23 Aralık 2016 Cuma

Nocturnal Animals (Gece Hayvanları)



Bu aralar iyiden iyiye, sinemayı tiyatroya tercih eder oldum. Belki de bunun nedeni, vizyona gerçekten güzel filmlerin girmesi olabilir. Bu haftanın filmi Nocturnal Animals idi. Geçen haftalarda Arrival ile beyaz perdede boy gösteren Amy Adams bu sefer Susan rolüyle karşımızda. Amy Adams başrolü Edward rolündeki Jake Gyllenhall ile paylaşıyor. Susan ve Edward birbirlerinin gençlik aşkı olarak genç yaşta evlenmişlerdir fakat ardından Susan Edward'ı terk edip başka bir adamla evlenmiştir. Kendine güveni pek olmamasına rağmen aslında bir yazar olan Edward, Gece Hayvanları adında bir kitap yazar ve bu kitap basılmadan önce taslağını Susan'a gönderir. Böylelikle 19 yılın ardından sonra tekrar iletişim kurmuş olurlar. Şu anki ilişkisinde sorunlar yaşayan Susan, büyük bir merak ve heyecanla kitaba gömülür. Sayfalar ilerledikçe siz de bir anda bu gerilim dolu gizemli hikayenin içinde buluverirsiniz kendinizi...

Filmin trailerını izlediğimde oldukça meraklanmıştım. Filmi de aynı merak içinde izledim. Aslında birbirine geçmiş üç farklı hikaye var filmde. Şu an, 19 yıl öncesi ve kitapta geçen hikaye. Ve belki de kitapta geçen hikaye, geçmişe ve geleceğe göndermelerle dolu gerçek bir yaşam öyküsü...

Karanlık, soğuk, rahatsız edici ve fazlasıyla etkileyici bir film. Fakat filmi tek kelimeyle özetlemem gerekirse, hiç şüphesiz "intikam!" diye haykırabilirim. Bir kez daha yazının ne kadar etkileyici bir silah olduğunu da gözler önüne seriyor bu film. Çok spoiler vermek istemiyorum ama koca bir Revenge (İntikam) yazılı tablo, film içindeki çok hoş ayrıntılardan biriydi. Ayrıca diğer tüm sanatsal öğeler harikaydı.

Filmin senaryosu ve yönetmeliği Tom Ford'a ait. 2009'da yayınlanan A Single Man adlı başka bir filmi de olmasına rağmen ben ilk defa Tom Ford'un sinemacı yönünü tanımış oldum ve oldukça başarılı buldum. Film zaten 3 dalda Altın Küre ödülü kazanmış. Oyuncuların ve tüm ekibin de bunda payı var elbet. Bir de eklemeden geçemeyeceğim, Amy Adams'ın muhteşem kıyafetlerine Tom Ford eli değmiş gibi görünüyor :)

Uzun lafın kısası, farklı ve güzel bir şeyler izlemek istiyorsanız  Gece Hayvanları'nı şiddetle tavsiye ediyorum!


8 Aralık 2016 Perşembe

Son İzlediğim Vizyon Filmleri

Benim için tiyatronun yeri hep ayrı olsa da, özellikle havanın kapalı olduğu kış aylarında sinemaya gidip vizyon filmlerini izlemeyi de pek bir seviyorum. İşte şu an tam o zamanlardayız. Haftada mutlaka birkaç film izlemeye çalışıyorum.


Birkaç gün önce Allied (Müttefik) filmini izledim. Birçok Brad Pitt hayranı gibi ben de bu filmi merakla bekliyordum. Film, 1940lı yıllarda Casablanca'da başlıyor. Yine bir savaş dönemi filmi. Brad Pitt seviyor bu tarz filmlere dahil olmayı. Marion Cottillard tüm güzelliğiyle Pitt'le aynı iş için görevlendirilmiş bir tetikçi. Aynı amaç için çalışırken birbirlerine aşık olmalarının, tahmin edilemez bir hikaye olması beklenemez elbet fakat evlenip İngiltere'ye geldikten sonra birbirlerinin hayatlarına dair gizemlerin ortaya çıkması seyirciyi filme daha da bir çekiyor. Her terasa çıktıklarında ezan sesinin arka fondan duyulması ve bu anda Brad Pitt'in saatinin gecenin on birini göstermesi gibi anlam veremediğim sahneler ve eğreti duran bolca vurdulu kırdılı ateşli sahneler olmasına rağmen ben bu filmi sevdim! Filmin dokusunu, kokusunu, müziklerini, Brad Pitt'in fransızcasını, Marion Cottillard'ın kıyafetlerini ve ojelerini sevdim. Filmin derdi de aksiyon değil zaten, ikinci dünya savaşından, ülke dışında sevgilerini de galip çıkarabilmeyi umut eden iki insanın hikayesi...


Diğer bir gişe filmi Fantastic Beasts (Fantastik Canavarlar), bu tarz filmleri sevdiğim için beni çok heyecanlandırdı. Harry Potter ile hayranlığımızı kazanan JK Rowling ve David Yates yetmezmiş gibi bir de bu aralar her filmini izlemeye çalıştığım ve oyunculuğunu inanılmaz derecede başarılı bulduğum Eddie Redmayne faktörü eklenince filme gidip izlemem kaçınılmaz oldu. Harry Potter'a göre kıyasla daha az fantastik öğeler içerip, macerasının bir tık daha az olması benim için çok daha tercih edilesi. Gerçeklik içindeki fantastik dünya bana daha da bir çekici geliyor. Bu filmin en gerçek karakterlerinden olan pastane açmak isteyen Jacob Kowalski, tüm film boyunca yüzümden tebessümü eksik ettirmedi. Eddie'nin ufak bavulundaki kocaman hayvanlar aleminin vermek istediği mesaj oldukça dikkat çekici. Üç boyutlu olan film, tüm görsel efektleriyle, özenle tasarlandığı her halinden belli olan karakterleriyle, kostüm ve müzikleriyle beni gerçekten büyüledi. Maceranın yanı sıra, fazlaca komik unsurlar içermesi de, filmi daha da bir keyifli bir hale getirmiş. Son sahnedeki Johnny Depp sürprizi de filme dair ayrı bir hoşluktu. Serinin ikinci filmini şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum...


