. Rivayete göre, yeni dünyanın keşfinde Jeferry Amherst bu bölgeye geliyor ve biyolojik savaşın da temeli olduğuna inanılan, çiçek mikrobu taşıyan battaniyeleri buradaki yerel halka verip Kızılderili soykırımını başlatıyor. Fakat, bu hikayenin ne kadar doğru olduğu hakkında pek bir fikrim yok açıkçası.


Her ne kadar Jeferry Amherst, kente ismini vermiş olsa da Amherst deyince ilk akla gelen ve burayla özdeşleşmiş olan isim; ünlü Amerikalı şair Emily Dickinson. Dikinson, Amherst'te doğup büyümüş ve hayatı boyunca sadece birkaç kere Amherst dışına çıkmış, onun dışında hayatının tümünü Amherst'te geçirmiş. Şu an adına ait müze kentin önemli eserlerinden biri.


Amherst'teki evlerin hepsi mustakil, bahçe içinde tam Amerikan stilinde. Bu evlerin hoş görüntülerinin yanında buradaki en güzel olay, dört bir tarafın yeşilliklerle kaplı olması. Doğayla iç içe, yemyeşil, etrafta sincap ve tavşanların koşuşturduğu, insana huzur veren bir kasaba burası.


Buraya ilk geldiğimde bana ilk anda en farklı gelen şeyler; çoğu yerde trafik lambalarının olmaması ve yollarda yaya önceliğinin olması. Arabalar hatta koca koca otobüsler, sizin karşıya geçmek istediğinizi görünce hemen duruyorlar. Türkiye'de böyle bir olaya tanıklık etmem hemen hemen imkansız olsa gerek. Bir Amsterdam olmasa da tabii ki burada da en yaygın olarak kullanılan araç bisiklet. Kasabanın her yeri bisiklet yoluyla kaplı. Her köşede bisiklet park yerleri ve pompalar bulunuyor. Ben de kendime hemen bir bisiklet edindim tabii. Bisikletle hem kasabanın içinde dolanmak hem de civardaki yerlere bisikletlemek gerçekten çok keyifli. Ayrıca kasabanın içinde sefer saatleri çok sık olan PVTA Bus denilen otobüsler bulunuyor. Birkaç hat hariç bu otobüsler de ücretsiz olarak hizmet veriyor.Yine alışık olmadığımız bir durum tabii. Otobüslerin ön kısmında bisikletlerinizi koyabileceğiniz taşma yerleri bulunuyor. Ve bu otobüsleri kullanan şoförlerin çoğu kadın.


Bir diğer tatli olaysa, tap waterin yani musluk suyunun güvenle içilebiliyor olması. California gibi su problemi olan bazı yerlerin dışında hemen hemen Amerika'nın tüm bölgelerinde musluk suyu içilebiliyor zaten. Yine kendi ülkemde bir dolu su kaynağının içinde suyu dışarıdan almamız gerektiğini düşününce, buradaki bu durum da epeyce şaşırttı beni.


Bu güzel hoşlukların yani sıra, sanırım Amherst'ün en kotu tarafı, bu bölgede yaşamın biraz pahalı olması. Marketler ve restoranlar ortalamaya yakın seviyede olabilir fakat özellikle ev kiraları çok pahalı. Ortalama bir ev 600-900 $'dan başlıyor ve bu fiyat daha da yükseklere kadar çıkabiliyor. Bu fiyatları komple bir evin kirası zannediyorsanız gerçekten çok iyimsersiniz çünkü bahsettiğim fiyatlar sadece 1 oda ya da 1+1 evler için geçerli.


Başta belirttiğim gibi burada öğrenci popülasyonu çok fazla olduğu için genellikle büyük evlerin her bir odası ayrı ayrı kiraya veriliyor; salon, mutfak ve banyo da ortak olarak kullanılıyor. Yukarıda görmüş olduğunuz ev de benim evim. Çatını  bir kadın bir bir erkek 2 yabancıyla paylaşıyorum. Birazcık eski bir ev olsa da, kısa sure için ideal. Hem ben burayı çok çok sevdim zaten :)


Burada kendimi çok mutlu hissetmemi sağlayan bir diğer güzellik ise, her akşam şu yukarıda görmüş olduğunuz harika manzaraya tanıklık etmem. Şimdiye kadar, bir şehre bu kadar güzel veda eden bir güneşle tanışmamıştım ben. İnanın abartmıyorum; bu kasabada güneş ayrı bir güzel batıyor ve bulutlar hiç olmadığı kadar güzel gülümsüyor.


