17 Şubat 2016 Çarşamba

Bir Yazarı Çok Sevmek: Nazlı Eray

Üst Bilgi: Bu yazı, 1 yazar, 3 kitap ve çok şey hakkındadır...

Maalesef artık eskisi kadar çok kitap okuyamıyorum. Bir defterim vardı bir zamanlar, okuduğum kitaplar başlıklı; her yıl, ay ay eklenirdi kitaplar. Bir ayda sekiz kitap okuduğum günler vardı, bir ayda üç kitap okudum diye üzüldüğüm zamanlar...

Şimdi bir ayda üç kitap okuyabilsem, ooo iyisin iyi! diyorum kendime. Ama az okumanın da bir güzel yanını keşfettim, o da öz okuyor olmam. Her elime geleni okumuyorum, çok seçiyorum. Takılıyorum iyi bir yazarın peşine, tüm eserlerini okuyorum. İşte Nazlı Eray'ın peşine takılmam da böyle oldu.

Maalesef ben çok geç tanıştım Nazlı Eray'la. İki yıl önce, kendisinin de dahil olduğu bir söyleşiye katılmıştım. Kırmızı saçlarıyla, süper tatlı konuşmasıyla, büyük bir iştahla ve ballandıra ballandıra yazdığı fantastik eserlerden bahsediyordu karşımdaki tatlış kadın. Sadece adı geçen eser isimlerinden bile büyülenmiştim. Ekmek Arası Rüya, Düş İşleri Bülteni, Kız Öpme Kuyruğu ve daha nicesi...
Yine o gün , bir de Ankaralı olduğunu öğrendim, Tunalı aşığı olduğunu, kitaplarını benim Ankara günlerimde neredeyse her gün önünden geçtiğim Tunalı Hilmi'deki Elizin'de yazdığını, kalabalık içinde yazmanın onu hiç rahatsız etmediğini...
Söyleşi bitti, gittim yanına fotoğraf çektirdim, ileride en sevdiğim yazarlardan biri olacağından habersiz birlikte objektiflere gülücük saçtık...


İlk okuduğum kitabı, Kızları Öpme Kuyruğu oldu. Tabii ki adı çok ilgimi çektiği için ilk olarak bu kitabı tercih ettim. Ha bir de, o ciltli hoş baskısı. Nazlı Eray, 4. kitabı olarak 1982 yılında yazmış bu kitabı. Kızları Öpme Kuyruğu, Fantastik Öyküler ve Benden Bana Mektuplar adlı iki bölümden oluşan ve içinde birçok hikaye barındıran bir öykü kitabı. İsmini de bu öykülerin birinden alıyor. İki yıl oldu bu kitabı okuyalı, öyküler hayal meyal hatırımda ama Nazlı Eray'a onun da ötesinde Türk fantastik edebiyatına ilk merhaba dediğim kitap olduğu için yeri bende epey değerli. 

Aslında Murat Gülsoy'un rüyalarıyla, Buket Uzuner'in bazı hikayeleriyle fantastik öykülere hafif aşinalığım olsa da, hiç bu kadar açık seçik dahil olmamıştım fantastik edebiyata. Şimdi fantanstik deyince, çoğumuzun aklında Harry Potterlar, Açlık Oyunları ya da bilim kurgu tarzı şeyler canlanıyor ama Nazlı Eray'ın fantastik dünyası hiç öyle zannettiğiniz gibi değil. Evinde yemeğini yapan kadının, aşk acısı çeken bir adamın ya da gazetedeki sıradan bir ilanın fantastik hikayesini anlatıyor Nazlı Eray. Yani gerçek ve gerçek ötesi öğeleri birbirine bir güzel harmanlıyor. Zaten belki de bu yüzden bu kadar güzel ve ilgi çekici benim için.

