23 Ocak 2016 Cumartesi

Joy


Biliyorsunuz sinemaya, tiyatro kadar sık gitmiyorum ama kışın ayrı bir tadı var karanlık salondaki koltukta yerimi alıp, elimde popcornumla, beyaz ekrana gözlerimi dayayıp, ekranda akıp giden sahnelerin keyfini sürmenin. Ben de dışarıda lapa lapa kar varken, bu yılın ilk sineması olarak Joy filmini izledim. 


Konusunu gerçek bir hikayeden alan film, Joy adında hayalperest ve başarılı bir kız çocuğunun yaşının ilerlemesiyle hayatının nasıl değiştiğinin, nasıl hiç beklenmedik bir noktaya gelişinin ve yine hiç beklenmedik bir anda hayatının nasıl farklılaştığını seyirciye anlatıyor.


Joy karakterini son zamanlarda yıldızı epeyce parlayan benim de filmlerini severek izlediğim Jennifer Lawrence canlandırıyor. Tahminimce 1900lü yılların ortalarında geçmekte olan filmde, tipik bir Amerikan ailesinin tüm yükünü tek başına göğüsleyen bir kadın Joy. Odasından çıkmayarak yatağında yıllardır aynı pembe dizileri izleyen annesi, annesinden boşanan belalı babası, evin bodrumunda yaşayan Joy'un eski eşi, ilgiye muhtaç iki küçük çocuğu, yaşlı anneannesi ve evin tüm yükü Joy'un sırtındayken, liseyi birincilikle bitiren ama üniversiteyi yarım bırakmak zorunda kalan bu zavallı kadının hayallerinden söz etmek oldukça zor. 


Ama bir gün tüm bunlar Joy'un canına tak ediyor ve bir kurtuluş yolu olarak, evdeki işlerden yaşadığı sıkıntılardan yola çıkarak harika bir buluşa imza atıyor. Kadınların hayatını kolaylaştıracak, bol emiş gücüne sahip, dayanıklı, sıkılabilen, yıkanabilen bir paspas!


Ve tüm olaylar bu noktadan sonra başlıyor. Bir anda iş dünyasına adım atan Joy'un, ürününü hem üretebilmek hem de duyurup satabilmesi için bir dolu zorlukla mücadele etmesi gerekmektedir. 


Beni oldum olası, gerçek hikayeye dayanan filmler etkilemiştir. Nitekim Joy da öyle oldu. Film, kadınları cesaretlendirecek, onlara hayatta hayalleri peşinden gidip asla vazgeçmemelerini öğütleyecek bir ana fikirle akıp gidiyor ki filmin başında belirtilen filmin kadınlara armağan edilmesi de bu yüzden. Tamam, tüm bunlar çok hoş ama bazı şeyler çok havada kalıyor filmde. Geçişler tam oturmamış, seyircinin aklında, e iyi de bu bir anda nasıl böyle oldu, soruları kalıyor film bittiğinde.
Filmdeki diğer dikkat çekici nokta ise, Jennifer Lawrence'ın yanı sıra Robert De Niro ve Bradley Cooper gibi müthiş bir kadroyla göz boyayıp, seyirciye yüklenen yüksek beklentilerin karşılanamıyor olması. Genel olarak düşünürsem vasat diyemem hele hele bazı yererde okuduğum gibi bir paspas filmi hiç diyemem ama filmi tanımlamak için en doğru kelimeler güzel ama eksik bir film sanırım benim için.


Ama yine de ben Jennifer Lawrancelı ve Robert  De Nirolu her filmi izlerim herhalde diyerek, ilgisini çeken okuyucularımın bir an önce sinemanın yolunu tutmalarını tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi seyirler...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...