Bu postta bahsetmek istediğim son film, Arrival (Geliş). Hiç konusunu okumadan, afişine bakarak bir uzay filmi izleyeceğimi zannederek gittim filme fakat karşıma bir uzaylı filmi çıktı. Ama alışılagelmiş bilim kurgu filmlerinden çok daha farklı bir film Arrival. Dünyanın on iki farklı bölgesine inen uzay gemilerindeki uzaylıların, dünyaya ne amaçla geldiklerini anlamak amacıyla belki de bir seyirci olarak benim pek de aklıma gelmeyecek dil bilimci Dr. Louise'den yardım istenmesi üzerine başlıyor tüm hikaye. Bizim dilimizi konuşamayan ve anlayamayan bu dünya dışı varlıklarla iletişim kurmak için, onların dilini öğrenmeye başlıyorlar. Zor bir süreç olmasına rağmen, bu varlıkların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduklarını anlamak için başka bir yol yok. Bu süreç boyunca Dr. Louise yeni bir dil öğrenirken aynı zamanda bu yeni dilin düşünme düzlemine girerek kendi yaşamına dair bazı kanıksamalara varmaya başlıyor. Ama hepsinden öte, film dilin en etkili silah olduğunu seyirciye bangır bangır hissettiriyor. Oldukça değişik bir filmdi. Klasik uzaylı denince aklımıza gelen varlıklardan öte ve çok daha başka, dilsel, yaklaşımla konunun ele alınması ne yalan söyleyeyim beni etkiledi.

Her biri vizyondan kalkmadan evvel, bir göz atın bence.
İyi seyirler... 

26 Kasım 2016 Cumartesi

Rumuz Goncagül

Neredeyse geçen sezon seyrettiğim hiçbir oyunu yazamadım. Bunların içinde kimi oyun sahnelenmekten kalkmış olsa bile, ilerleyen günlerde hepsini arşivime ekleyeceğim. 

Yeni sezon oyunları da, perdelerini açıp sahne diyeli neredeyse iki ay oldu. Ben de bu sezonun açılışını ekim ayında Ankara'da Rumuz Goncagül ile yaptım.


Rumuz Goncagül, oyunun yazarı Oktay Arayıcı'nın 1971 yılında gazetenin çöpçatan sütünuna gönderilen koca aranıyor ilanına karşılık gelen 266 mektubun hikayesi üzerine 1977 yılında yazılan, devlet tiyatroları tarafından da bu sezon perdelerini açan müzikal bir oyun. 


Gülsün ve annesi İnsaf Hanım gazeteye, zengin koca aranıyor alt metinli, rumuz Goncagüllü bir ilan verir. Yoksul hayattan kurtulma arzusu içindeki mutsuz hayatlar önünde tomarlarca mektuplar seriliyken, kirada oturdukları evlerinin bir odasını da kiraladıkları delikanlı Sıtkı, kısmetinizi mektuplar yerine neden çevrenizde bulmuyorsunuz? gibi okkalı bir laf eder. Bu lafın gerçekçiliğin ötesinde, gelen mektuplardan en iyileri seçilerek buluşmalara başlanır.


Halet Rezaki, Dursun Ali, Müfit Mürted, kötü adam Refik ve diğerleri... Hepsi Goncagül ile eş olmaya aday, hepsi geçmişte bir hikaye barındıran, günümüzün evlilik programı kurmacaları. 


Bu hikayede her şey bir kenara aslında rumuz, kadın! Kadının toplumdaki yeri, toplumun kadına bakış açısı, toplumun kadına dayattığı evlilik ve evde kalmışlık yaftalamaları... Oyun, tüm bu konuları, biraz hüzünle biraz kahkahayla, müzikal şekilde eleştirel bir tarzda ele alıyor. 


Şarkılar ve orkestra oldukça keyifliydi. Oyunun temposu genel olarak yüksek. Kahkahaların havada uçuştuğu birçok sahne var. Oyuncuların performansları da çok çok başarılı. Fakat, devlet tiyatrolarının artık daha farklı oyunlar perdelemesi bir tiyatro müdavimi olarak benim en büyük dileğim.


Tüm kurmacalara, tüm dayatmalara inat, kısmeti aşkta aramak ve kısmetinizin bol olması dileğiyle.
İyi seyirler, sayın seyirciler!...


Bitti gitti!


Bilgisayarımın klavyesine, tez ve makaleler dışında, bu satırları doldurmak için dokunmayı, çok özlemişim! Kelimelerimle bağırmayı, içimi döküp rahatlamayı, bir tiyatro oyununu keyifle anlatmayı, izlediğim bir filmi ince ince irdelemeyi, bu havalara çok gidecek bir kitabı anlatmayı, dünyanın diğer köşelerinden kareler paylaşmayı, yeni keşfettiğim mekanları önermeyi ve daha nicesini...

Buralardan uzak kalmamın en büyük nedenlerinden biri olan yoğun günlerim geride kaldı.
Üç yıl önce Ankara'dan İstanbul'a gelerek başlayan mester maceramın sonuna geldim! İki ay önce tezimi sundum ve geçtiğimiz hafta tezimi teslim ederek akademik hayatımı noktaladım! Bu üç yıl boyunca bana kattığın her şey için teşekkür ederim Boğaziçi!



17 Eylül 2016 Cumartesi

Akyaka Nadir Usta'nın Yeri



Akyaka yazımda bahsettiğim gibi Akyaka'da Azmak kenarında birçok balıkçı var. Biz tercihimizi Nadir Usta'dan yana kullandık ve oldukça memnun kaldık. Hangisini seçerseniz seçin, eminim ki enfes manzara ve nehir keyfi hepsinde hemen hemen benzer olacaktır fakat önemli olan lezzet ve hizmet.