Birçok yerde Nazlı Eray eserlerine başlangıç için ideal deniyor Kız Öpme Kuyruğu hakkında. Şüphesiz ki, diğerlerine oranla fantastik öğeleri daha az bulundurduğu için böyle denmiş ama direkt girseniz de onun üstün fantastik dünyasına bence hiç zorluk çekmezsiniz. Her şey bir kenara, tüm satırlarda zeka kokusu var ve bu bilgelik o kadar fütursuz ki, sımsıcak bir dille hayaller ve gerçekler arasında konforlu bir yolculuğa sürüklüyor sizi. Korkacak hiçbir şey yok çünkü Nazlı Eray süper profesyonel bir fantastik pilot!


Farkında olmadan başlangıç için ideal kitapla başlamış olsam bile, ikinci olarak belki epey sert olacak Orphee'yi seçtim ve bir anda kendimi Yunan mitolojisinin romantik kahramanı Orphee ve sevgilisi Eurydice'in hikayesinin içinde buluverdim. 
Ankara'dan 12 saat süren otobüs yolculuğuyla kıyı kentine varan Eurydice, Bay Gece, İmparator Hadrian, yeraltı şehri, mektup taşıyan güvercinler, kıyı şehrine yerleşmeye karar veren Ankara, Ankara'nın Tunalı Hilmisi, Tunalı Hilmi'nin 2 numaralı EGO otobüsü, Paris'te Son Tango filmi... Peki Orphee, Eurydice'in yüzünü görmesin diye mi yaşananlar hep geceydi?

Eminim ki, mitolojiye ilgili olanlar bu kitabı çok daha severek ve anlamlı bir şekilde okuyacaklardır ama ben bile Orphee'yi o kadar çok sevdim ki yazarın gerçek ve gerçek üstü birliktelik ustalığını bu eseri sayesinde daha da iyi anlamış oldum.


Ve son olarak, daha birkaç gün önce son sayfasını çevirip, ellerimin arasına alıp hayallere daldığım Aşık Papağan Barı'nı okudum. Beni tam anlamıyla allak bullak eden, süper kurgulanmış bir kitap Aşık Papağan Barı. Ameliyattaki kadının hayata tutunma hayalleriyle başlıyor önce hikaye. Kalbine siyah bir Opel Vectra saplanmış, arabanın teybinden yükselen Felli'nin film müzikleri (şu an bu satırları yazarken ben de açtım dinliyorum aynı müzikleri), arabadan çıkarılmaya çalışılan adam. Melek Hasan'ın koruyuculuğunda, Ankara semalarına yükselerek, yemyeşil mis gibi Eden parfüm kokulu gölden geçerek Las Vegas'ta bulur bu üçlü kendini. Casino, yıllar önceki o otel odası ve Aşık Papağan Barı. Kırmızı saçlı kadına aşık papağan, Cinci Kebir, muska, dudak, sır perdesi, girmek istenilen rüyaya kesilen biletler, mafya babası Müslüm, uçan arabalarda içilen şampanyalar,  her zamanki gibi bir kadeh cuba libre...

Kitap okuyucuda bitmek bilmeyen ve sürekli başa dönen bir rüya etkisi yaratıyor. Zamansız bir ortamda, beynin kıvrımlarında çadır kurmuş hiç unutulmayan en güzel, en duygusal anılara yolculuğun hikayesi. Aslında aşkı öğrenmek isteyen bir erkeğe aşkı öğretmek için yazılmış, tam bir gerçek ötesi aşk romanı Aşık Papağan Barı. 

Diğer kitaplarla kıyasladığım zaman, beni en çok etkileyen ve gerçekçesine yaşatan kitap oldu Aşık Papağan Barı. Yine Tunalı'ya ve daha bu yazımı geçirdiğim Miami'ye gönderilen selamlarla daha da bir içimi ısıttı. 

Fantastik kitapların hikayesini anlatmak da epeyce zormuş, bunu anladım. Bu nedenle benim daha uzun uzun anlatmam yerine bence siz bir Nazlı Eray ile tanışın da o anlatsın size hikayelerini, en birinci ağızdan, en gerçeküstü, hayal haliyle...

Mutlaka Nazlı Eray'ın fantastik dünyasına bir kafa uzatın derim, ayaklarınızı da sokmak için eminim ki sabırsızlanacaksınız. Keyifli okumalar!

