29 Mart 2016 Salı

Gördün mü bak 25 oldum!



Yıllarca, ne zaman şu şarkıyla yeni yaşımı kutlayacağım, diye bekleyip durdum. Nasıl sabırsız, nasıl heyecanlıydım. Sanki onlu yaşların sonunda zaman çok yavaş geçiyordu. Bir an önce yirmi bilmem ne olmak istiyordum. Sonra her şey tersine döndü. Yirmiye tırmanınca, dik bir kaydıraktan kayarcasına hızla akıp geçti zaman. Çok net bir an var aklımda. Yirmi yaşındayım. Çok mutluyum. Gece uyumadan önce sahip olduğum tüm güzellikler için şükrediyorum ve bir de düşünüyorum; yarın olduğunda bugün çok geçmiş olacak! O günden sonra her gece bunu düşündüm ve bunun üzerinden tam beş yıl geçti...

Hala hayatımın en güzel zamanlarını yaşarken, ah yaşlanıyoruz, zırvalamarı yapmayacağım elbette ama insanın hayatının en güzel yıllarının koşar adım uzaklaştığı kocaman bir gerçek. Şu an, bana kattığı tüm güzelliklere ve yaşattığı tüm mutluluklara son kez bakıp, yaptığı işten memnun olurcasına yüzüne pembe bir gülüş yerleştirip giden yirmi dördüncü yaşım hiç şüphesiz ki hayatımın en güzel yaşıydı. Belki biraz buruk başlamıştı ama hiç olmadığı kadar kararlıydı. Çok istek ve çok hedef yüklenmişti. Umut doluydu. Çok güldürecekti, kahkahalar attıracaktı. Sırtında gezdirip, yeni keşifler yaptıracaktı, yeni tatlar taddıracaktı. Hayran hayran baktırıp mest edecekti. Çok şey öğretecekti. Kesinlikle sevilecekti, sevdirecekti. Bunların hepsi oldu! Hatta daha da fazlası oldu. Yirmi dört bana, ben olmayı öğretti. Kendi başıma bir şeyler yapmayı birkaç adım daha ileriye taşıdı. Ve de en çok sevilmeyi öğretti! Ben bu güzel yaşta en büyük hayalim olan Amerika maceramı gerçekleştirdim. Hayatımın en güzel anılarını biriktirdim. Çok güzel dostluklar kazandım. Bana yirmi dört yaşında hayatımın en büyük sürprizi yapıldı. Okyanus gözlü yabancı delikanlı sırf benim için okyanusları aşıp yanıma geldi. En büyük travel hayallerimden olan cruise tatilimi gerçekleştirdim. Bu tatil sırasında, okyanus üzerinde, okyanus gözlü yakışıklı bana biz olmayı teklif etti. Bana sevilmeyi hiç hissetmediğim kadar hissettirdi. Beni hiç kimsenin mutlu etmediği kadar çok mutlu etti. Sevdim, çok sevildim, çok mutlu oldum!

Kendime güvenin ve cesaretin de bulutlara yükseldiği yaştı yirmi dört. Canımdan çok sevdiğim ailemle fikir ayrılıkları yaşadığım, kararlı olduğum ve asla vazgeçmediğim bir yaş. Az resim yaptığım, çok okuduğum, az yazdığım, çok tiyatroya gittiğim, çok yediğim, çok içtiğim, çok eğlendiğim, çok yürüdüğüm, çok yüzdüğüm, çok güldüğüm, çok sevdiğim, en çok da sevildiğim yaş!
Tüm bu anlarda bana eşlik eden, hayatıma yeni giren, hep var olan, unutulmaz anılar biriktirmeme katkı sağlayan ve yaşamımı daha da güzelleştiren herkese kocaman teşekkürler ve öpücükler benden!

Şu an ilk anlarını yaşadığım yeni yaşımın üzerimdeki en büyük hissiyatı, büyüdüğümü hatta büyümekten de öte olgunlaşarak büyüdüğümü hissetmem.

Bugün ben yirmi beş oldum. İlk defa ailemden ayrı bir doğum günü kutluyorum. Pastamı kendim yaptım, çiçeklerimi kendim aldım. Kendimi yirmi beşin kollarına bırakıp dileklerimi diliyorum. Hep sağlıklı ol yirmi beş, mutlu,huzurlu, sevgi dolu ve tüm hayallerimi gerçekleştirmem için bana hep destek ol yirmi beş. Seninle bir dolu güzel anı ve mutlu ana imza atmak dileğiyle...