 Nadir Usta'nın balıkları çok lezzetli ve taze. Ben ilk defa sinarit balığının tadına burada baktım. Sinarit, etle beslenen yırtıcı bir balık türü aslında, her denizde de yetişmiyor. Büyük ve doyurucu bir balık ama lezzetli olması için mutlaka ızgara olmalı, denemenizi tavsiye ederim. Ben aslında çok balık seven bir insan değilim balık yerine meze eşliğinde rakımı yudumlamak çok daha keyif veriyor bana. Eğer balık yiyorsam da balığın tadını iyi almak adına, mezeyle karnımı çok doldurmam. Bu nedenle sinaritin yanına eşlikçi olarak sadece karides güveç ve salata seçtim. Karides, şimdiye kadar yediklerim içinde en güzellerinden biriydi sanırım. 
Harika manzara eşliğinde hayatımın en huzurlu yemeklerinden birini yedim burada. Suyun insanı rahatlatan sesi, ördeklerin vak vaklamaları ve teninizi yalayıp geçen rüzgar... 
Akyaka'ya yolunuz düşerse bir uğrayın derim, şimdiden herkese afiyet olsun!

14 Eylül 2016 Çarşamba

Akyaka'dan Akyaka'ya


Bu yaz birçok farklı denizin suyuna daldım, dalgalarıyla oynadım ve kumsallarında kızgın kumların üzerinde güneşin tadını çıkardım. İlkbahar'dan sonra hep en çok yazı sevdim. Tenimde bıraktığı izler hep mutlu etti beni. Fark ettim ki yavaş yavaş vedalaşmaya başladığımız bu sarışın güzelle bu yıl aynı yerde buluşup aylar sonra yine aynı yerde vedalaştık.


Bu yaza ilk merhabayı haziranın başında Akyaka'da dedim. Bir yıl öncesine kadar bu saklı cennetten haberim bile yoktu. Akyaka, hayatıma giren okyanus gözlü güzel insanın Türkiye'deki en sevdiği tatil mekanı, huzur deposu, mutluluk kaynağıydı. Ben de onun sayesinde Akyaka ile tanıştım ve ilk andan itibaren bu huzur kokan şirin kasabaya tutuldum!


Akyaka, Muğla'nın Ula ilçesine bağlı bir mahalle aslında. Gökova Körfezi ile Azmak nehrinin öpüştüğü mavi bir cennet. Sahilden yukarı doğru, her türlü bütçeye uygun birçok otel, apart ve yazlık bulunuyor. Hem halk plajı hem de birçok özel beach var. Camping için de özel bir alan bulunuyor ayrıca. Gökova Körfezi'nde yüzmek, suyun tadını çıkarmak harika. Yer yer Azmak'tan çıkan suları hissederek serinlemenin keyfi de ayrı bir güzel. Kendine güvenenler Azmak'ın serin sularına da bırakıyor kendini ama belirteyim ki bu su gerçekten buz gibi. Azmak'ta yüzmek yerine kayıklarla gezintiye çıkmak da farklı bir alternatif. Beni en çok cezbeden kısım ise, nehir boyunca hepsi birbirinden güzel bir dolu balıkçının bulunması. Mutlaka burada kendinize bir balık ziyafeti çekmelisiniz. Ben çektiğim ziyafeti bir sonraki postta sizlerle paylaşacağım.


Akyaka'nın Bodrum, Marmaris gibi birçok tatil beldesine yakın olması da arı bir güzellik. Bir haftayı burada geçirmek yerine ikişer üçer günlük farklı güney Ege kıyıları turunuza Akyaka'yı da dahil edebilirsiniz. Dilerseniz günübirlik tekne turlarıyla koyların da tadını çıkarabilirsiniz.  Ben ilk gidişimde üç günümü Akyaka'da geçirdim, bir günümü de koyları gezmeye ayırdım. Bu gezi sırasında gittiğim Sedir Adası, Kleopatra Plajı Türkiye'nin en güzel plajları arasında yer alıyor. Antik tiyatrosuyla, pırıl pırıl turkuaz suyuyla, harika doğasıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer.


Akyaka'nın gece hayatı da oldukça renkli. Dikkatim çeken buraya tatile gelen kitlenin çoğunluğunun gençlerin ve yabancı turistlerin oluşturması. Her kesime hitap eden birçok farklı mekan var. Dekorasyonları harika. Benim en çok beğendiğim ilk defa rastladığım, market fiyatının üzerine çok az bir farkla dolaptan kendinizin alıp ardından masanıza oturduğunuz mekan Meyland Shop&Pub oldu. Çalan müzikler de oldukça güzel.


Akyaka'nın bir diğer özelliği ise, kiteboarding sevenlere ev sahipliği yapıyor olması. Gökyüzünde süzülen renkli kiteları her an görmeniz mümkün. Böyle bir merakınız varsa da, Akyaka sizin için harika bir tercih olacaktır.


Akyaka'da yaza merhaba dedikten sonra geçen haftalarda çıktığım Dalyan, Göcek tatilimin ardından yine Akyaka'ya uğradım ve deniz kum güneş tatiliyle Akyaka'da vedalaştım. Deniziyle, kumsalıyla, yeşilliğiyle insana huzur veren mutlu bir cennet Akyaka. Eskiden el değmemiş ve saklı bir mekan olmasına rağmen, şu an oldukça popüler olan Akyaka bundan sonra benim de her yaz uğrak mekanım olacak gibi gözüküyor. Yolu düşeceklere şimdiden iyi tatiller!




13 Eylül 2016 Salı

İmparator Çay Bahçesi




Yine, hemen bitmesin korkusuyla sayfalarını usul usul çevirip tüm cümleleri yavaşça içime çektiğim inanılmaz keyifli bir Nazlı Eray kitabının daha sonuna geldim. Bu sefer bambaşka bir dünyaya davet ediyor Nazlı Eray okuyucularını. Dolambaçlı yollar, daha önce hiç görülmemiş insanlar, Casino Venüs'ün renkli kumar makineleri, Taşhan'ın hayal kadınları, sona meydan okuyan sonsuz aşklar, afrika menekşeleri, İmparator Çay Bahçesi, ve bu sihirli bahçenin ölümsüz insanları...

Dört aylık roman yazma sürecini birebir okuyucuya yansıtarak yine fantastik bir gerçekliğin içine sürüklüyor Nazlı Eray okuyucularını. Tüm karakterler, farklı zamanlarda farklı yerlerde hayatın sillesini yemiş, hayatla birebir hikayelere sahip olan insanın adeta içine dokunan ruhlar. Fakat usta yazar bu gerçekliği yine, yeniden öyle bir fantastikleştiriyor ki belki de bu yüzden en sevdiğim yazar ve yine belki de bu yüzden çok severek okuyorum onun gerçeklik kokan gerçek üstü her bir cümlesini. Her kitabında Ankara'ya selam yollaması da kalbimde okları hissetmemde büyük bir etken tabii ki.