7 Şubat 2016 Pazar

Kocasını Pişiren Kadın


Bu seferki Ankara günlerime sadece bir oyun sığdırabildim. İsmi dikkatimi çekince bilet alıp gittiğim ve epey merak ettiğim bir oyundu Kocasını Pişiren Kadın.


Ankara Devlet Tiyatrolarında prömiyerini bu sezon yapan Kocasını Pişiren Kadın, İngiliz yazar, yönetmen ve oyuncu olan Debbie Isitt'in çok ünlü bir oyunu aslında. 
Oyun, yıllar geçse de, zaman değişse de hiçbir zaman değişmeyen kadın erkek ilişkisini, Hillary, Laura ve Kenneth arasında geçen aşk üçgeniyle bir kez daha izleyiciyle buluşturuyor.


Bir tarafta Kenneth'in ev işlerinden, ev ekonomisinden en çok da yemekten anlayan, hafif kilolu, yaşını almış 19 yıllık eski karısı Hillary, diğer tarafta yemekten, ev geçindirmekten zerre anlamayan, genç, bakımlı ve güzel yeni karısı Laura. 


Sahi, nedir kadının toplumdaki görevi? Kadın dediğin daima güzel mi olmalı, kocasını mı doyurmalı, kocasının bir dediğini iki etmemeli mi?


Peki, bir erkek karısı başka yöne baktı diye, ona istediği yemekleri yapmıyor diye, etek giydi diye, kahkaha attı diye onu dövebilir hatta öldürebilir mi?


Kadın olarak sözde toplumdaki yerimizin kanayan yarasını kapkara bir mizahla seyirciye aktarıyor Kocasını Pişiren Kadın. Oyunda birçok gönderme var. 
Konu fazlasıyla alışıla gelmiş olsa da maalesef güncelliğini koruduğu için dikkat çekici fakat tek perdelik yaklaşık bir buçuk saat süren oyunda sanki bir şeyler eksik gibi. Ya metin zayıf ya çevirisi zayıf ya da seyirci olarak bana geçirmeye çalıştığı duygu zayıf. Genel olarak orta tempolu oyunda, oyuncular başarılı bir performans sergilese de, benim için hafif bir komedi olmaktan öteye geçemedi ve maalesef izlemeseydim de olurmuş dedirtti.


Oyunu Küçük Tiyatroda izledim ve fark ettim ki, iki sezondur tesadüf müdür bilmem bana hiç keyif vermeyen oyunlar izliyorum hatta bu oyunları henüz yazma isteği bile gelmedi içimden. Ve itiraf etmeliyim ki ilk defa bu sezon İstanbul DT'de beni Ankara'dan daha mutlu eden oyunlar izliyorum. Ankara'da da eskisi gibi güzel oyunlar izlemek dileğiyle, herkese mutlu bir hafta diliyorum.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Shine


Kafanı kaldırıp uzaklara bak! Güneşin mahmur mahmur uyanıp, en sevecen haliyle gülümsediği sıcacık bir yaz günündeyiz. Tekneler peş peşe sıralanmış limana. Sahi hala yapamadık o çok istediğim, ufacık bir tekneyle koy koy gezme işini. Başbaşa. Yine kaldı başka yazlara...
Bak bak şurada, tam köşede, pembe binanın altında en sevdiğim pub. Ne de güzeldir mojitoları. En sevdiğim masasının altında belki bir kedicik vardır. Miyav miyav... 
Dalgaların okşadığı sulardaki balıkları mı düşünüyordur kediler?
Şu sarmaşık, ne de büyümüş. Pek sırnaşık. Dolanmış sarı binanın omuzlarına...
Hangisiydi hani o ilk kez ellerimizin birleştiği yer? 
Yine böyle bir yaz günüydü, yürüyorduk bu sahilde. Ben gözüm teknelerde, yine o çok istediğim koy koy gezme merakımdan bahsediyordum, senin heyecandan yenmiş tırnakların ceplerinde...
Sonra bir anda yaklaşmıştın da tutuvermiştin ya ellerimi, hiç bırakmayacakmışcasına. Ha işte tam da şu krem renkli binanın önündeydi, tabii o zaman bembeyazdı bu bina...