Güneş en güzel haliyle tüm şehre el sallarken ardında bıraktığı harika renk cümbüşünün altında, kulağıma en sevdiğim şarkılar fısıldanırken ve rüzgar hafifçe bedenimi okşarken kendimi gerçekten uzun zamandır hissetmediğim kadar mutlu ve huzur dolu hissediyorum yaşadığım bu yerde.


Şimdilik benden bu kadar. Mutlu anlarımdan anında haberdar olmak ve daha çok fotoğrafla haşır neşir olmak isterseniz hepinizi instagrama beklerim. 
Hepinize benden öpücükler!

17 Haziran 2015 Çarşamba

Jurassic World


Jurassic World, Amerika sinemalarında izlediğim ilk film olarak dün gece kişisel tarihimdeki yerini aldı :) Filme kısaca değineceğim fakat ilk olarak asıl bahsetmek istediğim konu, Amerika'daki sinema salonu kültürünün bizden birazcık farklı olması.

İlk olarak farklı gelen durum, biletlerin numarasız olması. Evet, sinemaya gidip seansı seçip biletinizi alıyorsunuz fakat koltuk numarası yok. Hatta aynı durum şehirler ya da eyaletler arası otobüslerde de geçerli :) Bu nedenle, erken giderseniz istediğiniz yere oturabilirsiniz ama son dakikada salona girerseniz, en önde kafanızı tepeye dikerek filmi izlemek zorunda kalabilirsiniz.
Diğer bir farklılık ise, sizinle hiç kimsenin ilgilenmemesi. Sadece ana girişte biletinize bakılıyor, sonrası size kalmış. Yani, isterseniz başka bir filme girip onu izleyin. Ya da normal aldığınız biletle gidip 3D film izleyin kimsenin ruhu duymayacak :)
En can alıcı farklılık ise, film arasının olmaması. O yüzden, filmin ilk yarısı gibi yorumlarda bulunamayacağım, şimdiden söyleyeyim :) Özel ihtiyaçlar için pek hoş olmayabilir bu durum ama bence kesintisiz film izlemek güzel. Fakat, çok sıkışanlar film anında çıkıp girdiği için biraz dikkat dağınıklığı yaratabiliyor :) 


Filme gelirsek, tıklım tıklım koca bir salonda izledim. Tek bir koltuk bile boş değildi. Bu kadar ilginin olacağını tahmin etmiyordum. Aslında bu durum filmden çok yaşadığım yerle ilgili. Burası küçük bir kasaba olduğu için bu yoğun ilgi gerçekten beni şaşırttı.

Jurassic World, artık klasikleşen ve özellikle benim gibi 90larda çocuk olan nesil için gerçekten ayrı bir anlam ifade eden Jurassic Park serisinin dördüncü filmi.


22 yıl aradan sonra, ilk filmde hayal edilen dinozor tema parkı Jurassic World ismiyle kurulmuştur fakat çok ilgi çekememektedir. Bu nedenle, ilgiyi arttırmak adına dinozor genleriyle oynayarak farklı bir dinozor türü yaratılır. Ve tahmin edeceğiniz üzere, bu yeni türle ilgili macera dolu olaylar gelişir.


Doğruyu söylemek gerekirse, ben epey bir keyifle izledim filmi. Genetiğin, DNA'nın, etolojinin hatta dinozoru eğitme düşüncesinin işin içine girmesi güzel. Filme sanatsal anlamda bir izleyici olarak çok diyecek lafım da yok açıkçası. Eğreti duran pek bir şey bulamadım. Görsel efektler ve ses efektleri benim baya bir heyecan yapıp gerilmemi sağladı. 