Tezimi yazma sürecinde başucumda bulunan üç Nazlı Eray kitabından birisiydi İmparator Çay Bahçesi. Şimdi sırada diğer iki kitabı var. Biliyorsunuz, taktım mı takıyorum bir yazara. Ama Nazlı Eray'ın yeri epey ayrı benim için. İçimdeki yazmaya tutkun kelebeği yine harekete geçirdiği de doğrudur. Hala onun fantastik dünyasında kendinize bir yer edinmediyseniz acele edin, çok şey kaçırıyorsunuz!

29 Mart 2016 Salı

Gördün mü bak 25 oldum!



Yıllarca, ne zaman şu şarkıyla yeni yaşımı kutlayacağım, diye bekleyip durdum. Nasıl sabırsız, nasıl heyecanlıydım. Sanki onlu yaşların sonunda zaman çok yavaş geçiyordu. Bir an önce yirmi bilmem ne olmak istiyordum. Sonra her şey tersine döndü. Yirmiye tırmanınca, dik bir kaydıraktan kayarcasına hızla akıp geçti zaman. Çok net bir an var aklımda. Yirmi yaşındayım. Çok mutluyum. Gece uyumadan önce sahip olduğum tüm güzellikler için şükrediyorum ve bir de düşünüyorum; yarın olduğunda bugün çok geçmiş olacak! O günden sonra her gece bunu düşündüm ve bunun üzerinden tam beş yıl geçti...

Hala hayatımın en güzel zamanlarını yaşarken, ah yaşlanıyoruz, zırvalamarı yapmayacağım elbette ama insanın hayatının en güzel yıllarının koşar adım uzaklaştığı kocaman bir gerçek. Şu an, bana kattığı tüm güzelliklere ve yaşattığı tüm mutluluklara son kez bakıp, yaptığı işten memnun olurcasına yüzüne pembe bir gülüş yerleştirip giden yirmi dördüncü yaşım hiç şüphesiz ki hayatımın en güzel yaşıydı. Belki biraz buruk başlamıştı ama hiç olmadığı kadar kararlıydı. Çok istek ve çok hedef yüklenmişti. Umut doluydu. Çok güldürecekti, kahkahalar attıracaktı. Sırtında gezdirip, yeni keşifler yaptıracaktı, yeni tatlar taddıracaktı. Hayran hayran baktırıp mest edecekti. Çok şey öğretecekti. Kesinlikle sevilecekti, sevdirecekti. Bunların hepsi oldu! Hatta daha da fazlası oldu. Yirmi dört bana, ben olmayı öğretti. Kendi başıma bir şeyler yapmayı birkaç adım daha ileriye taşıdı. Ve de en çok sevilmeyi öğretti! Ben bu güzel yaşta en büyük hayalim olan Amerika maceramı gerçekleştirdim. Hayatımın en güzel anılarını biriktirdim. Çok güzel dostluklar kazandım. Bana yirmi dört yaşında hayatımın en büyük sürprizi yapıldı. Okyanus gözlü yabancı delikanlı sırf benim için okyanusları aşıp yanıma geldi. En büyük travel hayallerimden olan cruise tatilimi gerçekleştirdim. Bu tatil sırasında, okyanus üzerinde, okyanus gözlü yakışıklı bana biz olmayı teklif etti. Bana sevilmeyi hiç hissetmediğim kadar hissettirdi. Beni hiç kimsenin mutlu etmediği kadar çok mutlu etti. Sevdim, çok sevildim, çok mutlu oldum!

Kendime güvenin ve cesaretin de bulutlara yükseldiği yaştı yirmi dört. Canımdan çok sevdiğim ailemle fikir ayrılıkları yaşadığım, kararlı olduğum ve asla vazgeçmediğim bir yaş. Az resim yaptığım, çok okuduğum, az yazdığım, çok tiyatroya gittiğim, çok yediğim, çok içtiğim, çok eğlendiğim, çok yürüdüğüm, çok yüzdüğüm, çok güldüğüm, çok sevdiğim, en çok da sevildiğim yaş!
Tüm bu anlarda bana eşlik eden, hayatıma yeni giren, hep var olan, unutulmaz anılar biriktirmeme katkı sağlayan ve yaşamımı daha da güzelleştiren herkese kocaman teşekkürler ve öpücükler benden!

Şu an ilk anlarını yaşadığım yeni yaşımın üzerimdeki en büyük hissiyatı, büyüdüğümü hatta büyümekten de öte olgunlaşarak büyüdüğümü hissetmem.

Bugün ben yirmi beş oldum. İlk defa ailemden ayrı bir doğum günü kutluyorum. Pastamı kendim yaptım, çiçeklerimi kendim aldım. Kendimi yirmi beşin kollarına bırakıp dileklerimi diliyorum. Hep sağlıklı ol yirmi beş, mutlu,huzurlu, sevgi dolu ve tüm hayallerimi gerçekleştirmem için bana hep destek ol yirmi beş. Seninle bir dolu güzel anı ve mutlu ana imza atmak dileğiyle...

4 Mart 2016 Cuma

Mustang


Oscar'a aday olduğunu öğrendiğim andan itibaren büyük bir merak uyandırmıştı Mustang bende. Oscar'dan önce izleyeyim dedim yine olmadı. Oscar'ı alamayınca da epey üzüldüm. Bu üzüntümün sadece ülkem adına olduğundan, o an habersizdim tabii. Bugün fırsat bulup gidip izledikten sonra bırakın Oscar'ı neden alamadı sorusunu, neden aday gösterilmiş ki diye sordum film boyunca kendime.
Film tam bir fiyasko bence. Nereden nasıl başlasam ki. Festivallerden de ödülle döndüğü için tam bir festival filmi tadında olacağını tahmin ediyordum ama yine de cevabını bulamadığım epey fazla soru işareti kaldı aklımda.
Karadeniz'de bir sahil köyü. Neresi olduğu tam olarak vurgulanmıyor. Zaten film de buna odaklanmadığı için kabul edilebilir ama hadi ana karakterler bir kenara, köy ahalisinden bir insan bile Karadeniz şivesiyle konuşmaz mı? Film Fransız destekli olduğu için ve yabancı seyirciyi hedaf aldığı için mi bu nokta es geçilmiş bilmiyorum ama eminim ki Türk izleyicilerin hepsini rahatsız etmiştir bu durum.