Uzun zaman olmuştu, fırçayı elime almayalı ve yaptığım resimleri sizlerle paylaşmayalı. Ama daha da uzun zaman olmuştu, yaptığım resimlere hikayeler uydurup paylaşmayalı.
Bu soğuk ve karlı Ankara gününde, sıcacık bir yaz resmi yapmak istedim, rengarenk duvarlı binalı, tekneli, dalgalı ve bol hikayeli. 
Kendisi 2016'nın ilk resmi olarak arşivimdeki yerini aldı.
Bu yıl ellerimin daha çok boya kokması dileğiyle...

5 Şubat 2016 Cuma

İftarlık Gazoz


Dün gece maaile toplandık İftarlık Gazoz'u izlemeye gittik. Aslında Dondurmam Gaymak'tan bir farkı yoktur, Cem Yılmaz çok iğreti durmuştur gibi önyargılarım nedeniyle gitmeyi düşünmüyordum fakat baktım diğer Türk filmlerine nazaran daha iyi puan almış, haydi gidip izleyelim dedim.


Yıl 1970ler. Küçük bir Ege kasabasında yaz ayı. Hicri takvime göre Ramazan. Okullar tatile girmiş, iftiharname  alan çakmak gözlü Adem, çok istediği gazozcuda çırak olmuş. Bir yandan yaz sıcağında işini yapmakta bir yandan camiye gidip imamın vaazlarını dinlemekte. Yaşı küçük olduğu için ailesi izin vermemesine rağmen oruç tutmakta diretmekte. Bir de Berna var. Okuldan arkadaşı, sınıf arkadaşı! O bile oruç tutmakta. Adem niye tutmasın. Hem de Berna onun sınıf arkadaşı! 


Adem'in ailesinden ve ustasından gizleyerek oruç tutmaya karar vermesiyle başlayan koca bir günün kesitini sunuyor film izleyiciye. Küçücük bir çocuğun, yaz sıcağında açlık ve susuzlukla bir de gazoz satmaya uğraşırken nefsiyle verdiği mücadele, imamın anlattığı sözler, devrimci Hasan abisinin öğütleri, Ağustos böceği ile karınca, bağımsız Türkiye...


Cem Yılmaz'ın hiç rol çalmadığı, filmin baş karakteri Berat Efe Parlar'ın gerçekten çocuk yaşta çok başarılı oyunculuk sergilediği, Ege insanını tanıtan, sımsıcacık, düşük bütçeyle de güzel işler çıkarılabileceğini gösteren klasik bir Yüksel Aksu filmi izledim. Yüksel Aksu'nun diğer uzun metraj filmleri olan Dondurmam Gaymak ve Entelköy Efeköy'e Karşı filmlerini de izlemiş bir izleyici olarak diyebilirim ki, yönetmenin en olmuş filmi olmuş İftarlık Gazoz. 


Filmin son on beş dakikasına kadar her sahnede kahkahalarla güldüm. Hele ki, plaj sahnesindeki o ısrarcı teyze yok muydu, tüm salonu kırıp geçirdi. Tütün işçilerinin sabah ezanı vaktinde ellerinde fenerle tütün topladıkları sahne bence filmin en güzel sahnesiydi. Filmin en güzel repliği hiç kuşkusuz "sınıf arkadaşım"dı. 
Film boyunca ne kadar güldüysem, son 15 dk boyunca da o kadar ağladım. Hüngür hüngür içim parçalana parçalana. Adem'in annesi Ümmü Putgül'ün oyunculuğu bir harikaydı. 


Şimdi filmin genelini değerlendirmem gerekirse, aslında siyasi bir film diyebiliriz İftarlık Gazoz için. Din ve siyaset çelişkisi, 61 günlük din ve siyaset bağlantısı. Oysa neydi ki devrim, Atatürk'ün ilkesi değil mi? Allah evreni yarattı, Atatürk ülkeyi kurtardı oldu bitti işte!...