4 Mart 2016 Cuma

Mustang


Oscar'a aday olduğunu öğrendiğim andan itibaren büyük bir merak uyandırmıştı Mustang bende. Oscar'dan önce izleyeyim dedim yine olmadı. Oscar'ı alamayınca da epey üzüldüm. Bu üzüntümün sadece ülkem adına olduğundan, o an habersizdim tabii. Bugün fırsat bulup gidip izledikten sonra bırakın Oscar'ı neden alamadı sorusunu, neden aday gösterilmiş ki diye sordum film boyunca kendime.
Film tam bir fiyasko bence. Nereden nasıl başlasam ki. Festivallerden de ödülle döndüğü için tam bir festival filmi tadında olacağını tahmin ediyordum ama yine de cevabını bulamadığım epey fazla soru işareti kaldı aklımda.
Karadeniz'de bir sahil köyü. Neresi olduğu tam olarak vurgulanmıyor. Zaten film de buna odaklanmadığı için kabul edilebilir ama hadi ana karakterler bir kenara, köy ahalisinden bir insan bile Karadeniz şivesiyle konuşmaz mı? Film Fransız destekli olduğu için ve yabancı seyirciyi hedaf aldığı için mi bu nokta es geçilmiş bilmiyorum ama eminim ki Türk izleyicilerin hepsini rahatsız etmiştir bu durum.



Bu sahil köyünde beş genç kız. Anne babalarını 10 yıl önce kaybetmişler. Babaanne ve amcalarının yanında yaşıyorlar. Hepsi birbirinden güzel. Hepsi birbirinden ergen ve cinselliği keşfetmeye aç. İşte tam bu noktada filmin ana konusu hafifçe şekilleniyor. Kızların adlarının çıkmasına neden olan denizde erkeklerle güreşme sahnesi bana göre de çok masumaneydi. Kızların bu sebeple babaannelerinden dayak yemesi içler acısıydı. 
Kızlar okuldan alındı. Pencerelere demirler örüldü. Üzerlerine hatlarını belli etmeyen "bok rengi" elbiseler giydirildi. Kızlara yemek yapımı ve ev işleri öğretildi. Kızlar çeşmede görücüye çıkarıldı ve birer birer evlendirilmeye başladı.  



Aslında konu tam da ülkemizin kanayan yarası. Muhafazakarlık, bağnazlık, gelenek görenek davası, toplum baskısı ve daha nicesi. Fakat tüm bunlar olup biterken filmde tezat giden bir dolu nokta var.
Kızların en büyüğünün sevdiği bir çocuk var. Hatta bu çocuğun yollara kızın adını yazmasından dolayı amcası küplere biniyor. Sonra bu kızı istemeye geldiklerinde,babaannesine beni bunla evlendirirseniz çığlık atarım diyerek, bu görücünün bir küçük kız kardeşiyle evlenmesine, aynı zamanda kendisinin de sevdiği çocukla evlenmesini sağlıyor. Bir çığlık yetti yani her şeye? Hikayenin özü köylü kızın dramı ama durum, şımarık şehirli kızın istediğini elde etmesi. Bu tezat noktada, acaba babaanne sırf toplum baskısı yüzünden mi böyle davranıyor acaba sorusu geliyor akla ama üçüncü kız kardeşin intiharından sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi daha da bir çıkmaza sürüklüyor seyirciyi. Kardeşleri bile unutup gidiyorlar bu travmatik olayı. 
Filmde geçen repliklerinden hayatlarında bir kere bile İstanbul'a gitmemiş olduklarını anladığımız kızların ayaklarında kedsler, son moda kıyafetler, iç çamaşırları. Düğün sırasındaki o dans ve güpegündüz sokak ortasında arabadaki sevişme sahnesi de aklıma takılan bir diğer tezatlıklar.



En akıllıları iki küçük kız mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Babaanne kendisi oğluyla ensest ilişkiye dahil olduğu için mi yoksa torunlarının amcalarıyla ensest ilişki yaşadıkları için mi onları birer birer evlendirmek istiyor, bu da bana göre havada kalan konulardan birisi.
Filmi gerçekten çok eleştirdim ama sanırım en çok hoşuma giden ve cuk diye oturan sahne, sofrada kızların kıkır kıkır gülerken amcanın onlara ahlak dersi verircesine bakışlar attığı ve uyardığı sırada televizyonda Arınç'ın iffetli kadın açıklamalarının kulağa çarpışıydı. Bir de son sahnedeki geziye selam.

Başta da belirttiğim gibi, aslında konu cidden fazlasıyla çarpıcı. Ülkemizin kim bilir kaç köşesinde bundan çok daha acı olaylar yaşanıyor, kaç çocuk istismara uğruyor, çocuk yaşta evlendiriliyor, bağnazlıktan, "millet ne der"mantığından evlere hapsediliyor. Ama eminim ki, hiçbiri Mustang filminde izlediğim kızlar gibi değiller. Sanırım filmin en büyük eksikliği gerçekliği yansıtamamış olması. Yani aslında ortada güzel bir fikir var ama uygulama yanlış ve çarpık. Bence izlemenize bile değmez ama çok boş vaktiniz varsa bir şans verebilirsiniz. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...