Bu sahil köyünde beş genç kız. Anne babalarını 10 yıl önce kaybetmişler. Babaanne ve amcalarının yanında yaşıyorlar. Hepsi birbirinden güzel. Hepsi birbirinden ergen ve cinselliği keşfetmeye aç. İşte tam bu noktada filmin ana konusu hafifçe şekilleniyor. Kızların adlarının çıkmasına neden olan denizde erkeklerle güreşme sahnesi bana göre de çok masumaneydi. Kızların bu sebeple babaannelerinden dayak yemesi içler acısıydı. 
Kızlar okuldan alındı. Pencerelere demirler örüldü. Üzerlerine hatlarını belli etmeyen "bok rengi" elbiseler giydirildi. Kızlara yemek yapımı ve ev işleri öğretildi. Kızlar çeşmede görücüye çıkarıldı ve birer birer evlendirilmeye başladı.  



Aslında konu tam da ülkemizin kanayan yarası. Muhafazakarlık, bağnazlık, gelenek görenek davası, toplum baskısı ve daha nicesi. Fakat tüm bunlar olup biterken filmde tezat giden bir dolu nokta var.
Kızların en büyüğünün sevdiği bir çocuk var. Hatta bu çocuğun yollara kızın adını yazmasından dolayı amcası küplere biniyor. Sonra bu kızı istemeye geldiklerinde,babaannesine beni bunla evlendirirseniz çığlık atarım diyerek, bu görücünün bir küçük kız kardeşiyle evlenmesine, aynı zamanda kendisinin de sevdiği çocukla evlenmesini sağlıyor. Bir çığlık yetti yani her şeye? Hikayenin özü köylü kızın dramı ama durum, şımarık şehirli kızın istediğini elde etmesi. Bu tezat noktada, acaba babaanne sırf toplum baskısı yüzünden mi böyle davranıyor acaba sorusu geliyor akla ama üçüncü kız kardeşin intiharından sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi daha da bir çıkmaza sürüklüyor seyirciyi. Kardeşleri bile unutup gidiyorlar bu travmatik olayı. 
Filmde geçen repliklerinden hayatlarında bir kere bile İstanbul'a gitmemiş olduklarını anladığımız kızların ayaklarında kedsler, son moda kıyafetler, iç çamaşırları. Düğün sırasındaki o dans ve güpegündüz sokak ortasında arabadaki sevişme sahnesi de aklıma takılan bir diğer tezatlıklar.



En akıllıları iki küçük kız mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Babaanne kendisi oğluyla ensest ilişkiye dahil olduğu için mi yoksa torunlarının amcalarıyla ensest ilişki yaşadıkları için mi onları birer birer evlendirmek istiyor, bu da bana göre havada kalan konulardan birisi.
Filmi gerçekten çok eleştirdim ama sanırım en çok hoşuma giden ve cuk diye oturan sahne, sofrada kızların kıkır kıkır gülerken amcanın onlara ahlak dersi verircesine bakışlar attığı ve uyardığı sırada televizyonda Arınç'ın iffetli kadın açıklamalarının kulağa çarpışıydı. Bir de son sahnedeki geziye selam.

Başta da belirttiğim gibi, aslında konu cidden fazlasıyla çarpıcı. Ülkemizin kim bilir kaç köşesinde bundan çok daha acı olaylar yaşanıyor, kaç çocuk istismara uğruyor, çocuk yaşta evlendiriliyor, bağnazlıktan, "millet ne der"mantığından evlere hapsediliyor. Ama eminim ki, hiçbiri Mustang filminde izlediğim kızlar gibi değiller. Sanırım filmin en büyük eksikliği gerçekliği yansıtamamış olması. Yani aslında ortada güzel bir fikir var ama uygulama yanlış ve çarpık. Bence izlemenize bile değmez ama çok boş vaktiniz varsa bir şans verebilirsiniz. 

17 Şubat 2016 Çarşamba

Bir Yazarı Çok Sevmek: Nazlı Eray

Üst Bilgi: Bu yazı, 1 yazar, 3 kitap ve çok şey hakkındadır...

Maalesef artık eskisi kadar çok kitap okuyamıyorum. Bir defterim vardı bir zamanlar, okuduğum kitaplar başlıklı; her yıl, ay ay eklenirdi kitaplar. Bir ayda sekiz kitap okuduğum günler vardı, bir ayda üç kitap okudum diye üzüldüğüm zamanlar...

Şimdi bir ayda üç kitap okuyabilsem, ooo iyisin iyi! diyorum kendime. Ama az okumanın da bir güzel yanını keşfettim, o da öz okuyor olmam. Her elime geleni okumuyorum, çok seçiyorum. Takılıyorum iyi bir yazarın peşine, tüm eserlerini okuyorum. İşte Nazlı Eray'ın peşine takılmam da böyle oldu.

Maalesef ben çok geç tanıştım Nazlı Eray'la. İki yıl önce, kendisinin de dahil olduğu bir söyleşiye katılmıştım. Kırmızı saçlarıyla, süper tatlı konuşmasıyla, büyük bir iştahla ve ballandıra ballandıra yazdığı fantastik eserlerden bahsediyordu karşımdaki tatlış kadın. Sadece adı geçen eser isimlerinden bile büyülenmiştim. Ekmek Arası Rüya, Düş İşleri Bülteni, Kız Öpme Kuyruğu ve daha nicesi...
Yine o gün , bir de Ankaralı olduğunu öğrendim, Tunalı aşığı olduğunu, kitaplarını benim Ankara günlerimde neredeyse her gün önünden geçtiğim Tunalı Hilmi'deki Elizin'de yazdığını, kalabalık içinde yazmanın onu hiç rahatsız etmediğini...
Söyleşi bitti, gittim yanına fotoğraf çektirdim, ileride en sevdiğim yazarlardan biri olacağından habersiz birlikte objektiflere gülücük saçtık...