70lerde Ramazan ayı yaza denk gelmiyor olsa da, Hasan ölmüş olsaydı son sahnenin daha anlamlı olacağına inansam da, ben İftarlık Gazoz'u çok beğendim. Her anlamda duygusal bir film izlemek istiyorsanız, şimdiden sizlere iyi seyirler diliyorum...


4 Şubat 2016 Perşembe

Sessizliğin İçinden


Geçtiğimiz hafta, İstanbul Devlet Tiyatrolarında Sessizliğin İçinden adlı oyunu izledim. Yeni prömiyer yapmış bir oyun, bu nedenle oyuna dair tek bir fotoğraf bile yoktu ben biletimi alırken ama konusunun işitme engelliler üzerine olduğunu okuyunca hiç tereddüt etmeden izlemeye karar verdim.


Oyun, işitme engellilere özel eğitim veren bir okulda geçmekte. Sahne birbirinden ayrı birkaç parçaya bölünmüş bir dekora sahip. En büyük dekoru da işitme engelliler için ders yapılan sınıf oluşturuyor.
James Leeds, bu okulda yeni öğretmenlik yapmaya başlamış ve öğrencileriyle etkili iletişim kurarak tüm öğrencilerin gözdesi olmuştur. Fakat  Bay Leeds, aynı zamanda okulda temizlik görevliliği yapan Sarah ile, iletişim kurmak da zorluk ekmektedir. Sarah, dudak okumayı ve ses çıkarmayı reddeden inatçı bir kızdır.


Bay Leeds, onun konuşması için zamanının çoğunu Sarah'la geçirmeye başlar ve çok zaman geçmeden bu asi kıza aşık olur. Ancak, önce Sarah'ın öfkesini yenmesi ve sessizliğin içinde kalbine ulaşması gerekmektedir. 


Mark Madoff'a ait olan senaryo, tiyatroda çok sık rastladığımız türlerden değil. Sahnedeki çoğu oyuncu, işitme engelli rolünde. Bu nedenle, oyun boyunca işaret dili ve zorlukla dudaklardan süzülen sesler seyirciyle buluşuyor. Oyuncular, işitme engelli rolleri için özel eğitim almışlar ve tüm replikleri denetlenmiş. O kadar başarılıydılar ki, etkilenmemek elde değil. Hiç abartısız, ilk sahneden son sahneye, sahne geçişlerindeki su görüntülerinde çalan tüy ürpertici müziğe kadar oyun boyunca her an beni fazlasıyla etkiledi.


Sarah rolünü canlandıran Ebru Aytürk Evren dışında, diğer iştitme engelli rolündeki oyuncular birazcık da olsa konuşabiliyorlar fakat Sarah yaklaşık iki saat süren oyun boyunca tek kelime etmeden, verdiği emeği her halinden belli olan ayakta alkışlanası bir performans sergiliyor.


Oyun böylesi ince bir konuyu ele aldığı için, duymayan insanların haklarına, haksızlıklarına ve onların koca sessiz dünyalarına dair de birçok gönderme içeriyor. 


Tüm bu övgülerimin dışında, Sarah ve James'in ortak bir dünya yaratma çabasında, seyirci olarak bana hissettirdikleri bu ortak dünya algısının yetersiz kaldığını düşünüyorum. James elinden gelen her şeyi yapıp, Sarah'nın sessiz dilini öğrenmeye çabalarken, Sarah James'in dünyasını öğrenmeyi reddediyor ve esssiz dünyasının olduğu gibi kabul edilmesini diretiyor. Oyun, bangır bangır ortak bir noktada buluşma mesajı verirken, Sarah'nın bu tavrı oyunun genelinde epey bir tezatlık oluşturuyor. Eğer oyunun alt metni, duymayanların dünyasını olduğu gibi kabullenmek olsaydı, bu durum rahatsız edici olmazdı.