Tabii absürt gelen bazı mantık hataları yok değil. Tüm film boyunca o kadının o bembeyaz kıyafetler ve topuklu ayakkabılarla dinozorlarla mücadele etmesi gibi.


Fakat genel olarak, diğer Jurassic Park filmleri tadında, bol bilim kurgu ve macera dolu ve her zamanki gibi artık bir saygı duruşu gibi nitelendirebileceğimiz ilk filme göndermelerle gayet başarılı bir iki saat sizi bekliyor diyebilirim.

Film Türkiye'de de aynı tarihte vizyona girmemiş olsaydı şu an çok havalı olacaktım ama maalesef hiç öyle bir havaya bürünmüyorum  şu an :) 
Herkesin beğenmesi dileğiyle, iyi seyirler!



13 Haziran 2015 Cumartesi

Amerika'dan herkese merhaba!


Neredeyse iki ay olmuş. Yaz tatillerini saymazsak, hiç bu kadar süre ara vermemiştim sanırım. Aslında çok yazmak istedim ama yazamadım. Her zaman olduğu gibi yoğunluğumu, doluluğumu ve koşuşturmacamı ballandıra ballandıra anlatmak yerine bu sefer direkt giriyorum konuya, hazır mısınız? Şu an sizlere kilometrelerce uzaktan, bambaşka bir kıtadan ve tam olarak yedi saat geriden sesleniyorum. Bingo! Doğru tahmin! Amerika'dayım! Bir hafta önce uçtum uçtum, saatlerce uçtum ve uzun süredir hayallerimi süsleyen ülkeye kondum!

Size daha önce bu hayalimden hiç bahsetmemiştim sanırım. Hoş, yaptıklarımı bile anlatmaya pek vakit bulamazken hayallerimden söz etmemiş olmam affedilebilir bence. Durun durun, aslında ben de yanılıyorum, siz de yanılıyorsunuz çünkü tam olarak şu yazıda 2015'ten çok ciddi iki isteğimi birazcık üstü kapalı da olsa anlatmışım. Hatta bu yılın en büyük hayali olarak betimlemişim. Biraz eğitimle biraz kariyerle biraz da kişisel zevklerimle ilgili demişim. Son olarak da, gerçekleşmesini çok istiyorum diye yazmışım. Evet işte şu an bu büyük hayalimi gerçeğe dönüştürmüş bulunmaktayım. 

Aslına bakarsanız, benimki tam bir Amerika hayali değildi. Yani günümüz gençliği gibi, Amerika benim hayallerimi süsleyen ülke, orada gidip yaşamalıyım gibi ideallerim olmadı hiçbir zaman. Hatta Amerika'nın, yurtdışında yaşamak isteyeceğim ülkeler listesinde bile kendine yer bulmuş olduğunu sanmıyorum. Fakat gelin görün ki, hayatın bana sunduğu her güzel sürpriz gibi, hiç beklenmedik bir anda gözlerimi bu uzak diyara diktim ve kısa zamanda gidip görmek için can attığım en büyük hayalime dönüştü.

Hayal kurmak ve hayallerimin peşinden koşup onları gerçeğe dönüştürmek şu hayattaki en büyük zevkim.Ve uzun kuyruklu hayaller ve planlar yapmamayı öğrendiğimden beri, kısa vadeli hayallerimi koşar adımlarla kovalamak, son birkaç yıldır bana en büyük keyfi veren hayat uğraşım. 

Mastera başladığım zaman, en büyük küçük hayallerimden biri yurtdışında staj yapmaktı. Kendi alanımda farklı teknikler görüp öğrenip, bana akademik ve kariyer anlamında yeni ufuklar açmasının yanında, başka bir ülkede kısa süreli yaşama deneyimine sahip olmak, yeni yerler görme ve yeni tatlar keşfetme düşüncesi bu konuda hayallerimin her daim canlı kalmasını sağladı.