İlk okuduğum kitabı, Kızları Öpme Kuyruğu oldu. Tabii ki adı çok ilgimi çektiği için ilk olarak bu kitabı tercih ettim. Ha bir de, o ciltli hoş baskısı. Nazlı Eray, 4. kitabı olarak 1982 yılında yazmış bu kitabı. Kızları Öpme Kuyruğu, Fantastik Öyküler ve Benden Bana Mektuplar adlı iki bölümden oluşan ve içinde birçok hikaye barındıran bir öykü kitabı. İsmini de bu öykülerin birinden alıyor. İki yıl oldu bu kitabı okuyalı, öyküler hayal meyal hatırımda ama Nazlı Eray'a onun da ötesinde Türk fantastik edebiyatına ilk merhaba dediğim kitap olduğu için yeri bende epey değerli. 

Aslında Murat Gülsoy'un rüyalarıyla, Buket Uzuner'in bazı hikayeleriyle fantastik öykülere hafif aşinalığım olsa da, hiç bu kadar açık seçik dahil olmamıştım fantastik edebiyata. Şimdi fantanstik deyince, çoğumuzun aklında Harry Potterlar, Açlık Oyunları ya da bilim kurgu tarzı şeyler canlanıyor ama Nazlı Eray'ın fantastik dünyası hiç öyle zannettiğiniz gibi değil. Evinde yemeğini yapan kadının, aşk acısı çeken bir adamın ya da gazetedeki sıradan bir ilanın fantastik hikayesini anlatıyor Nazlı Eray. Yani gerçek ve gerçek ötesi öğeleri birbirine bir güzel harmanlıyor. Zaten belki de bu yüzden bu kadar güzel ve ilgi çekici benim için.

Birçok yerde Nazlı Eray eserlerine başlangıç için ideal deniyor Kız Öpme Kuyruğu hakkında. Şüphesiz ki, diğerlerine oranla fantastik öğeleri daha az bulundurduğu için böyle denmiş ama direkt girseniz de onun üstün fantastik dünyasına bence hiç zorluk çekmezsiniz. Her şey bir kenara, tüm satırlarda zeka kokusu var ve bu bilgelik o kadar fütursuz ki, sımsıcak bir dille hayaller ve gerçekler arasında konforlu bir yolculuğa sürüklüyor sizi. Korkacak hiçbir şey yok çünkü Nazlı Eray süper profesyonel bir fantastik pilot!


Farkında olmadan başlangıç için ideal kitapla başlamış olsam bile, ikinci olarak belki epey sert olacak Orphee'yi seçtim ve bir anda kendimi Yunan mitolojisinin romantik kahramanı Orphee ve sevgilisi Eurydice'in hikayesinin içinde buluverdim. 
Ankara'dan 12 saat süren otobüs yolculuğuyla kıyı kentine varan Eurydice, Bay Gece, İmparator Hadrian, yeraltı şehri, mektup taşıyan güvercinler, kıyı şehrine yerleşmeye karar veren Ankara, Ankara'nın Tunalı Hilmisi, Tunalı Hilmi'nin 2 numaralı EGO otobüsü, Paris'te Son Tango filmi... Peki Orphee, Eurydice'in yüzünü görmesin diye mi yaşananlar hep geceydi?

Eminim ki, mitolojiye ilgili olanlar bu kitabı çok daha severek ve anlamlı bir şekilde okuyacaklardır ama ben bile Orphee'yi o kadar çok sevdim ki yazarın gerçek ve gerçek üstü birliktelik ustalığını bu eseri sayesinde daha da iyi anlamış oldum.


Ve son olarak, daha birkaç gün önce son sayfasını çevirip, ellerimin arasına alıp hayallere daldığım Aşık Papağan Barı'nı okudum. Beni tam anlamıyla allak bullak eden, süper kurgulanmış bir kitap Aşık Papağan Barı. Ameliyattaki kadının hayata tutunma hayalleriyle başlıyor önce hikaye. Kalbine siyah bir Opel Vectra saplanmış, arabanın teybinden yükselen Felli'nin film müzikleri (şu an bu satırları yazarken ben de açtım dinliyorum aynı müzikleri), arabadan çıkarılmaya çalışılan adam. Melek Hasan'ın koruyuculuğunda, Ankara semalarına yükselerek, yemyeşil mis gibi Eden parfüm kokulu gölden geçerek Las Vegas'ta bulur bu üçlü kendini. Casino, yıllar önceki o otel odası ve Aşık Papağan Barı. Kırmızı saçlı kadına aşık papağan, Cinci Kebir, muska, dudak, sır perdesi, girmek istenilen rüyaya kesilen biletler, mafya babası Müslüm, uçan arabalarda içilen şampanyalar,  her zamanki gibi bir kadeh cuba libre...

Kitap okuyucuda bitmek bilmeyen ve sürekli başa dönen bir rüya etkisi yaratıyor. Zamansız bir ortamda, beynin kıvrımlarında çadır kurmuş hiç unutulmayan en güzel, en duygusal anılara yolculuğun hikayesi. Aslında aşkı öğrenmek isteyen bir erkeğe aşkı öğretmek için yazılmış, tam bir gerçek ötesi aşk romanı Aşık Papağan Barı. 

Diğer kitaplarla kıyasladığım zaman, beni en çok etkileyen ve gerçekçesine yaşatan kitap oldu Aşık Papağan Barı. Yine Tunalı'ya ve daha bu yazımı geçirdiğim Miami'ye gönderilen selamlarla daha da bir içimi ısıttı. 

Fantastik kitapların hikayesini anlatmak da epeyce zormuş, bunu anladım. Bu nedenle benim daha uzun uzun anlatmam yerine bence siz bir Nazlı Eray ile tanışın da o anlatsın size hikayelerini, en birinci ağızdan, en gerçeküstü, hayal haliyle...

Mutlaka Nazlı Eray'ın fantastik dünyasına bir kafa uzatın derim, ayaklarınızı da sokmak için eminim ki sabırsızlanacaksınız. Keyifli okumalar!

7 Şubat 2016 Pazar

Kocasını Pişiren Kadın


Bu seferki Ankara günlerime sadece bir oyun sığdırabildim. İsmi dikkatimi çekince bilet alıp gittiğim ve epey merak ettiğim bir oyundu Kocasını Pişiren Kadın.