 Fakat oyunun genelini düşünürsem, sırf verilen emek için ve işitme engellilere dair böyle oyunlar olmadığı için kesinlikle izlenmesini tavsiye ediyorum. Oyunda kullanılan işaret dili sayesinde, duymayan seyircilerin de oyunu rahatlıkla izleyebileceğini düşünüyorum. Ayrıca, zaten uzun zamandır işaret dilini öğrenmek için kanatlarını çırpmaya başlayan içimdeki kelebeğin bu duygusu, bu oyunla birlikte daha da bir pekişti. Umarım, en yakın zamanda fırsat bulur ve beni oldukça etkileyen bu dili öğrenirim. Tüm ekibi, onların selamdaki sessiz alkışlarına karşılık, en kuvvetli şekilde alkışlıyor ve tebrik ediyorum. Seyirciniz bol olsun! 

3 Şubat 2016 Çarşamba

The Revenant



Hiç şüphesiz bu aralar adından en çok söz ettiren film The Revenant. Bunun nedeni, 3 Altın Küre ödülünü kazanması, 12 dalda Oscar'a adaylığı, insanın tüylerini ürperten senaryosu, barındırdığı harika doğa manzaraları ya da filmin baş karakteri Leonardo DiCaprio olabilir. Eminim ki birçoğunuz da filmi izledi ve kendine göre bir yorum yaptı. Bazılar çok beğendi bazılarıysa yerin dibine soktu. 
Ben de geçtiğimiz hafta sinemanın yolunu tuttum ve herkesin dilinde olan Revenant'ı tıklım tıklım bir salonda kocaman bir ekranda izledim.


Hemen belirteyim, filmin trailerını izlemiştim fakat hikaye hakkında çok bir fikrim yoktu. Bu nedenle tam anlamıyla koca bir merakla koltuğumdaki yerimi alıp gözlerimi diktim beyaz perdeye. Filmin konusundan spoiler vermeden birazcık bahsetmek gerekirse, 1800lü yıllarda şimdinin Dakota eyaletinde kürk avcıları yerli kızılderili halk tarafından saldırıya uğrarlar. Kaçış sırasında, Leonardo DiCaprio tarafından canlandırılan Glass, herkesin dilinde olan ayı sahnesinde, ciddi bir yaralanma geçirir. Tom Hardy'nin hayat verdiği Fitzgerald karakteri Glass'ın oğlunu da öldürerek onu ölüme terk eder ve Glass'ın oğlunun intikamını almak üzere hayatta kalma mücadelesini anlatan hikaye bu noktadan sonra başlar.


Senaryo Michael Punke'nin 2002'de yayınlanan aynı adlı romanından uyarlanarak yönetmen ve senarist Mark L. Smith tarafından yazılmış. Glass'ın hikayesi de o dönemde yaşanan gerçek bir hikayeye dayanıyor. Yani Leonardo 9. kez biyografik bir karakter canlandırıyor. Filme dair bir diğer önemli nokta ise, DiCaprio, Hardy ve Jones'u canlandıran Lukas Haas üçlüsünün İnception filminden sonra tekrar bu filmde bir araya gelmesi. 


The Revenant, benim son zamanlarda izlediğim en ilginç filmdi. Birkaç kelimeyle bende uyandırdığı hissi özetlemem gerekirse, fazla vahşi diyebilirim hiç çekinmeden. Neredeyse üç saate yakın filmin birçok sahnesinde gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Hikaye de normalde ilgimi çekecek bir hikaye değil ama böyle fazla ses getiren ve Oscar'a birçok dalda aday olan sağlam kadrolu filmleri izlemeyi seviyorum, izlemezsem eksik kalır gibi hissediyorum. 


Filmde en çok sevdiğim şey, harika doğa manzaralarıydı. Yağan karın, güneşin çıkmasıyla eriyen buzların ve  vahşi doğanın hayvanlarının geniş plan çekimleriyle tam bir sinematografik şölen sunuyor izleyiciye film. 