Bir anda o kadar uzaklarda uzun süre ailemden, arkadaşlarımdan, tüm sevdiklerimden ayrı kalamam ben, önce bir kısa süreliğine gideyim, biraz etrafın havasını koklayayım, olmadı sonrasında doktora için temelli giderim ama ben yine Avrupa'da bir yere giderim falan diye söylenirken, Amerika'dan yeni dönmüş, canım, çok yakın arkadaşım; ee Avrupa'da bir sürü yer gördün, şimdi Amerika'ya git bence deyince, hiç aklımda olmayan farklı bir yöne çevirdim kafamı ve sonrasında olaylar şu an içerisinde bulunduğum noktaya kadar gelişti.


Aslında bu süreci başka bir post olarak girmeyi düşünüyordum ama benim sağım solum belli olmaz, vakit bulamam, yazamam, başlamışken devam edeyim. 
Bu bahsettiğim olay, eylül ekim aylarında gelişti. Amerika fikri kafamın bir köşesinde kendine yer edinmişti fakat ben İngiltere'ye gitmek istediğime karar verdim. Sonraki birkaç ay içinde de, İngiltere'deki okullarla yazışmaya başladım. İngiltere'deki hocalardan, istediğim gibi pek olumlu cevaplar alamayınca bu sefer Amerika'daki hocalara yazmaya başladım. Tabii Amerika olunca, seçeneğiniz çok fazlalaşıyor. Bir sürü okul var bu koca ülkede. Ben kaç okula, kaç hocaya mail attım inanın sayısını bilmiyorum. Sanırım yüzlerce hocayla iletişime geçmeye çalıştım. Tabii bunlardan olumlu dönen oldu, olumsuz dönen oldu, hiç cevap vermeyen oldu. Sonuç olarak, birkaç olumlu seçeneğim arasından tercihimi University of Massasuchetts'ten yana kullandım ve işte beni buralardan uzak bırakan asıl koşuşturmalı süreç o zaman başladı. Belgelerin gelmesini beklemek, belgeleri toplamak, belgelere dudak uçuklatan ücretler ödemek, hangi vizeye başvuracağıma karar vermek, kalacak yer ayarlamak, uçak bileti araştırmak, vize görüşmesine gitmek, vizenin çıkmasını beklemek... Hem maddi hem de manevi açıdan gerçekten çok zorlu bir süreçti benim için. Ama şu an o kadar tecrübe sahibiyim ki bu süreç konusunda, bir ara mutlaka hem staj ayarlama hem de vize başvurusu hakkında her adımı ayrıntılı ayrıntılı anlatan uzun bir post gireceğim. 

Evet, içimdeki kelebekleri özleyen sevgili okurlar, yukarıda uzun uzun anlattığım gibi şu an üç aylık kısa bir süre için, yaz stajı amacıyla Amerika'nın Massachusetts eyaletinde Amherst kasabasında bulunmaktayım. 

Hem Ankara'dan New York'a hem de New York'tan bulunduğum bölgeye epey yorucu bir seyahat sonucu ulaştım. Hala Türkiye saatine göre uykum geliyor ve yine oranın saatine göre uyanıyorum. Yani jet lag durumum henüz geçmedi. Fakat saat farkının dışında, şehre o kadar alıştım ki sanki uzun süredir burada yaşıyormuşum gibi hiçbir yadırgama hissetmedim. Burası sessiz sakin, yeşillikler içinde, insanın içini mutlulukla dolduran, huzur dolu bir kasaba. Gelir gelmez burayı çok sevdim. Şu an hem okulda hem de evimde her şey yolunda, umarım hep böyle davam eder. 

Tahmin edeceğiniz üzere, şu an benim içimdeki kelebekler kıpır kıpır, bir hayali daha gerçekleştirmiş olmanın mutluluğu ve keşfedilecek bir dolu yeni şeyin heyecanıyla kanat çırpıp duruyorlar.
Umarım sizlerde de her şey yolundadır ve herkesin keyfi yerindedir.

Bu arada, fırsat bulduğum her anda yazmayı planlıyorum ama olur da yazamazsam beni takip etmek isterseniz instagramda epey aktif şekilde boy gösteriyorum, beklerim :) Şimdilik, herkese benden öpücükler!


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...