Ankara Devlet Tiyatrolarında prömiyerini bu sezon yapan Kocasını Pişiren Kadın, İngiliz yazar, yönetmen ve oyuncu olan Debbie Isitt'in çok ünlü bir oyunu aslında. 
Oyun, yıllar geçse de, zaman değişse de hiçbir zaman değişmeyen kadın erkek ilişkisini, Hillary, Laura ve Kenneth arasında geçen aşk üçgeniyle bir kez daha izleyiciyle buluşturuyor.


Bir tarafta Kenneth'in ev işlerinden, ev ekonomisinden en çok da yemekten anlayan, hafif kilolu, yaşını almış 19 yıllık eski karısı Hillary, diğer tarafta yemekten, ev geçindirmekten zerre anlamayan, genç, bakımlı ve güzel yeni karısı Laura. 


Sahi, nedir kadının toplumdaki görevi? Kadın dediğin daima güzel mi olmalı, kocasını mı doyurmalı, kocasının bir dediğini iki etmemeli mi?


Peki, bir erkek karısı başka yöne baktı diye, ona istediği yemekleri yapmıyor diye, etek giydi diye, kahkaha attı diye onu dövebilir hatta öldürebilir mi?


Kadın olarak sözde toplumdaki yerimizin kanayan yarasını kapkara bir mizahla seyirciye aktarıyor Kocasını Pişiren Kadın. Oyunda birçok gönderme var. 
Konu fazlasıyla alışıla gelmiş olsa da maalesef güncelliğini koruduğu için dikkat çekici fakat tek perdelik yaklaşık bir buçuk saat süren oyunda sanki bir şeyler eksik gibi. Ya metin zayıf ya çevirisi zayıf ya da seyirci olarak bana geçirmeye çalıştığı duygu zayıf. Genel olarak orta tempolu oyunda, oyuncular başarılı bir performans sergilese de, benim için hafif bir komedi olmaktan öteye geçemedi ve maalesef izlemeseydim de olurmuş dedirtti.


Oyunu Küçük Tiyatroda izledim ve fark ettim ki, iki sezondur tesadüf müdür bilmem bana hiç keyif vermeyen oyunlar izliyorum hatta bu oyunları henüz yazma isteği bile gelmedi içimden. Ve itiraf etmeliyim ki ilk defa bu sezon İstanbul DT'de beni Ankara'dan daha mutlu eden oyunlar izliyorum. Ankara'da da eskisi gibi güzel oyunlar izlemek dileğiyle, herkese mutlu bir hafta diliyorum.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Shine


Kafanı kaldırıp uzaklara bak! Güneşin mahmur mahmur uyanıp, en sevecen haliyle gülümsediği sıcacık bir yaz günündeyiz. Tekneler peş peşe sıralanmış limana. Sahi hala yapamadık o çok istediğim, ufacık bir tekneyle koy koy gezme işini. Başbaşa. Yine kaldı başka yazlara...
Bak bak şurada, tam köşede, pembe binanın altında en sevdiğim pub. Ne de güzeldir mojitoları. En sevdiğim masasının altında belki bir kedicik vardır. Miyav miyav... 
Dalgaların okşadığı sulardaki balıkları mı düşünüyordur kediler?
Şu sarmaşık, ne de büyümüş. Pek sırnaşık. Dolanmış sarı binanın omuzlarına...
Hangisiydi hani o ilk kez ellerimizin birleştiği yer? 
Yine böyle bir yaz günüydü, yürüyorduk bu sahilde. Ben gözüm teknelerde, yine o çok istediğim koy koy gezme merakımdan bahsediyordum, senin heyecandan yenmiş tırnakların ceplerinde...
Sonra bir anda yaklaşmıştın da tutuvermiştin ya ellerimi, hiç bırakmayacakmışcasına. Ha işte tam da şu krem renkli binanın önündeydi, tabii o zaman bembeyazdı bu bina...


Uzun zaman olmuştu, fırçayı elime almayalı ve yaptığım resimleri sizlerle paylaşmayalı. Ama daha da uzun zaman olmuştu, yaptığım resimlere hikayeler uydurup paylaşmayalı.
Bu soğuk ve karlı Ankara gününde, sıcacık bir yaz resmi yapmak istedim, rengarenk duvarlı binalı, tekneli, dalgalı ve bol hikayeli. 
Kendisi 2016'nın ilk resmi olarak arşivimdeki yerini aldı.
Bu yıl ellerimin daha çok boya kokması dileğiyle...

5 Şubat 2016 Cuma

İftarlık Gazoz


Dün gece maaile toplandık İftarlık Gazoz'u izlemeye gittik. Aslında Dondurmam Gaymak'tan bir farkı yoktur, Cem Yılmaz çok iğreti durmuştur gibi önyargılarım nedeniyle gitmeyi düşünmüyordum fakat baktım diğer Türk filmlerine nazaran daha iyi puan almış, haydi gidip izleyelim dedim.


Yıl 1970ler. Küçük bir Ege kasabasında yaz ayı. Hicri takvime göre Ramazan. Okullar tatile girmiş, iftiharname  alan çakmak gözlü Adem, çok istediği gazozcuda çırak olmuş. Bir yandan yaz sıcağında işini yapmakta bir yandan camiye gidip imamın vaazlarını dinlemekte. Yaşı küçük olduğu için ailesi izin vermemesine rağmen oruç tutmakta diretmekte. Bir de Berna var. Okuldan arkadaşı, sınıf arkadaşı! O bile oruç tutmakta. Adem niye tutmasın. Hem de Berna onun sınıf arkadaşı! 


Adem'in ailesinden ve ustasından gizleyerek oruç tutmaya karar vermesiyle başlayan koca bir günün kesitini sunuyor film izleyiciye. Küçücük bir çocuğun, yaz sıcağında açlık ve susuzlukla bir de gazoz satmaya uğraşırken nefsiyle verdiği mücadele, imamın anlattığı sözler, devrimci Hasan abisinin öğütleri, Ağustos böceği ile karınca, bağımsız Türkiye...