Gelelim en eleştirisel noktalara. Birçok izleyici gibi ben de Leonardo'nun dokuz canlı kedi misali hayatta kalış hikayesini hayretler içinde izledim. Onlarca Kızılderiliden tek başına kaçarken tek bir sıyrık almamasına vallahi pes dedim! Film boyunca Leo'nun çekmediği acı, sürünmediği tek bir nokta kalmadı. Acı hissini bana geçirdi mi? Evet. Ama çok az replikle sadece bu yönüyle Oscar'ı hakketti mi? Orasını ben bilemem. Fakat çok bariz bir şey var ki, yıllardır Oscar'a aday olup her seferinde hüsran yaşayan Leonardo DiCaprio'nun sırf Oscar'ı kazanması için böyle bir işe kalkışmış hissi uyandırıyor film izleyicide, ya da en azından bende.
Steeve Jobs'un hayatını anlatan filmde Jobs karakteri için teklif almasına rağmen, bu film için o rolü geri çevirmesi de belki bu tespitimi doğrular niteliktedir. Fakat belki de artık tamamen dalga konusu haline gelen Leonardo'nın Oscar dramı nedeniyle bu kadar önyargılıyızdır. Yazdıklarımdan da anlayacağınız üzere ben epey kararsızım. DiCaprio da her zaman sevdiğim bir aktör olmuştur, o yüzden şu adamcağıza Oscar'ı verin de artık o da sevinsin bizi de sevindirsin diyerek toparlayayım lafı :)


Sonuç olarak, film bana göre fazla kanlı ve vahşi, çok abartılı sahneler var ama bir at sahnesi vardı ki aklımda en çok yer eden ve beni en çok etkileyen sahne oldu. Leonardo DiCaprio acı duygusunu yansıtması bakımından, harika bir oyunculuk çıkarmış ortaya. Müthiş bir görsel şölen de cabası! E 12 dalda Oscar adaylığı da küçümsenecek şey değil. Sırf bunun için bile izlenir. 
Bakalım Leo'nun yüzü bu yıl gülebilecek mi onu da önümüzdeki günlerde öğreneceğiz. 
İzlemeyen herkese, şimdiden iyi seyirler dilerim...

2 Şubat 2016 Salı

İstanbul'da Çay İçin 3 Farklı Mekan

Merhaba yeni ay! Merhaba yeni hafta! Merhaba Ankara! Ufacık bir kaçamak yapıp Ankara'ya geldim. Biraz dinlenmeceli ve sevdiklerimle bolca vakit geçirmeceli bir hafta var önümde. Bu süre içerisinde yazabildiğim kadar da yazmayı düşünüyorum. 
Ne zamandır biriken mekan önerileriyle işe koyulayım diye düşündüm. Gönül isterdi ki, Ankara'dan bildirirken, sizlere Ankara mekanlarından bahsedeyim fakat tüm yazı Amerika'da geçirdiğim ve döndükten sonra Ankara'ya sadece ufacık hafta sonu kaçamaklarıyla gelebildiğim için son zamanlarda buralarda yeni keşifler yapmadım. Gerçi şöyle bir geriye baksam yine vardır yazılmamış çok Ankara mekanı ama ben şu an benim epey gündemimde olan üç farklı İstanbul mekanından bahsetmek istiyorum sizlere.

Her ne kadar son zamanlarda kahve bağımlısı bir toplum olmaya başlasak ve git gide çoğalan bir dolu kahve mekanıyla tanışmış olsak da, çayın yeri de her daim ayrı olmuştur bizim için. Belki de bu düşünceden yola çıkarak, mekanlar menülerine farklı çay ve demleme çeşitleri ekleyerek çay severlere alternatifler oluşturmaya başladı. Benim gözlemlerime göre, bunu bir adım daha ileri taşıyarak sadece çay üzerine mekanlar da son zamanlarda birer birer boy göstermeye başladı.


Bu mekanların en güzel örneklerinden biri olan Cha'ya Galata, benim en favori çay mekanım. Kendisiyle geçen yıl okulun degüstasyon klübünün çay tadımı etkinliği kapsamında tanıştık. Daha sonra ben bu mekanı o kadar çok sevdim ki, çay denince ilk aklıma gelen yer olmaya başladı.