Cem Yılmaz'ın hiç rol çalmadığı, filmin baş karakteri Berat Efe Parlar'ın gerçekten çocuk yaşta çok başarılı oyunculuk sergilediği, Ege insanını tanıtan, sımsıcacık, düşük bütçeyle de güzel işler çıkarılabileceğini gösteren klasik bir Yüksel Aksu filmi izledim. Yüksel Aksu'nun diğer uzun metraj filmleri olan Dondurmam Gaymak ve Entelköy Efeköy'e Karşı filmlerini de izlemiş bir izleyici olarak diyebilirim ki, yönetmenin en olmuş filmi olmuş İftarlık Gazoz. 


Filmin son on beş dakikasına kadar her sahnede kahkahalarla güldüm. Hele ki, plaj sahnesindeki o ısrarcı teyze yok muydu, tüm salonu kırıp geçirdi. Tütün işçilerinin sabah ezanı vaktinde ellerinde fenerle tütün topladıkları sahne bence filmin en güzel sahnesiydi. Filmin en güzel repliği hiç kuşkusuz "sınıf arkadaşım"dı. 
Film boyunca ne kadar güldüysem, son 15 dk boyunca da o kadar ağladım. Hüngür hüngür içim parçalana parçalana. Adem'in annesi Ümmü Putgül'ün oyunculuğu bir harikaydı. 


Şimdi filmin genelini değerlendirmem gerekirse, aslında siyasi bir film diyebiliriz İftarlık Gazoz için. Din ve siyaset çelişkisi, 61 günlük din ve siyaset bağlantısı. Oysa neydi ki devrim, Atatürk'ün ilkesi değil mi? Allah evreni yarattı, Atatürk ülkeyi kurtardı oldu bitti işte!...

70lerde Ramazan ayı yaza denk gelmiyor olsa da, Hasan ölmüş olsaydı son sahnenin daha anlamlı olacağına inansam da, ben İftarlık Gazoz'u çok beğendim. Her anlamda duygusal bir film izlemek istiyorsanız, şimdiden sizlere iyi seyirler diliyorum...


4 Şubat 2016 Perşembe

Sessizliğin İçinden


Geçtiğimiz hafta, İstanbul Devlet Tiyatrolarında Sessizliğin İçinden adlı oyunu izledim. Yeni prömiyer yapmış bir oyun, bu nedenle oyuna dair tek bir fotoğraf bile yoktu ben biletimi alırken ama konusunun işitme engelliler üzerine olduğunu okuyunca hiç tereddüt etmeden izlemeye karar verdim.


Oyun, işitme engellilere özel eğitim veren bir okulda geçmekte. Sahne birbirinden ayrı birkaç parçaya bölünmüş bir dekora sahip. En büyük dekoru da işitme engelliler için ders yapılan sınıf oluşturuyor.
James Leeds, bu okulda yeni öğretmenlik yapmaya başlamış ve öğrencileriyle etkili iletişim kurarak tüm öğrencilerin gözdesi olmuştur. Fakat  Bay Leeds, aynı zamanda okulda temizlik görevliliği yapan Sarah ile, iletişim kurmak da zorluk ekmektedir. Sarah, dudak okumayı ve ses çıkarmayı reddeden inatçı bir kızdır.


Bay Leeds, onun konuşması için zamanının çoğunu Sarah'la geçirmeye başlar ve çok zaman geçmeden bu asi kıza aşık olur. Ancak, önce Sarah'ın öfkesini yenmesi ve sessizliğin içinde kalbine ulaşması gerekmektedir. 


Mark Madoff'a ait olan senaryo, tiyatroda çok sık rastladığımız türlerden değil. Sahnedeki çoğu oyuncu, işitme engelli rolünde. Bu nedenle, oyun boyunca işaret dili ve zorlukla dudaklardan süzülen sesler seyirciyle buluşuyor. Oyuncular, işitme engelli rolleri için özel eğitim almışlar ve tüm replikleri denetlenmiş. O kadar başarılıydılar ki, etkilenmemek elde değil. Hiç abartısız, ilk sahneden son sahneye, sahne geçişlerindeki su görüntülerinde çalan tüy ürpertici müziğe kadar oyun boyunca her an beni fazlasıyla etkiledi.


Sarah rolünü canlandıran Ebru Aytürk Evren dışında, diğer iştitme engelli rolündeki oyuncular birazcık da olsa konuşabiliyorlar fakat Sarah yaklaşık iki saat süren oyun boyunca tek kelime etmeden, verdiği emeği her halinden belli olan ayakta alkışlanası bir performans sergiliyor.


Oyun böylesi ince bir konuyu ele aldığı için, duymayan insanların haklarına, haksızlıklarına ve onların koca sessiz dünyalarına dair de birçok gönderme içeriyor. 


Tüm bu övgülerimin dışında, Sarah ve James'in ortak bir dünya yaratma çabasında, seyirci olarak bana hissettirdikleri bu ortak dünya algısının yetersiz kaldığını düşünüyorum. James elinden gelen her şeyi yapıp, Sarah'nın sessiz dilini öğrenmeye çabalarken, Sarah James'in dünyasını öğrenmeyi reddediyor ve esssiz dünyasının olduğu gibi kabul edilmesini diretiyor. Oyun, bangır bangır ortak bir noktada buluşma mesajı verirken, Sarah'nın bu tavrı oyunun genelinde epey bir tezatlık oluşturuyor. Eğer oyunun alt metni, duymayanların dünyasını olduğu gibi kabullenmek olsaydı, bu durum rahatsız edici olmazdı.


 Fakat oyunun genelini düşünürsem, sırf verilen emek için ve işitme engellilere dair böyle oyunlar olmadığı için kesinlikle izlenmesini tavsiye ediyorum. Oyunda kullanılan işaret dili sayesinde, duymayan seyircilerin de oyunu rahatlıkla izleyebileceğini düşünüyorum. Ayrıca, zaten uzun zamandır işaret dilini öğrenmek için kanatlarını çırpmaya başlayan içimdeki kelebeğin bu duygusu, bu oyunla birlikte daha da bir pekişti. Umarım, en yakın zamanda fırsat bulur ve beni oldukça etkileyen bu dili öğrenirim. Tüm ekibi, onların selamdaki sessiz alkışlarına karşılık, en kuvvetli şekilde alkışlıyor ve tebrik ediyorum. Seyirciniz bol olsun! 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...