Cha’ya Galata, Şişhane metrosundan İstiklal tarafından çıkıp aşağı doğru devam edince hemen karşınıza çıkıyor. Küçücük bir makan olmasına rağmen, renkli ve sevimli dekorasyonuyla, harika çay kokuları ve ev yapımı atıştırmalıklarıyla size şipşirin bir atmosfer sunmayı başarıyor. 2 yıl önce açılan ve sizi çay dünyasında yolculuğa çıkaracak Cha’ya Galata, 8 ülkeden ithal edilen yaklaşık 30 çeşit çayı, birbirinden güzel porselen demlikler ve fincanlarla bir dilim portakal ve tatlı kurabiyeler eşliğinde, ahşap servisler üzerinde hem gözlere hem de damaklara hitap edecek şekilde konuklarıyla buluşturuyor.


Ben bu mekanda şimdiye kadar 5 farklı çeşit çay denedim ama benim favorim, rahat içimi ve ağızda bıraktığı harika tatla Kavunlu Beyaz Çay. Artık ne zaman gitsem bundan içiyorum.

Belirttiğim gibi siyah, kırmızı ve beyaz çaylardan oluşan 30 farklı çay çeşidini müşterilerine sunuyor Cha'ya Galata. Menü oldukça çeşitli. Çay çeşidine göre değişse de, demlik fiyatları ortalama 20-25 lira arasında. Bir demlikten 4-5 bardak çay çıkıyor. Çaylar ve mekan hakkında daha ayrıntılı bilgi için klübün blogu için yazmış olduğum şu yazıma da bir göz atabilirsiniz.


Gelelim çay için tercih edebileceğiniz bir diğer mekan olan Dem'e. Dem aslında daha geniş bir menüye sahip olsa da, yola çıkış hikayesi adından da anlaşılacağı üzere çaydan geliyor. Karaköy ve Bebek'te şubeleri olan Dem, kendisini İstanbul'un çay evi olarak tanımlıyor. Amaçları, çayın sofistike tadını, uzandığı kültürleri de yansıtarak şehre taşımak.
Dem, konuklarına birbirinden farklı 60 çeşit çay sunuyor. Benim favorim yine kavunlu beyaz çay ve gerçekten çikolata tadını hissetiğiniz Rooibos Chocolate Heaven. Demlik fiyatları yine 20-25 lira arasında değişiklik gösteriyor. Bebek'te oturmama rağmen bebek şubesine hiç gitmedim fakat Dem Karaköy, Karaköy'deki en favori mekanlarımın başında geliyor. Kendinizi evinizde hissedeceğiniz harika atmosferi ve çayın yanında enfes tatlı lezzetleriyle sevdiklerimle keyifli vakit geçirdiğim bir makan Dem. Mutlaka denemenizi tavsiye ederim.


1 Kahve ise aslında sadece bir çay mekanı olmayan ama benim demlikte çay kültürüyle ilk tanıştığım mekan. Kendisi Cihangir'in ara, sessiz, sakin sokaklarında, şehrin gürültüsünden uzaklaşıp çayınızı kahvenizi yudumlayıp bir şeyler okuyabileceğiniz harika bir mekan. Çay için çeşit yelpazesi diğer iki mekana göre daha sınırlı fakat yine de hem sunumuyla hem de tadıyla konuklarını tatmin ettiklerini düşünüyorum.

1 Kahve'deki favori çayım ise, portakal ve çikolatalı kırmızı çay. Meyve ve çikolatasever bir kişilikseniz, eminim beğeneceksiniz. Bu huzur kokan mekanda, demlikler tek kişilik şekilde servis ediliyor, bir demlikten 2-3 bardak çay çıkıyor ve demlik fiyatı 10 lira. Cihangirde çay içmek isterseniz 1 Kahve'ye uğramanızı tavsiye ederim.

Şu soğuk kış günlerinde, içinizi sıcacık çaylarla ısıtıp, sevdiklerinizle mutlu anlar paylaşmak için bu güzel çay mekanlarını tercih edebilirsiniz. 
Şimdiden herkese afiyet olsun!


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...